• 176 syf.
    Yazdıklarımı okuduktan sonra beni takip etmeyi bırakacak, tedavi olmamı önerecek ve engelleyecek okurlar olacaktır mümkün müdür? Evet hem de çok mümkün :)

    Deliliğin aşamaları, rütbeleri dönem dönem değişen ünvanları vardır. İnanmıyor musunuz? Benim yaşadığım yıllarda karşılaştığım olaylara verdiğim tepkileri anlattığım zaman farklı yıllarda farklı ünvanlara uygun görülerek deliliğin atladığım kademelerini bir dinleyin belki de hak verirsiniz:))

    Ortaokulda türkçe dersinde öğretmen en büyük hayalinizi kompozisyon olarak yazın ödevi verdiğinde; en büyük hayalimin bir aşiret reisinin ilk karısı olmak istediğimi yazınca ‘’ evladım sen deli misin böyle hayal mi olur’’ eleştirisi ile ilk delilik ünvanımı elde ettim ettim de öğretmenim hayalimin asıl amacının belki bu tür bir evlilik yaparsam evlendiğim adamın benden sonra ikinci, üçüncü hatta sıralamaları artacak evlilik yapmasına engel olmak için olduğunu sorma gereği bile duymadı.

    Güzide bir kentimizin gözde bir şubesinde meslekte ilk haftam. Yine çok revaçta olan bir üniversite kantininde gençlerin pullama, afişleme yapacakları ihbarının gelmesi üzerine çok çok gizli görevli olarak gençlerin kimlik tespitlerinin yapılabilmesi için kantinde yerimi aldım. Ellerinde afişlerle gelen öğrenciler, duvarlara afişleri yapıştırmak için benden yardım istediklerinde yardım ettiğim için görev bitimi amirimce ‘’ kızım sen deli misin, ne demek ben tuttum onlar yapıştırdı afişleri’’ fırçasının ardından öğrencilik sonrası mesleki delilik aşamama ulaştım. Tabii ki amirime ‘’ ya geçin bunları, tabii ki çocuklar YÖK ü de eleştirecek, okul yönetimini de . Hatta o kadar gizledim ki kendimi polis olduğumu kimse anlamadı ‘’ diyemezdim diyemedim :)))

    En afilli ünvanım bir türlü unutulmayan kademem ise (beni takibi bırakmanıza vesile olacak olan) ; evlendiğim adam, genç bir hatun ile fingirdeşiyor gerçi bir çok incelememde bu durumdan bahsettim sürekli tekrarı oluyor affola efendim. Adam hem fingirdeyeyim hem de evlilik bitmesin çabasında. Hatta birkaç kez Allah’ım çocukken en büyük hayalimi kabul mü ettin , adam aşiret reisi de değil ama diye kendimi tiye aldığım anlarım çok oldu. Nerede kalmıştım evet bir türlü boşanmaya yanaşmıyor, annesi yani o zaman ki kayınvalidem oluyor o da arabuluculuk yapmak için bizimle. Bir akşam tekrar sordum, ‘’ boşanma protokolünü imzalıyor musun anlaşmalı boşanmak için ‘’ dediğimde pis pis sırıtınca çektim silahı bomm !!! . Gerçi anlık bir refleksle yaralanmadan kurtuldu. Kendine gelince üstünü başını yokladı ki vuruldum da sıcağı ile anlamıyor muyum diye. Annesi hemen başladı oğluna yalvarmaya ‘’ oğlum ne olur boşan bu gelin deli deli’’ diye. Sonrasında geçirdiğim soruşturmalarda her ne kadar silahı temizlerken kazara patladı şeklinde ifade vermem istenilse de serde mertlik var dedim, teklif edilen ifadeleri reddettim ve olanı biteni anlattım. Sıktım hedef şaştı ama adam can korkusundan boşanmaya yanaştı.

    Boşanma bitti, ister istemez çevre de değişiyor dostluklar da. Evli olduğum dönemlerde ailece evime gelen meslektaşım başladı olur olmaz zamanlarda ‘’ sıkılırsan ara, gezmek istersen ara, bir çay içelim’’ telefonuma mesaj atmaya. Bunlar sadece burada yazabildiklerim . Cevap vermiyorum , görmezden geliyorum engelliyorum yok abicim adam manyak vazgeçmiyor. Dulsun artık eee potansiyel eğlence. Baktım olmuyor karısını çağırdım evime kahve içmeye asıl sebep muhabbet değil şikayet. ‘’ Bak dedim canım senin kocan haftalardır beni mesajla taciz ediyor, denk geliyoruz taciz ediyor, görevdeyiz taciz ediyor. Hatta mesajlarını silmedim bana yardım et lütfen bu iş mahkeme boyutuna varmadan’’ Kadın bin bir öfke ile ‘’deli misin nesin kadın kocam ben dururken seni ne yapsın adam yardım etmek istemiş sen kendini nimetten saymışsın’’ dedi ve yeni bir ünvan da ekledi deliliğime. O kadar zavallı idi ki kocası müdür ya müdür karısı olmadan yaşamaktansa, onursuz yaşarım daha iyi zihniyetinde olunca bu yaşadıklarım bir gün senin de başına gelir demedim demek istemedim.


    En son çalıştığım kadroda popüler bir parti meclis üyesinin bilmem neresinin kılı ağarmış , verilen kariyerinin haksız elde edilişi ile halen çapkınlık peşinde ; iş yerinde evraklarını tamamlarken asılması üzerine attığım tokat ile birkaç yer değiştirmeme sebep olan deliliğim oldu. Herkes bana yaptığım hareketin deliliğimden kaynaklandığını, adama hiç cevap vermememi duymazdan gelmemin çok daha akıllıca bir hareket olacağını söyledi de bir Allah’ın kulu ‘’yahu ellerine sağlık iyi yapmışsın ‘’ diyemedi.

    Sizce ben deli miyim, delirmiş miyim? İçimde yaşayan onlarca kadın hepsi de mi deli? Çocuk Ferah, memur Ferah, aldatılan Ferah, taciz edilen Ferah azıcık da olsa akıllı değil mi?
    Deli kadınları sevin dizeleri vardır bir çok şaire ait. Sevmeyin arkadaşım deli kadınları sevmeyin. Onlar ayak ve gönül bağı olan akıldan kurtulmuşken bir de siz yük olmak için uğraşmayın. Bırakın , onlar salya sümük ağlayan , iki cilve bir naz erkekleri kendilerine bağlayan , akıllı olduklarına inanan kadınlardan olmasınlar.
    Gerçeği görmemek değildir delilik. Gerçek şu ki gerçek, gerçekten çok acıtıyor...Bazı "an"lar var..ne unutmak mümkün ne hatırlamak kıymetli. Allah bu şekilde olaylara maruz kalan, sesini duyurmaktan korkan , tüm delirenlerin yardımcısı oldun..
    Yaşasın , deliren , deliliğin farkında olan tüm kadınlar.
    Keyifli okumalar.
  • Gövdesinin çapıyla karşılaştırıldığında acınası incelikteki çok sayıda bacak, gözlerinin önünde çaresizlik içersinde, parıltılar saçarak sallanıp durmaktaydı.

