Puan vermedi·232 syf.··
2026 73. kitabı
·
14 saatte okudu
·
Okunma: 21 Haziran 2026 06:45
Öyküler boyunca kendimi sıradan ama bir o kadar da karmaşık bağların içinde buldum. Evlat acısıyla kavrulup, sanki acısını somutlaştırabilirmiş gibi kaybettiği her şeyin çaresizce listesini tutan o yaslı annenin kederi içime işledi. Bir üniversite profesörü ile onun saçlarını kesen kuaförün arasındaki o tuhaf, sınırları belirsiz ama bir o kadar derin bağda kendi yalnızlığımı gördüm. Ya da kendisinden iki kat yaş büyük bir adamdan her yıl düzenli olarak mektuplar alan o kadının içsel ıssızlığında, ömrünün son demlerindeki yaşlı bilim insanı ile bakıcısının ortak yaşam mücadelesinde hep aynı şeyi aradım: Tutunacak bir kırıntı. Yiyun Li’nin kahramanları büyük, mucizevi kurtuluşlar yaşamıyorlar. Ölümün, şiddetin, göçün veya köksüzlüğün o soğuk nefesiyle bir kez sarsılmışlar. Mutluyken sahip oldukları o eski adları, eski kimlikleri geride kalmış. Ama teslim de olmuyorlar. Hayata devam etmenin yolunu bir kavanoz balda, yaralı karıncaların o sessiz yürüyüşünde ya da yıllarca sandıkta saklanmış eski bir fotoğraf karesinde buluyorlar. Kitap bana en çok bu yüzden dokundu; hayata tutunmanın büyük sloganlarda değil, akıllardan çıkmayacak küçücük anlarda saklı olduğunu hatırlattı.
Mutluyken Başka Adlarımız VardıYiyun Li · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20263 okunma
Puan vermedi·524 syf.··
2026 8. kitabı
·
25 saatte okudu
·
Okunma: 21 Haziran 2026 06:46
Masumiyet Müzesi, benim için sadece bir aşk romanı olmadı. Bu kitapta sevginin insanı nasıl güzelleştirebildiğini ama aynı zamanda nasıl bir takıntıya dönüştürerek insanı tüketebildiğini gördüm. Kemal'in Füsun'a duyduğu aşk, zamanla sevginin sınırlarını aşarak bir saplantıya dönüşüyor. Okurken bazen onu anlamaya çalıştım, bazen de yaptığı şeylerin insanı ne kadar yalnızlaştırdığını düşündüm. Orhan Pamuk, İstanbul'u sadece bir şehir olarak değil, yaşayan bir karakter gibi anlatmış. Sokaklar, evler, eşyalar ve hatıralar hikâyenin içine öyle işlenmiş ki insan kendini o dönemin İstanbul'unda hissediyor. Ancak kitabın bazı bölümleri oldukça detaylı olduğu için yer yer akıcılığını kaybedebiliyor. Kitabı bitirdiğimde aklımda kalan şey aşkın kendisinden çok, insanın sevdiği bir hatıraya tutunma çabası oldu. Çünkü bazen insanlar bir kişiyi değil, o kişiyle yaşadıkları duyguları kaybetmekten korkuyor. Masumiyet Müzesi, aşkın en masum hâlini değil, insan ruhunda bıraktığı derin izleri anlatan etkileyici ve düşündürücü bir roman. Bu yüzden bende hüzünlü ama uzun süre unutulmayacak bir iz bıraktı. İyi okumalar dilerim...
