Anadolu Türkmenlerin büyük bir kısmı Kızılbaş Alevî adıyla İran Safevîlerine bağlılıklarını korumuşlar hatta bir Türkmen grubu Şâh-Sevenler diye Azerbaycan'da yerleşmiştir…
Anadolu Türkmenlerin büyük bir kısmı Kızılbaş Alevî adıyla İran Safevîlerine bağlılıklarını korumuşlar hatta bir Türkmen grubu Şâh-Sevenler diye Azerbaycan'da yerleşmiştir…
Siyanürler, doğal kimyasallardır ve bir miktar siyanür insan vücudunun çalışması için elzemdir. Çünkü siyanür, B₁₂ vitaminin ve hidrojen oksidasyonunu başlatan [NiFe]-hidrojenaz enziminin bir bileşenidir, B₁₂ vitaminin merkezinde, siyanürün bağlı olduğu bir kobalt atomu vardır.
László Krasznahorkai'nin Direnişin Melankolisi ilk bakışta benim için anlaşılması zor bir romandı. Uzun cümleleri, sürekli ertelenen olayları ve kapalı anlatımı nedeniyle beni zaman zaman hatta sıklıkla yoran bir yapıya sahip. Ancak romanın asıl gücü de burada yatıyor olsa gerek. Çünkü yazar, okura yalnızca bir hikâye anlatmak istemiyor; onu çöküşün ve huzursuzluğun içine yerleştirmeye çalışıyor diye yorumladım.
Romanın merkezinde küçük ve isimsiz bir kasaba bulunuyor. Kasabaya gelen sirk, sergilenen dev balina ve etrafında dolaşan gizemli "Prens" figürü, zaten kırılgan durumda olan toplumsal düzeni tamamen sarsıyor. Fakat romanın asıl konusu ne balina ne de Prens. Asıl mesele, insanların düzen ortadan kalktığında nasıl davranacakları sorusu. Bu noktada Thomas Hobbes'a bağlanabilsek cevap bellidir: Düzen yoksa insanlar dağıtır.
Bu noktada balina önemli bir sembole dönüşüyor. Roman boyunca herkesin ilgisini çeken balina aslında hiçbir şey yapmıyor. Sadece orada duruyor. Ancak insanlar ona kendi korkularını, beklentilerini ve anlam arayışlarını yüklüyorlar. Bu yönüyle balina, modern insanın boşluk karşısındaki çaresizliğini temsil ediyor gibi görünüyor.
Romanın en ilginç karakteri ise şüphesiz Valuska. Çevresindeki insanlara göre saf, hatta biraz tuhaf biri olarak görülen Valuska, aslında romanın vicdanı konumunda. O, evrende bir düzen olduğuna inanıyor ve insanların da bu düzene uyabileceğini düşünüyor (garibim, çok saf). Ancak roman ilerledikçe bu inanç giderek daha fazla sarsılıyor. Valuska'nın yaşadığı hayal kırıklığı, aynı zamanda romanın da temel trajedisi haline geliyor.
Yazarın en çarpıcı başarısı ise şiddeti açıklamaya çalışmaması. Romandaki kalabalıklar belirli bir ideoloji uğruna hareket etmiyor. Onları yönlendiren şey çoğu zaman öfke, korku ve yıkım
Kabul edelim ya da etmeyelim hepimiz bu hayatı sandığımızdan daha çok seviyoruz. Çoğu zaman hayattan yakınıyoruz fakat yine de yaşamaya, umut etmeye ve yarını beklemeye devam ediyoruz. Epikuros'un da dediği gibi "Hayattan yakınan insan, intihar etmediği sürece kendi söylediğini çürütmüş olur."
Kitap, mutlu olmanın yollarını anlatmıyor aslında, daha doğrusu böyle bir reçete sunmuyor. Çünkü herkes için geçerli tek bir mutluluk yolu yok. Mutluluğu tek bir tanımın içine sığdırmak yerine onun felsefi, psikolojik ve tarihsel katmanlarını sorgulatıyor okuyucuya. Cevaplar vermekten ziyade sorular üzerinde okuyucuyu düşünmeye zorluyor. Her okur, her insan mutlu olmanın ya da mutsuz olmamanın yolunu kendisi bulmalı, diyor yazar.
Kitabın temel meselelerinden biri, "Neden mutlu olamıyoruz?" sorusundan çok "Neden mutsuzuz?" sorusunun peşine düşmesi. Yazar bu sorunun haritasını çıkarmaya çalışıyor. Aslında cevabı oldukça basit: Modern insan mutluluğu, sürekli daha fazlasına sahip olmakla karıştırıyor. Oysa sahip olmak da arzulamak da kendi içinde sınırsız. İnsan bir şeye ulaştığında, kısa süre sonra yeni bir eksiklik hissiyle karşı karşıya kalır. Bu nedenle mutluluk, sürekli bir birikim hali değil, geçici tatminler ve kısa anlar hâlinde ortaya çıkan bir deneyimdir.
Yazarın oldukça ilginç fikirleri vardı. Kitabın en dikkat çekici fikirlerinden biri, mutluluğun mutlak bir durum olmadığı düşüncesidir ki aslında bu hepimizin bildiği bir şeydir. Hayatın içinde sevinçler ve üzüntüler sürekli yer değiştirir, bu nedenle kesintisiz bir mutluluk beklemek gerçekçi değildir. İnsan her zaman büyük bir coşku içinde yaşamaz, fakat bu onun mutsuz olduğu anlamına da gelmez. Bu bakımdan mutluluk, kusursuz bir saadet hâlinden çok, yaşamın iniş çıkışları arasında sürdürülen bir dengeye benzer.