    ‘Ne olmuş bana böyle?’ diye düşündü. Gördüğü düş değildi. Biraz küçük, ama normal, yani içinde insanlar yaşasın diye yapılmış olan odası, ezbere bildiği dört duvarın arasında eskiden nasılsa, şimdi de yine öyleydi.

    Üstünde paketten çıkarılmış kumaş örneklerinin –Samsa’nın uğraşı pazarlamacılıktı- yayılı olduğu masanın üzerinde, kısa süre önce resimli bir dergiden kesip, altın yaldızlı güzel bir çerçeveye geçirmiş olduğu bir resim asılıydı. Kürk şapkalı ve kürk atkılı bir kadın vardı resimde; kadın, kollarının dirsekten aşağı kalan kısımlarını tümüyle içine alan ağır bir kürk manşonu, dimdik oturduğu yerden izleyiciye doğru kaldırır gibiydi.

    Gregor daha sonra bakışlarını pencereye yöneltti ve kasvetli hava yüzünden –yağmur damlalarının pencerenin çinko pervazına çarptığı duyuluyordu- içini büyük bir hüzün kapladı. ‘Biraz daha uyusam ve bütün bu saçmalıkları unutsam, nasıl olur,’ diye düşündü, gelgelelim bunu gerçekleştirmesi tümüyle olanaksızdı, çünkü Gregor Samsa sağ yanına yatıp uyumaya alışkındı, oysa o andaki durumu kendini böyle bir konuma getirmesine izin vermiyordu. Sağına dönmek için ne denli güç harcarsa harcasın, yine sırtüstü konumuna geri dönüyordu. Başarmayı belki yüz kez denedi, çırpınan bacaklarını görmemek için gözlerini kapattı ve ancak yan tarafında o ana değin yabancısı olduğu, hafif, derinden gelen bir acı duymaya başladıktan sonradır ki, çabalamayı kesti.

    ‘Aman Tanrım,’ diye düşündü,’ ne kadar da yorucu bir uğraş seçmişim meğer!’ Günlerim hep yolculuk etmekle geçiyor. İşin bu yanı, mağazadaki asıl masabaşı işine oranla çok daha yıpratıcı, üstelik benim için bir de yolculuğun aktarma trenlerin peşinden koşmak, düzensiz ve kötü yemeklere yargılı olmak, insanlarla sürekli değişen, asla süreklilik kazanamayan, hep içtenlikten uzak ilişkiler kurmak zorunluluğu gibi sıkıntıları da var. Şeytan alsın bütün bunları! Karnının üstünde hafif bir kaşıntı duyumsadı; başını daha iyi kaldırabilmek için, sırtüstü konumda ağır ağır yatağın başucuna doğru süründü; kaşınan yeri buldu; burada ne olduğunu anlayamadığı bir sürü küçük ve beyaz nokta vardı; ayaklarından birini oraya dokundurmak istediyse de, hemen geri çekti, çünkü değmesiyle birlikte her yanını bir titreme nöbeti kaplamıştı.

    Yine eski konumuna kaydı . ‘ Bu erken kalkma yok mu,’ diye düşündü, insanı aptala çeviriyor. İnsanın uykusunu alması gerekir. Başka pazarlamacılar harem kadınları gibi yaşıyorlar. Örneğin ben aldığım siparişleri firmaya iletmek üzere öğlenden önce otele döndüğümde, ötekiler daha kahvaltıda oluyorlar. Ben patronuma böyle bir şey yapmaya kalkışsam, hemen o anda kapı dışarı edilirim.

    Ama kimbilir, belki de çok iyi olurdu böyle bir şey benim için. Annemle babam yüzünden kendimi tutuyor olmasaydım eğer, işimden çoktan ayrılırdım, patrona çıkar ve ne düşündüğümü olduğu gibi söylerdim. O zaman kürsüsünden düşerdi herhalde! Üstelik kürsüye oturup çalışanlarla öyle, yani yüksekten konuşmakta başlı başına tuhaf bir davranış, hele kendisiyle konuşulan görevlinin, patronun kulağının ağır işitmesi nedeniyle kürsüye iyice yaklaşmak zorunda olduğu da göz önünde tutulursa. Öte yandan, henüz tüm ümitlerin yitirilmiş olduğu da söylenemez; annemle babamın patrona olan borçlarını ödemeye yetecek olan parayı bir kez biriktirdim mi – ki daha beş, altı yıl sürebilir bu – , o zaman mutlaka yapacağım düşündüğümü. İşi kökünden bitireceğim. Ama şimdilik yataktan çıkmak zorundayım, çünkü trenim saat beşte kalkıyor.

    Ve gece masasının üstünde işlemekte olan saate baktı. ‘ Aman Tanrım !’ diye düşündü. Saat altı buçuktu ve akreple yelkovanın ilerleyişi sürmekteydi, saat buçuğu bile geçmiş, yediye çeyrek kalaya yaklaşmıştı. Yoksa çalmamış mıydı saat ? Yataktan, saatin doğru, yani dörde kurulmuş olduğu görülüyordu; hiç kuşkusuz çalmıştı da. Evet ama, çaları, eşyaları yerinden oynatacak denli güçlü olan saati duymayıp uyumayı sürdürmüş olması düşünülebilir miydi? Gerçi sakin uyumuş olduğu söylenemezdi, ama herhalde o ölçüde de derin olmuştu uykusu. Peki şimdi ne yapacaktı? Bundan sonraki tren saat yedide kalkıyordu, o trene yetişebilmek için deli gibi acele etmesi gerekirdi, üstelik kumaş örnekleri de daha sarılmamıştı ve Gregor Samsa kendini hiç de çok dinlenmiş, çok canlı duyumsamıyordu.

