Meğer birine âşık olduğunda şairlerin bahsettiği o yüce mutluluk ancak o kişi de seni seviyorsa hissedilebiliyormuş. Peki ya o kişi değer verdiğin herkesi ve her şeyi tehlikeye atacak sırlar saklıyorsa? Aşk, ölme nezaketini bile göstermezdi. Sadece sefalete dönüşürdü. Göğsümdeki ağrı da buydu işte: Sefalet.
Çünkü aşkın kökeninde umut vardı. Yarınlara dair umut. Olabileceklere dair umut. Her şeyimizi emanet ettiğiniz birinin onları sarmalayıp koruyacağına dair umut. Peki ya umudu öldürmek? O lanet şey bir ejderhayı öldürmekten daha zordu.
Hiç kimse ben halktan irade aldıma dayanarak sınırsız yetkilerle her şeyi yapabileceğini sanmasın. Varlıkları bir anda şekilden ibaret olur. Bu tip baskıların bir gün ters bir davranışı ateşleyebileceğini unutmayalım.
Sırlar da aşklara benzer biraz. Paylaştığın kişi, ona senin verdiğin kıymeti vermeyebilir. Sen büyüttüğün bir çiçek gibi incitmekten çekinerek ihtimamla sunarsın, karşındaki ağzının kenarıyla teşekkür edip kenara koyar mesela. O zaman anlarsın ki, emanete biçtiğin değer, senin doğurup büyüttüğün, kendi ellerinle yüklediğin hislerin toplamıymış meğer. Taptığın tanrının aslında var olmadığını öğrenmek kadar acıklı bir şey bu. Yüzleşmek istemediğin içinde başkasıyla paylaşmaya korkarsın.