Masumiyet MüzesiOrhan Pamuk · Yapı Kredi Yayınları · 202460,4bin okunma
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Puan vermedi·83 syf.··
2026 13. kitabı
·
26 saatte okudu
·
Okunma: 20 Haziran 2026 23:21
Kitabı bitirdiğimde benim için düşündüren noktalar şunlar oldu: Eğitimsiz, hayata dair deneyim sahibi olmayan, çok görmemiş ve kaba denilebilecek yapıdaki bir insanın sahip olduğu bir beceri ile etrafta nasıl tanındığı konusu.. var olan becerisinin onu ancak bir yere kdar taşıdığı kabuğunun içinin küçük bir sohbet anında bile ele verdiği boşluğunu görüyoruz. Ve ün denilen şeyin insanı ancak bir yere kdar taşıyabileceğini .Dr b. İle son oyunu tamamlasalardı belkide artık kendini bitirmiş olacaktı.elindeki tek gücü olan şampiyon ünvanını orada bırakacaktı. Gelelim Dr B. Bize aslında sınırlar içinde de sonsuz seçenekler olduğunu gösteriyor.eline fırsat geçtikten sonra zamanı bu denli dolu geçirmesi, seçenekleri katlanarak arttırması beynin akıl almaz boyutlarını bize gösteriyor. Ama yinede şunu görüyoruz ki akıl almaz boyutlar dediğimiz artık doğru ile hayalî karıştıracak boyuta ulaşınca işlerin renginin değişmesi bizi korkutuyor.psikolojinin ne denli etkili olduğunu ve belli sınırlar dahilinde kalarak gerçek hayattan kopmayacak şekilde düşüncelerimizi düzenlemekten öteye geçmemenin önemini fark ediyoruz.Ve kitabın en sonunda asıl galibiyetin önce kendini seçmek olduğunu yaşayarak bize gösteriyor.
SatrançStefan Zweig · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2020279,4bin okunma
Okudum bitti
8/10
·344 syf.·
Beğendi
·
2026 1. kitabı
İnsanın ne olursa olsun kendine olan özsaygısını yitirmemesi gerektiğini yüzümüze çarpan, sarsıcı bir yüzleşme hikayesi... ​Adelaide, çocukluğundan yetişkinliğine uzanan köprüde manipülasyonun gölgesinde büyümüş bir ruh. Öyle ki, kendisine verilen en ağır hasarları bile "Daha kötüsü de olabilirdi..." diyerek rasyonalize eden, acıyı bile zoraki bir iyimserlikle sarmalayan trajik bir polyanna. Geçmişin kırıklıkları yüzünden erkeklere ve uzun ilişkilere mesafeli duran bu yaralı kadın, bir gün hayatın akışında Rory ile karşılaşıyor. ​Ancak Rory; bencil, narsist ve kendi varoluşundan başka hiçbir şeye alan açmayan bir girdap. İki gün varlığıyla ısıtıp, bir hafta yokluğuyla üşüten cinsten... Onun önceliği her zaman kendi konfor alanı ve düzeniyken, Adelaide tüm dünyasını, sevgisini ve hayati enerjisini bu bencil ruhun önüne sermeye kararlı. Hem de kendi içi kan ağlarken... Rory kendi küçük acılarına gömülmüşken, Adelaide’in feryatlarına kör ve sağır kalıyor, onu en derin yalnızlıklara mahkum ediyor. Adelaide, hayatının en kırılgan anlarında bile tek başına yürümek zorunda kalıyor bu yolda. ​Hikaye oldukça akıcı bir ritme sahip olsa da yer yer yoğun iç monologların boğuculuğuna ve kendini tekrarlayan bir döngüye hapsoluyor. Okurken bu tekrarlar sizi biraz yorabilir; fakat kurgunun gizli çekim gücü kendisini sonuna kadar okutmayı başarıyor. Yaşanan her hayal kırıklığından, satır aralarından çıkarılacak çok güçlü hayat dersleri var. ​Kendi sınırlarınızı ve sevginin faturasını sorgulamak adına, bu kitaba bir şans vermenizi öneririm.