    Trene yetişse bile, patronun bir öfke nöbetine yakalanmasını önleyemezdi, çünkü onu karşılamak için saat beş trenini beklemiş olan ve mağazanın ayak işlerine bakan görevli, onun treni kaçırdığını patrona çoktan haber vermiş olmalıydı. Patronun kayıtsız şartsız uşağı olan bu adamda ne kişilik, ne de akıl vardı. Peki, hasta olduğunu söyleyip işe gitmese? Böylesi, çok nahoş ve kuşku uyandırıcı bir davranış olurdu, çünkü Gregor beş yıllık hizmeti boyunca bir kez bile hastalanmamıştı. Patron, kesinlikle yanına sigorta doktorunu da alıp gelir, annesiyle babasını oğullarının tembelliğinden ötürü suçlar ve tüm itirazları sigorta doktoruna atıfta bulunarak geçersiz kılardı; bu doktora göre dünyada yalnızca son derece sağlıklı, ama işten kaçan insanlar vardı. Ama doktor, şimdi kendisinin olayında tümüyle haksız sayılabilir miydi?

    Çünkü Gregor , uzun bir uykunun ardından hakikaten gereksiz bir mahmurluğun dışında, kendini çok iyi hissediyordu ve üstelik çok da büyük bir iştahı vardı. Gregor bütün bunları, yataktan çıkıp çıkmama konusunda bir karara varmaksızın, hızla kafasından geçirdiği sırada – saat yediye çeyrek kalayı vurmuştu -, yatağının başucundaki kapıya dikkatle vuruldu. “Gregor,” diye seslendi bir ses – annesiydi-, “saat yediye çeyrek var. Sen yola gitmeyecek miydin ?” O yumuşak ses ! Gregor, kendi yanıt veren sesini duyduğunda korktu, bunun eski sesi olduğu herhalde kesindi, ama bu sese alttan alta bastırılması olanaksız, acı bir ıslık da karışıyor ve bu ıslık, sözcüklerin netliklerini ancak ilk anda koruyor, hemen ardından sözcükleri karşıdakini kulaklarına inanamaz kılacak denli bozuyordu. Gregor aslında ayrıntılı yanıt vermek ve her şeyi açıklamak istiyordu, ama bu koşullar altında “Evet, evet, teşekkür ederim anne, şimdi kalkıyorum,” demekle yetindi.

    Aradaki ahşap kapı nedeniyle Gregor’un sesindeki değişiklik herhalde dışardan anlaşılmıyordu, çünkü annesi bu açıklamayı yeterli görerek uzaklaştı. Ancak bu kısa söyleşi, Gregor’un, normalin tersine, hala evde olduğu noktasına ailenin öteki üyelerinin dikkatini çekmişti ve babası, odanın iki yandaki kapılarından birine gerçi yavaş, ama yine de yumruğuyla vurmaya başlamıştı bile. “Gregor, Gregor,” diye seslendi, “Ne oldu?” Ve kısa bir süre sonra, daha derinden gelen bir sesle , yine uyardı: “Gregor! Gregor!” Öteki kapının arkasında ise kızkardeşi, alçak sesle yakınıyordu: “Gregor? İyi değil misin yoksa? Bir isteğin var mı?” Gregor her iki yana da: “Tamam, hazırım,” diye yanıt verdi ve sözcüklerin arasına uzun aralar sokarak, sesinin tüm çarpıcı yanlarını gidermeye çalıştı. Bunun sonucunda babası kahvaltısının başına döndü, ama kızkardeşi fısıldamayı sürdürüyordu: “Gregor, yalvarırım aç kapıyı.” Oysa Gregor kapıyı açmayı aklının ucundan bile geçirmiyordu, tersine, yolculukları sırasında edinmiş olduğu bir alışkanlığı, evde bile olsa gece bütün kapıları kilitleme alışkanlığını övmekteydi.

    Niyeti, önce sakin sakin ve kimse tarafından rahatsız edilmeksizin kalkmak, doğru dürüst kahvaltı etmek ve ne yapacağına ancak ondan sonra karar vermekti; çünkü yatakta düşünerek mantıklı bir sonuca ulaşamayacağını artık iyice anlamıştı. Daha önce de çoğu kez, belki de yatakta biçimsiz yatmaktan kaynaklanan, hafif bir sızı duyduğunu, ama kalktıktan sonra bunun kuruntudan başka bir şey olmadığını anladığını anımsıyordu; şimdi merakı, bugünkü kuruntularının nasıl dağılacağıydı.

    Sesindeki değişikliğin şiddetli bir soğuk algınlığının, yani ömürleri yollarda geçenlere özgü bir meslek hastalığının öncüsü olduğundan hiç kuşkusu yoktu. Yorganı üstünden atmak çok kolaydı; gövdesini biraz şişirince, yorgan kendiliğinden aşağı düştü. Ama işin ondan sonrası, özellikle gövdesinin bu denli geniş olması nedeniyle, güçleşmişti.

    Doğrulabilmek için kollarının ve ellerinin varlığı gerekliydi, gelgelelim onların yerine sürekli en değişik hareketleri sergileyen, üstelik de hareketlerini denetimi altına alamadığı bir sürü minik bacağı vardı. Bacaklardan birini kıvırmak istediğinde aldığı ilk sonuç, bu bacağın ileri doğru uzanması oluyordu; ve sonunda bacağını istediği konuma getirmeyi başarsa bile, bu olana dek öteki bacakları, zincirden boşanmışçasına , son derece canlı ve acı verici bir hareketlilikle çırpınıp duruyorlardı. ‘Önce böyle uyuşuk uyuşuk yatıp durmaya son vermeli,’ dedi Gregor kendi kendine.

    İlk olarak, gövdesinin aşağı bölümleriyle yataktan çıkmak istiyordu, ama henüz hiç görmediği ve nasıl bir şey olabileceğini de doğru dürüst kestiremediği bu bölümü hareketlendirmenin son kerte zor olduğunu anladı; gövdesinin üst bölümü yerinden çok ağır oynayabiliyordu ve Gregor sonunda, neredeyse çıldırmış gibi, tüm gücünü toplayıp her şeyi göze alarak kendini öne doğru ittiğinde, yanlış yön seçişinden ötürü, şiddetle karyolanın ayakucundaki demirlere çarptı; duyduğu yakıcı acı ona gövdesinin alt bölümünün şu anda belki de en duyarlı yeri olduğunu öğretti.

    Bundan ötürü, önce gövdesinin üst bölümünü yataktan çıkarmayı denedi ve başını dikkatle yatağın kenarına doğru çevirdi. İstediğini kolayca yaptı da ve gövdesi genişliğine ve ağırlığına karşın, sonunda ağır ağır başın döndüğü yönü izledi. Ama başını en sonunda yatağın dışında, boşlukta tuttuğunda, bu konumda daha çok ilerlemekten gözü korktu, çünkü kendini böylece düşmeye bıraktığı takdirde, başını ancak bir mucize yaralanmaktan kurtarabilirdi. Ve Gregor’un bilincini özellikle içinde bulunduğu anda kesinlikle yitirmemesi gerekiyordu; bu tehlikeyi göze almaktansa, yatakta kalmayı yeğledi.

