İsmi bile bir roman gibi olan, kendi rızamla okumadığım için söve söve başladığım fakat daha ilk sayfasından beni mest eden, okuduğum en etkileyici ve en nefis romanlardan biri Gün Olur Asra Bedel. Issız bir bozkırın ortasındaki bir tren istasyonunda başlayıp, galaksiler arası kozmik düzleme kadar uzanan bir hikâyesi var. İnsan, zihninde canlandırmakta zorlanıyor ama Aytmatov bunu öyle nefis kurgulamış ki, okurken ufacık bir pürüz hissedilmiyor. Özünde insanın “insan kalabilme” mücadelesini anlatırken, bize modernleşme(!) ile birlikte geçmişini ve kimliğini unutan modern mankurtlardan bahsederek sosyal eleştiriler sunuyor. Hafızamızı ve bizi biz yapan değerleri yitirirsek, modern dünyada ne kadar gelişirsek gelişelim bir mankurttan farkımız kalmaz, diyor. Bir yandan kozmik seyehatlerin yapıldığı, yeni gezegenlerin ve orada yaşayan canlıların keşfedildiği dünyada, diğer yanda insanların kendi tarihi simgelerini korumaması, örneğin Sarı Özek’lilerin Ana Beyit mezarlığına sahip çıkamaması ile birlikte köklerinden kopup mankurtlaşmalarını anlatıyor. Bir yandan da insanlığın, kendisinden daha gelişmiş ve güçlü olanla iletişime geçmek yerine, kendi türünü yönetmeye ve izole etmeye devam etmek istediği bir kurgu ile bize totaliter sistemlerin insanları nasıl izole ederek yönettiği gösteriyor. Ruhsuzlaşan tüm bu düzen karşısında ise kitabın ana karakteri olan Yedigey, insanlığın son kalesiymiş gibi dimdik duruyor. Bir yandan kaybettiği dostu Kazangap’ı layıkıyla defnetmeye çalışırken, öte yandan kendi değerlerini, inancını, köklerini, geçmişini, insanlığını korumak için mücadele ediyor. Ve bu esnada bize yaşamındaki bazı kırılma noktalarını anlatarak, içindeki acılara da şahit ediyor.
Kitabın sonlarında gökyüzünde beyaz bir kuş uçuyor ve modernleşirken mankurtlaşmış olan tüm