Edebiyat
AdelaideGenevieve Wheeler · Kairos Kitap · 20251,951 okunma
7/10
·287 syf.··
Beğendi
·
2026 61. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 20 Haziran 2026 22:38
Merhaba arkadaşlar. İyi geceler, iyi okumalar ve mutlu bir haftasonu dilerim. Nasılsınız? Jules Verne’nin Fatih Robur kitabıyla aynı ismi taşıyan kahramanını daha evvel ‘Dünyanın Hakimi’ kitabında da görmüştük ama asıl eser yani karakterden bahseden eser bu olduğu için ne yazık ki tam olarak fark edememişiz. Kitabı da şöyle 700-800 sayfalık Jules Verne külliyatlarından zannediyorduk ama 300 sayfaya ancak yaklaşan yine ışıklar içinde başlayan bir roman çıktı karşımıza. Ancak bu ışıkların devamında bu defa bir volkanik bağlantı, bir yanardağ veya insanların başına gelen bir felaketten ziyade kendi döneminde de üst düzey çekiciliği olan Özgürlük Anıtı, Gize Piramidi ve Eyfel Kulesinin üstünde beliren siyah bayraklar dikkatimizi ilk olarak çekiyor. Bunları yapan kişi de Robur’dur. Kitap onun özelinde olduğundan söylemekten çekinmek için de bir nedenimiz yok. Diğer yandan Weldon Enstitüsü ise karşımıza çıkan bir kurum. Bunlar da oldukça ilginç bir bakış açısıyla yaşayan topluluk. Nasıl? Onların düşüncesine göre insanlık bir gün uçak veya helikopter gibi havadan daha ağır taşıtlar yerine onlardan yani havadan daha hafif taşıtlarla göklere egemen olacak düşüncesiyle yaşıyorlar. Gerçi Cesnalar 1955 yılında üretildi ama onlar bile bildiğim kadarıyla havadan ağırlar. Sonuçta uçak hala. Verne ve onun karakteri Robur’un da amacı zaten ağır hava taşıtlarının üstünlüğünü her alanda ve her anlamda kanıtlamak. Bu enstitü için devam ettiğimizde Robur ile birtakım durumlar yaşandığını, buranın başkanı ve sekreterinin de dahil olduğu bir kaçırma vakasını, bu kişilerle beraber dünyanın dört bir yanına gidildiğini de okuyoruz. Burada önemli olan ve ilgimizi çeken kısım ise Albatros isimli geminin (gemi diyoruz ama kendisi uçuyor) ortaya çıkması ve onunla yaşanılan maceralar. Enstitü
Fatih RoburJules Verne · Alfa Yayınları · 202080 okunma
Kimlik Kıskacındaki Devletin Somut Reçetesi: Üç Tarz-ı Siyaset
Puan vermedi·75 syf.··
2026 20. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 16 Haziran 2026 22:42
Yusuf Akçura’nın 1904 yılında Kazan’da (Rusya) kaleme aldığı 'Üç Tarz-ı Siyaset' makalesinin ve ona muasır gelen eleştirilerin yer aldığı bu kitabı incelemeye geçmeden evvel, eserin telif edildiği döneme dair ufak hatırlatmalar yapmak gerekir. Osmanlı’nın Balkanlar’da isyanlarla kaynadığı, iktisadi iflasın eşiğine gelip varidatını Düyun-u Umumiye’ye kaptırdığı bu süreçte, alternatif siyaset üretmek çok sıkı bir sansür rejimiyle engelleniyordu. Bu istibdat ortamında muhalif Jön Türkler, hukuken Osmanlı’ya tabi olsa da fiilen İngiliz idaresinde olan Kahire’ye sığındılar. Sansür zincirinin kırıldığı ve radikal fikirlerin serbestçe tartışılabildiği Türk Gazetesi’nde neşredilen bu makale, kendisi de bir sürgün olan Akçura’nın Osmanlı’ya dışarıdan bakarak yaptığı rasyonel ve duygusallıktan uzak tahlilin en somut örneğidir. Dolayısıyla bu derleme, yalnızca maziye gömülen imparatorluğun çöküşüne dair bir reçete sunmakla kalmıyor; aynı zamanda günümüz Türk siyasi düşüncesinin de temel taşlarını döşüyor. Akçura, bahsettiğimiz bu üç siyasi akımı faydalı ve uygulanabilirlik açısından inceliyor ve bir siyaset bilimci gibi, “Ben size hayal satmayacağım. ‘Bu fikir tüm insanlığı kurtaracak’ gibi boş ve süslü safsatalarla analiz yapmayacağım,” diyor. Bu doğrultuda sırasıyla her bir fikre, “Hangisi Osmanlı toplumuna daha çok kuvvet kazandırır ve onun bu acımasız dünyada hayatta kalmasını sağlar?” şeklinde yaklaşır. Akçura’ya göre Osmanlı Devleti’nin güçlenmesi; bütün Müslümanların ve Türklerin menfaatine ters değildir. Fakat sadece İslamcılık siyaseti izlemek, Osmanlı Devleti’nin ve Türklerin çıkarlarına tamamen muvafık düşmez. Osmanlı topraklarında yaşayan gayrimüslim tebaayı göz önünde bulundurursak, bu fikrinde pek de yanlış sayılmaz. Türkçülük menfaatine gelince; bu fikir de ne
Üç Tarz-ı siyasetYusuf Akçura · Kaynak Yayınları · 1907154 okunma