    Ne var ki , aynı çabayı bir kez daha harcamasını ardından, derin bir iç çekişiyle yine eskisi gibi yattığında , bacaklarının da birbirleriyle büyük bir olasılıkla eskisinden beter boğuştuklarını görüp, bu başına buyrukluğu dinginliğe ve düzene dönüştürebilmek için herhangi bir olanak bulamadığında, artık yatakta kesinlikle kalamayacağını, yataktan kurtulması için en ufak bir ümit ışığı bulunsa bile, bu uğurda her şeyi feda etmenin en akıllıca davranış olduğunu bir kez daha düşündü. Aynı zamanda da soğukkanlı, hem de olabildiğince soğukkanlı bir düşünme eyleminin, çaresizlik içersinde verilen kararlardan çok daha iyi olduğunu anımsamayı unutmuyordu.

    Böyle anlarda bakışlarını elinden geldiğince dikkatle pencereye çeviriyordu, ama dar caddenin karşı yanını bile gözlerden gizleyen sabah sisinin görünüşü, ne yazık ki güven ve iyimserlik aşılayabilmekten uzaktı. ‘Yedi oldu bile,’ diye söylendi çalar saatin yeniden vurmasıyla birlikte, ‘yedi oldu bile ve yoğun sis daha kalkmadı.’ Ve çok kısa bir süre boyunca, mutlak sessizlikle birlikte gerçek ve doğal koşulların geri döneceğini bekliyormuşçasına hiç kıpırdanmaksızın, neredeyse soluk almaktan bile çekinerek yattı.

    Ama sonra şöyle dedi kendi kendine: ‘Saat yediyi çeyrek geçmeden kesinlikle yataktan çıkmış olmalıyım. Zaten o zamana değin mağazalardan biri beni sormaya gelecektir, çünkü mağaza yedide açılıyor.’ Ve bu kez gövdesini bütünüyle, her yanını aynı oranda yataktan çıkarmaya koyuldu. Kendini böylece yere attığı takdirde, düşerken iyice yukarı kaldırmak istediği başı büyük bir olasılıkla yaralanmayacaktı. Anladığı kadarıyla sırtı epey sertti, herhalde halının üstüne düşmekten bir zarar görmeyecekti. Kafasını en çok kurcalayan nokta, düştüğünde çıkacak olan, önlenmesi olanaksız büyük gürültüydü; bu gürültü tüm kapıların ardında korku değilde bile kaygı uyandıracaktı. Ama bunun göze alınması gerekiyordu.

    Gregor yarı yarıya yataktan çıktığında – yeni yöntem, yorucu bir çaba olmaktan çok bir oyun gibiydi, Gregor’un yapması gereken tek şey, tek tek hamleler biçiminde, sağa sola sallanmaktı,- birileri yardım etse işinin ne denli kolaylaşacağını düşündü; gücü yerinde iki kişi, bu iş için tümüyle yeterliydi – aklına babasıyla hizmetçi kız gelmişti; tek yapacakları, kollarını Gregor’un kubbe gibi sırtının altından geçirmek, böylece onu yataktan dışarı çekmek, yükleriyle yere doğru eğilmek ve ardından da Gregor’un döşemenin üstünde dönmesini sabırla beklemekti; o zaman büyük bir olasılıkla minik bacakları da bir anlam kazanacaktı. Şimdi ise, bir an için kapıların kilitli olduğu unutulsa bile, yardım istemesi gerçekten doğru olur muydu acaba ? Durumunun tüm güçlüğüne karşın, bu düşünceyle birlikte gülümsemekten kendini alamadı.

    Artık çok sallandığında dengesini neredeyse koruyamayacak bir konumdaydı ve kesin kararını daha fazla gecikmeden vermesi gerekiyordu, çünkü beş dakikaya kadar saat yediyi bir çeyrek geçmiş olacaktı, – tam bu sırada evin kapısı çalındı. ‘Mağazadan gelen biridir’ dedi Gregor kendi kendine ve neredeyse kaskatı kesildi; minik ayaklarının dansı ise bu arada daha da hızlanmıştı. Sonra, içinde uyanan saçma bir ümidin etkisinde kalarak, ‘kapıyı açmıyorlar’ diye söylendi. Ne var ki hizmetçi doğal olarak her zamanki gibi, sağlam adımlarla gidip kapıyı açtı.

    Gregor , ziyaretçinin ilk selam sözcüğünü duyar duymaz, gelenin kim olduğunu anladı – Müdür Bey’in kendisiydi. Neden en küçük bir gecikmenin en büyük kuşkulara yol açtığı bir firmada çalışmaya yargılıydı acaba Gregor? Çalışanların tümü de serseri miydi yani? Aralarında , sabahın birkaç saatini yararına değerlendirmedi diye vicdan azabından deliye dönen ve neredeyse yataktan çıkamayacak hale gelen, sadık ve işine bağlı bir kişi bile yok muydu? Bu soruşturma mutlaka gerekiyorsa eğer, o zaman bir çırak gönderip sordurtmak, yeterli değil miydi gerçekten?

    Müdür Bey’in kendisinin gelmesi, böylece de masum bir ailenin tüm üyelerine, bu kuşku uyandırıcı olayı araştırma işinin yalnızca müdürün aklına emanet edilebileceğinin anlatılması şart mıydı? Ve Gregor, doğru bir kararın sonucu olmaktan çok, bu düşüncelerin yol açtığı heyecanın etkisiyle, kendini tüm gücüyle yataktan attı. Yüksek bir ses duyuldu, ama büyük bir gürültü sayılamazdı. Halı düşüşün hızını biraz olsun kesmişti, ayrıca sırtı, Gregor’un düşündüğünden daha esnekti, bu nedenle çıkan ses, pek dikkati çekmeyen boğuk bir ses oldu. Yalnızca kafasını yeterince dikkatli tutmadığı için, çarpmıştı; kafasını çevirdi ve hem öfkeden, hem de acıdan halıya sürttü.

    “Bir şey düştü içerde,” dedi soldaki odada bulunan Müdür Bey. Gregor , bugün kendisinin başına gelene benzer bir durumun günün birinde Müdür Bey’in de başına gelip gelemeyeceğini kafasında canlandırmaya çalıştı; böyle bir olasılık rahatlıkla düşünülebilirdi aslında. Ama Müdür bey, sanki bu soruya kaba bir yanıt veriyormuş gibi, yandaki odada birkaç adım attı ve cilalı çizmelerini gıcırdattı. Sağdaki odadan ise durumu Gregor’a bildirmek isteyen kızkardeşinin fısıtısı geliyordu: “Gregor, Müdür Bey burada.” “Biliyorum,” dedi Gregor kendi kendine; ama sesini kızkardeşinin duyabileceği kadar yükseltmeye cesaret edememişti.

