“İnsanlar yaşlanıyordu, bunun ayrıcalığı yoktu ama yaşlanan insanların bir kısmı olgunlaşmış olarak, bir kısmı ise olgunlaşmadan ölüyordu. Bunun püf noktası ise bir insanın “Nasıl görünüyorum?” sorusundan “Nasıl görüyorum?” aşamasına geçmesiydi.
“Fakat -Tanrı- susuyordu. Yeryüzünde ve gökyüzünde ve hatta süzülen bulutlarda Tanrı’nın suskunluğundan daha korkunç bir şey yoktur. Tanrı sustuğunda, zaman durur, ışıklar söner, gündüz geceden ayırt edilmez ve hem bu dünyada hem de öte dünyada yaratılışta olduğu gibi bir boşluk, bir sessizlik hakim olur. Hiçbir şey hareket etmez, hiçbir nehir akmaz, çiçekler açmaz, denizler bile dalgalanmaz Tanrı bir şey demedikçe. Hiçbir fani kulak sessizliğin bu uğultusuna dayanamaz, hiçbir fani yürek bu korkunç boşluğa, içinde sadece Tanrı’nın yaşayabileceği ve Tanrı sustukça hiçbir yaşamın varlık gösteremeyeceği bu boşluğa dayanamaz.”
“O gün bu gündür, Dikenlidüzü köylüleri her yıl çift koşmazdan önce, Çakırdikenliğe büyük bir toy düğünle ateş verirler. Ateş üç gün üç gece düzde, dolu dizgin yuvarlanır. Çakırdikenliği delicesine yalar. Yanan dikenlikten çığlıklar gelir. Bu ateşle birlikte de Alidağın doruğunda da bir top ışık patlar. Dağın başı üç gece ağarır, gündüz gibi olur “
“ Memede olan olmuştu. Gözüne uyku girmiyordu. Düşüncelere kaptırmıştı kendini. Düşünceler kafasına akın ediyordu. Düşünüyordu artık. Dünya kafasında büyümüştü. Dünyanın genişliğini düşünüyordu. Değirmenoluk köyü bir nokta gibi kalmıştı gözünde. O kocaman Abdi ağa, karınca gibi kalmıştı. Belki de ilk olarak doğru dürüst düşünüyordu. Aşk ile şevk ile düşünüyordu. Kin duyuyordu artık. Kendi gözünde kendisi büyümüştü. Kendini de insan saymaya başkadı. Yatakta bir taraftan bir tarafa dönerken söylendi. “Abdi ağa da insan, biz de…””