    Bu kez de soldaki odada bulunan babası: “Gregor,” diye seslendi, “Sayın Müdür Bey geldi ve sabah treniyle neden gitmediğini soruyor. Ona ne diyeceğimizi bilmiyoruz. Ancak Müdür Bey doğrudan doğruya seninle konuşmak istiyor. Onun için lütfen aç kapıyı. Sayın Müdür Bey, herhalde odanın dağınıklığını hoşgörecektir.” Bu arada Müdür Bey: “Günaydın, Bay Samsa,” diye seslendi içtenlikle. Annesi ise, daha babası sözünü tamamlamadan Müdür Bey’e dönerek : “Oğlum iyi değil,” dedi, “inanın Müdür Bey, oğlum iyi değil.

    Gregor iyi olsa, tren falan kaçırır mı hiç? Aklı hep işindedir. Akşamları hiç dışarı çıkmamasına neredeyse kızdığımı söyleyebilirim; sekiz gündür kentteydi, ama her akşam evine döndü. Masanın başında, bizimle oturur veya gazete okur, ya da tren tarifelerini gözden geçirir. Biraz oyalanmak istedi mi, oyma testeresiyle çalışmayı yeterli görüyor. Örneğin iki, üç akşam çalışıp oymalı küçük bir çerçeve yaptı; görseniz, güzelliğine şaşırırsınız; içerde, odada asılı; Gregor açınca hemen görürsünüz.

    Ayrıca gelmenize çok sevindim, Müdür Bey, çünkü yalnız biz olsaydık, Gregor’u kapıyı açması için razı edemezdik; çok inatçıdır; ve sabah aksini söylemiş olmasına karşın, hasta olduğundan kesinlikle eminim.” Gregor, ağır ağır ve düşünceli bir ifadeyle: “Hemen geliyorum,” dedi ve dışarıdaki konuşmaların tek bir sözcüğünü bile kaçırmamak için yerinden kımıldamadı. “Ben de durumu başka türlü açıklayamıyorum Hanımefendi,” diye karşılık verdi Müdür Bey, “umarım ciddi bir şey değildir. Yine de belirtmem gerekir ki işadamları olan bizler – diyelim ne yazık ki veya ne mutlu ki, bu, anlayışa göre değişir – hafif bir rahatsızlığı çoğu kez işlerimiz nedeniyle görmezlikten gelmek zorunda kalırız.” “Müdür Bey girebilir mi artık odana?” diye sordu Gregor’un sabırsız babası ve yine kapıyı vurdu. “Hayır,” dedi Gregor. Soldaki odayı gergin bir sessizlik kapladı, sağdaki odada ise kızkardeşi hıçkırmaya başlamıştı.

    Kızkardeşi neden ötekilerin yanına gitmiyordu? Herhalde yataktan ancak şimdi çıkmış olmalıydı ve giyinmeye başlamamıştı bile. Neden ağlıyordu peki? Gregor kalkmadığı ve Müdür Bey’i odasına sokmadığı için mi? İşini yitirme tehlikesiyle karşılaştığı ve böyle bir durum olduğu takdirde patron annesiyle babasından eski alacaklarını yine isteyeceği için mi? Ama bütün bunlar şimdilik gereksiz üzüntülerdi. Gregor henüz buradaydı ve ailesini terk etmeyi aklının ucundan bile geçirmiyordu. Gerçi şu anda halının üstünde yatmaktaydı ve durumu bilen kimse, ondan Müdür Bey’e kapıyı açmamasını ciddi olarak isteyemezdi. Ama sonradan hiç kuşkusuz uygun bir özür bulunacak olan bu küçük kabalıktan ötürü Gregor’un hemen işten atılacağı düşünülemezdi. Ve Gregor’a göre, kendisini ağlayıp sızlanmalarla, razı etme çabalarıyla rahatsız edecekleri yerde, şimdilik rahat bıraksalardı, çok daha akıllı davranmış olurlardı. Ama ötekilerin de acele etmelerine yol açan ve davranışlarını hoşgösteren neden, durumu bilmemeleriydi.

    “Bay Samsa,” diye seslendi sonunda Müdür Bey yüksek sesle, “ne oluyor?” Kendinizi odanıza kapatıyorsunuz, sorulanlara yalnız evet ve hayır diye yanıt veriyorsunuz, annenizle babanızı büyük ve gereksiz sıkıntılara sokuyorsunuz, üstelik de – bunu da belirtmiş olmak için söylüyorum – işinizi akıl almaz bir biçimde savsaklıyorsunuz. Burada büyüklerinizle patronlarınız adına konuşuyorum ve sizden durumu olduğu gibi açıklamanızı, derhal açıklamanızı çok ciddi olarak istiyorum. Doğrusu şaşırdım, hem de çok şaşırdım.

    Sizi ağırbaşlı, akıllı bir insan olarak tanıdığımı sanıyordum, şimdi ise ansızın tuhaf davranışlar sergilemeye başladınız. Gerçi patron bu sabah, gelmeyişinizin olası nedeni sayılabilecek bir açıklamada bulundu – söyledikleri, kısa süre önce size emanet edilmiş olan ödeme makbuzlarıyla ilgiliydi -, ama ben böyle bir açıklama biçiminin doğru olamayacağı konusunda neredeyse şeref sözü verdim. Şimdi ise akıl almaz inatçılığınızı görünce, sizi savunmak için en küçük bir istek bile duymuyorum.

    Üstelik yeriniz de pek sağlam sayılmaz. Niyetim aslında bunları size yalnız kaldığımız zaman söylemekti, ama burada gereksiz yere zaman harcamama yol açtığınız için, bütün bunları büyüklerinizin de öğrenmemesi için bir neden göremiyorum. Evet, son zamanlardaki çalışmalarınız son derece yetersizdi; gerçi bu mevsimde işlerin çok parlak gitmesi beklenemez, bunu biz de biliyoruz; ama hiç iş yapılmayacak bir mevsim yoktur, Bay Samsa, asla da olmamalıdır.” “Fakat Müdür Bey,” diye bağırdı Gregor kendinden geçmişcesine ve heyecandan her şeyi unuttu, “kapıyı hemen açıyorum, hemen. Hafif bir rahatsızlık yüzünden, bir baş dönmesi yüzünden kalkamadım. Henüz yatakta yatıyorum.

    Ama kendime geldim artık. Kalkmak üzereyim. Bir saniye sabretmenizi rica ederim! Sandığım kadar da iyileşmemiştim. Ama yine de iyi sayılırım. Öyle ani oluyor ki böyle şeyler! Daha dün akşam çok iyiydim, annemle babama sorun isterseniz, ya da şöyle diyelim, daha dün akşamdan bir sıkıntı vardı içimde, küçük bir önsezi gibi. Evdekiler dikkat etselerdi, yüzümden anlayabilirlerdi. Keşke haber verseydim işyerime! Gelgelelim insan hep hastalığını ayakta geçirebileceğine inanıyor. Müdür Bey! Üzmeyin annemle babamı! Şimdi yaptığınız suçlamaların temeli yok; ayrıca bu konuda bana şimdiye değin tek kelime bile söyleyen çıkmadı. Belki gönderdiğim son siparişleri okumadınız.

    Hem saat sekiz treniyle yola çıkacağım, birkaç saat dinlenmek bana gücümü yeniden kazandırdı. Burada zaman yitirmenize gerek yok, Müdür Bey; bende kısa süre sonra işte olacağım, lütfen bunu patrona bildirip kendisine saygılarımı iletin!”

    Gregor, ne dediğinin bile farkında olmaksızın, bütün bunları bir çırpıda söylerken, bir yandan da, herhalde yatakta edinmiş olduğu becerinin yardımıyla, hafiften komodine yaklaşmıştı ve şimdi ona tutunarak doğrulmaya çalışıyordu. Niyeti gerçekten kapıyı açmak, kendini gerçekten gösterip Müdür Bey’le konuşmaktı; şimdi kendisini o denli isteyenlerin, durumunu gördüklerinde ne diyeceklerini çok merak ediyordu. Korktukları taktirde Gregor’da sorumluluktan kurtulacaktı ve o zaman artık sakinleşebilirdi.

    Ama her şeyi soğukkanlılıkla karşıladıkları takdirde de Gregor’un heyecanlanmasına gerek yoktu ve acele ederse, gerçekten saat sekizde garda olabilirdi. Başlangıçta komodinin dümdüz yüzeyinden birkaç kez kaydı, ama son bir hamlenin ardından doğrulup dik durmayı başardı; gövdesinin alt bölümündeki yakıcı acılara artık aldırmıyordu. Kendini yakınındaki bir sandalyenin arkalığına doğru bıraktı ve minik bacaklarıyla arkalığın kenarlarına sımsıkı tutundu. Böyle yapınca artık kendi kendisine de egemen olmuştu; Müdür Bey’in sesi geldiği için, hiç kıpırdanmadan dinlemeye koyuldu.

    “Tek sözcük anladınız mı söylediklerinden?” diye soruyordu Müdür Bey annesiyle babasına, “yoksa bizimle alay mı ediyor?” “Tanrı aşkına,” diye bağırdı artık ağlamaya başlamış olan annesi, “belki de ağır hasta ve biz burada durmuş, ona acı çektirmekteyiz. Grete ! Grete!” diye seslendi sonra. “Ne var anne?” diye yanıt verdi kızkardeşi öteki odadan. Aralarında Gregor’un odası vardı. “Hemen doktora koşmalısın. Gregor hasta. Çabuk çağır doktoru. Gregor’u şimdi konuşurken duydun mu?” “Duyduğumuz, bir hayvan sesiydi,” dedi Müdür Bey, sesi annenin çığlıklarıyla karşılaştırıldığında, dikkati çekecek denli alçaktı.

    Baba, holden mutfağa doğru: “Anna! Anna!” diye seslendi ve ellerini çırptı, “çabuk bir çilingir çağırın!” Ve iki kız, hışırdayan etekleriyle holden koşarak geçip –kızkardeşi nasıl da çabuk giyinebilmişti böyle ?- evin kapısını açtılar. Kapının kapandığı duyulmadı; herhalde büyük bir felaketle karşılaşan evlerde adet olduğu üzere, kapıyı açık bırakmış olacaklardı.

    Gregor ise şimdi çok daha dingindi. Demek söylediklerini anlamıyorlardı artık; oysa kendisine, belki de kulağı alıştığı için, şimdi sabah olduğundan daha, hem de çok daha net gelmekteydi. Ama Gregor’un pek iyi olmadığına inanıyorlardı ve ona yardım etmeye hazırdılar; bu da epey bir iş demekti. İlk önlemlerden yansıyan kararlılık ve güven, içini rahatlatmıştı. Kendini yeniden insanların arasına alınmış duyumsamaktaydı ve her ikisinden, doktordan ve çilingirden, aslında aralarında tam bir ayrım gözetmeksizin, büyük ve şaşırtıcı başarılar beklemekteydi.

    Yaklaşmakta olan önemli konuşmalar sırasında sesinin elden geldiğince anlaşılır olmasını sağlamak için biraz öksürdü, ancak bunu da olabildiğince az ses çıkarmaya çalışarak yaptı, çünkü büyük bir olasılıkla bu gürültü de bir insan öksürüğünden başka her şeye benzeyecekti ve Gregor bu konuda kendisi bir yargıya varmaya artık cesaret edemiyordu. Bu arada yandaki oda tam bir sessizliğe gömülmüştü. Belki annesiyle babası Müdür Bey’le birlikte masanın başına oturmuş, gizliden fısıldaşmaktaydılar, veya hepsi birden kulaklarını kapıya dayamış, dinliyor olabilirlerdi.

    Gregor, koltukla birlikte ağır ağır kapıya doğru sürüklendi, oraya varınca koltuğu bıraktı, kendini kapıya doğru attı, tutunarak dik durdu – minik ayaklarının tabanlarında biraz yapışkan madde vardı; bulunduğu yerde, harcadığı onca çabanın ardından biraz dinlendi. Ama sonra hemen kilitteki anahtarı ağzıyla çevirmeye koyuldu. Ancak görünüşe bakılırsa ağzı, ne yazık ki normal dişlerden yoksundu -, dişleri olmayınca da anahtarı neyle tutacaktı? – buna karşılık çeneleri, doğal olarak çok güçlüydü; onların yardımıyla anahtarı gerçekten de harekete geçirdi ve bu arada, her ne kadar aldırmadıysa da, kendine zarar verdiği kesindi, çünkü ağzından gelen kahverengi bir sıvı, anahtarın üstünden akıp yere damlamaya başlamıştı.

    “Dinleyin,” dedi yandaki odada bulunan Müdür Bey, “anahtarı çeviriyor.” Bunu duymak, Gregor’u çok yüreklendirdi; ama aslında ona herkesin seslenmesi gerekirdi, annesiyle babası da: ‘Haydi, Gregor!’ diye bağırmalıydılar, ‘sakın bırakma, hep kilide doğru bastır!’ Ve Gregor, çabalarını herkesin büyük bir coşkuyla izlediğini düşünerek, kendinden geçmişçesine var gücüyle anahtarı ısırmaktaydı. Anahtarın dönüşü ilerledikçe, o da kilidin çevresinde dans eder gibi hareketler yapıyordu; şimdi artık kendini yalnızca ağzıyla dik tutuyordu ve duruma göre ya anahtara asılıyor, ya da gövdesinin tüm ağırlığıyla üstüne abanıyordu. Sonunda açılabilen kilidin çıkardığı ses, Gregor’u tam anlamıyla kendine getirdi. Derin bir soluk alarak; ‘Çilingirsiz yaptım bu işi,’ diye söylendi ve kapıyı tamamen açmak için başını tokmağa dayadı.

    Gregor’un duruş biçiminden ötürü, kapı iyice açıldıktan sonra bile dışarıdakiler onu hemen göremediler. Şimdi Gregor’un kapının kanatlarından birinin çevresini yavaştan dolanması gerekiyordu ve daha odaya adım atmazdan önce sırtüstü yuvarlanmak istemiyorsa eğer, bu işi çok dikkatle yapmak zorundaydı. Henüz bu güç hareketle uğraştığı, dolayısıyla da başka şey düşünmeye meydan bulamadığı bir sırada, Müdür Bey’in yüksek sesle “Oh!” dediğini duydu – hızlı esen rüzgarın sesi gibi gelmişti bu kulağına -, sonra kendisi de gördü; içerdekiler arasında kapıya en yakın duran Müdür Bey, elini açık olan ağzına bastırmış, sanki hep aynı kalan bir güç tarafından sürüklenircesine ağır ağır geri çekilmekteydi.

    Annesi – Müdür Bey’in gelmiş olmasına karşın, saçları hala yataktan kalktığı andaki gibi dağınık ve kabarıktı – ellerini kavuşturup önce kocasına baktı, sonra Gregor’a doğru iki adım atıp, çevresine yayılan eteklerinin ortasına çöktü, bu arada yüzü hiç gözükmeyecek biçimde göğsüne gömülmüştü. Babası, sanki Gregor’u yine odasına kovmak istiyormuş gibi düşmanca bir ifadeyle yumruklarını sıktı, sonra ne yapacağına karar verememişçesine oturma odasında çevresine bakındı, en sonunda da ellerini yüzüne kapatıp, güçlü göğsünü sarsan hıçkırıklarla ağlamaya başladı.

    Gregor odaya hiç girmeyerek, kapının kapalı duran kanadına içerden yaslandı, böylece yalnız gövdesinin yarısı ve ötekilere bakmak için yana eğmiş olduğu kafası gözükmekteydi. Bu arada ortalık daha aydınlanmıştı; caddenin öteki yanında bulunan, sonsuza doğru uzanıp gidiyormuş izlenimini uyandıran kurşun rengi yapıdan – bu, bir hastaneydi – bir kesit, yapının yüzeyini sert bir biçimde kesen düzenli pencereleriyle açık seçik görünmekteydi; yağmur daha kesilmemişti, ama bu iri, tek tek seçilebilen ve toprağa da sözcüğün tam anlamıyla teker teker düşen damlalardan oluşma bir yağmurdu. Kahvaltı için kullanılan tabakların sayısı masada epey kabarıktı, çünkü Gregor’un babası için kahvaltı, günün en önemli sofrasıydı; adam çeşitli gazeteleri okuyarak bu sofrayı saatlerce uzatırdı.

    Tam karşıdaki duvarda Gregor’un bir askerlik resmi asılıydı; resimde Gregor eli kılıcında, dudaklarında kaygısız bir gülümsemeyle, kendisine ve üniformasına saygı gösterilmesini bekleyen bir teğmendi. Hole açılan kapı açıktı, oradan evin açık duran kapısıyla, bu kapının sahanlığı ve aşağı inen merdivenin başı gözüküyordu.

    “Şimdi,” diye konuşmaya başladı Gregor, orada soğukkanlılığını koruyabilmiş tek insan olduğunun bilincindeydi, “hemen giyineceğim, kumaş örneklerini toplayıp yola çıkacağım. İstiyor musunuz, izin verecek misiniz gitmeme? Gördüğünüz gibi, Müdür Bey, ben inatçı falan değilim ve çalışmayı da seviyorum; yolculuk gerçi yorucu bir şey, ama yolculuklar olmasaydı yaşayamazdım. Nereye gidiyorsunuz Müdür Bey? Mağazaya mı? Efendim? Her şeyi olduğu gibi anlatacak mısınız? İnsan belli bir anda çalışamayacak durumda olabilir, ama o insanın geçmişteki hizmetlerini anımsamak ve engel ortadan kalktıktan sonra hiç kuşkusuz daha büyük ve yoğun bir çaba göstereceğini düşünmek için en uygun olan zaman da işte o andır. Sayın patrona çok şey borçluyum, bunu siz de iyi bilmektesiniz.

    Öte yandan annemle babamdan ve kızkardeşimden de ben sorumluyum. Güç bir durumdayım, ama yine düzlüğe çıkacağım. Siz de lütfen durumumu olduğundan da güçleştirmeyin. Firmada benden yana olun! Gezginci takımı sevilmez, biliyorum bunu. Bol para kazandıkları ve güzel bir yaşam sürdükleri sanılır. Bu önyargı üzerinde biraz daha düşünmeye ise gerek duyulmaz. Ama siz, sayın Müdür Bey, siz koşulları öteki personelden daha iyi bilmektesiniz, hatta aramızda kalsın ama, sayın patrondan bile daha iyi bilmektesiniz; o bir işadamı olarak, çalışanlara ilişkin yargısında kolaylıkla yanılgıya sürüklenebilir.

    Ayrıca yine çok iyi bilirsiniz ki, gezginci bir pazarlamacının, hemen bütün bir yıl boyunca işyerinden uzakta olması nedeniyle, dedikodulara, rastlantılara ve temelsiz suçlamalara kurban gitmesi çok kolaydır; bunlara karşı kendini savunabilmesi de tümüyle olanaksızdır, çünkü çoğu kez bunların hiç birinden haberi olmaz ve ancak yolculuğunu tamamlayıp yorgun argın evine döndüğünde, bütün bunların kötü ve nedenlerine inilebilmesi artık olanaksız sonuçlarından doğrudan etkilenir. Sayın Müdür Bey, bana en azından biraz hak verdiğinizi gösteren bir söz söylemeden gitmeyin!”

    Ama Müdür Bey, daha Gregor konuşmaya başlar başlamaz ona arkasını dönmüştü ve şimdi Gregor’a yalnız titreyen omuzlarının üstünden bakmaktaydı, dudakları aralanmıştı. Gregor konuşurken bir an bile yerinde durmamış, bakışlarını ondan ayırmaksızın, sanki odadan çıkmasına ilişkin gizli bir yasak varmış gibi, çok ağır adımlarla kapıya doğru çekilmişti. Şimdi hole varmıştı bile ve ayağını oturma odasından çekerken yaptığı ani hareketi gören, tabanını yakmış olduğunu sanırdı. Hole vardığında sağ elini merdivene uzatmıştı; sanki orada kendisini insanüstü güçlerden kaynaklanacak bir kurtuluş beklemekteydi.

    Gregor, Müdür Bey’in bu halde gitmesine izin verdiği takdirde, firmadaki işini çok büyük bir tehlikeye sokacağını anladı. Annesiyle babası bütün bunları pek iyi anlayamıyorlardı, aradan geçen uzun yıllar boyunca Gregor’un bu işinde yaşamı boyunca güvence altında olduğu inancına varmışlardı ve şimdi de kendilerini anlık sorunlara o denli vermişlerdi ki, ilersini görebilmekten tümüyle uzaktılar. Ama Gregor ilersini görebiliyordu. Müdür Bey’in alıkonması, yatıştırılması, inandırılması ve son olarak da kazanılması gerekiyordu; Gregor’un ve ailesinin geleceği buna bağlıydı! Keşke kızkardeşi odada olsaydı! Akıllı bir kızdı o; daha Gregor sakin sakin sırtüstü yatarken ağlamaya başlamıştı.

    Ve kadınlarla arası pek iyi olan Müdür Bey, hiç kuşkusuz kızkardeşinin dümen suyunda giderdi; kızkardeşi evin kapısını kapatır ve holde Müdür Bey’in kokusunu yatıştırırdı. Gelgelelim kızkardeşi burada değildi ve Gregor’un harekete geçmesi gerekiyoru. Ve Gregor,o anda ne ölçüde hareket edebileceğini henüz hiç bilmediğini düşünmeksizin, biraz önce yaptığı konuşmanın herhalde, dahası çok büyük bir olasılıkla yine anlaşılmadığını da düşünmeksizin, açık duran kapıdan kendini itti; niyeti, sahanlıktaki parmaklıklara gülünç bir görünüm oluşturacak biçimde, iki eliyle birden sımsıkı tutunmuş olan Müdür Bey’in yanına gitmekti; ama ne var ki hemen o anda bir destek arayarak ve küçük bir çığlıkla ayaklarının üstüne düştü.

    Düşer düşmez de o sabah ilk kez olmak üzere bedeninde bir rahatlama duydu; minik bacakları, basacak sağlam bir zemine kavuşmuştu; Gregor, bacaklarını artık denetleyebildiğini sevinçle ayrımsadı; dahası onu istediği yere taşımak için can atmaktaydılar; ve Gregor artık bütün acıların kesinlikle ve hemen son bulacağına bile inanmaya başlamıştı.

    Ama tam o anda, Gregor hareketlerini dizginlemeye çabaladığı için yalpa vurarak annesinin tam karşısında, yakınında yerde yatarken, tümüyle kendi düşüncelerine dalmış gibi gözüken annesi ansızın havaya sıçradı, kollarını iki yana açıp parmaklarını gererek haykırdı: “İmdat, Tanrı aşkına, imdat!”; başını sanki Gregor’u daha iyi görmek istiyormuş gibi eğmişti, ama bu durumuyla anlamsız bir çelişki oluşturarak hızla gerisin geriye gitti; arkasında kurulu sofranın durduğunu unutmuştu; masanın yanına vardığında, sanki dalgınlıktan olmuş gibi üstüne oturuverdi; yanında devrilen kahveliğin içindeki kahvenin olduğu gibi halıya döküldüğünü fark etmemiş gibiydi.

    Gregor alçak sesle: “Anne, anne,” diyerek bakışlarını annesine kaldırdı. Müdür Bey’i bir an için unutmuştu; buna karşılık yere akan kahvenin görünüşü karşısında, boşlukta bir şeyler yakalamak istiyormuşçasına çenelerini birkaç kez açıp kapamaktan kendini alamadı. Bunun üzerine annesi yine bağırdı, masanın yanından kaçtı ve kendisine doğru koşan babanın kolları arasına düştü. Ama Gregor’un şimdi annesiyle babasına ayıracak zamanı yoktu; Müdür Bey, merdivene varmıştı bile; çenesini korkuluğa dayayarak son bir kez arkasına baktı. Gregor ona yetişmeyi iyice sağlama alabilmek için bir hamle yapmaya hazırlandı; Müdür Bey bir şeyler sezmiş olmalıydı, çünkü bir sıçrayışta birkaç basamağı birden aştı ve gözden kayboldu. Bu arada hala “Hu!” diye bağırıyor ve sesi bütün merdiven boşluğunda yankılanıyordu.

    Ne yazık ki Müdür Bey’in bu kaçışı, o zaman değin bir ölçüde kendini tutabilmiş olan babaya da artık ne yapacağını şaşırtmıştı, çünkü adam Müdür Bey’in arkasından koşacak veya en azından Gregor’un onu izlemesini engelleyecek yerde, sağ eliyle Müdür Bey’in şapkası ve pardösüsüyle birlikte sandalyelerden birinin üstünde unutmuş olduğu bastonunu kaptı, sol eliyle de masadan büyük bir gazete aldı ve ayaklarını yere vurarak, bastonu ve gazeteyi de sallayarak Gregor’u yine odasına kovmaya başladı. Gregor’un yalvarmaları para etmedi, zaten bu yalvarmalar anlaşılmadı bile; boynunu ne denli acındırıcı bir biçimde bükerse büksün, bu babasının ayaklarını yere daha şiddetle vurmasından başkaca bir sonuç doğurmadı.

    Ötede annesi, serin havaya karşın pencerelerden birini ardına değin açmıştı ve iyice dışarı sarkıp, yüzünü ellerine gömmüştü. Sokakla merdiven sahanlığı arasında güçlü bir hava akımı oluşmuştu, perdeler havalanıyor, masanın üstündeki gazeteler hışırdıyor, tek tek sayfalar yerde uçuşuyordu. Baba, kovalamasını acımasızca sürdürmekte ve bir vahşi gibi tiz sesler çıkartmaktaydı.

    Öte yandan Gregor’da henüz geri geri gitmenin acemisiydi ve gerçekten çok ağır yürüyebiliyordu. Dönmesine yetecek kadar zaman verilseydi eğer, hemen odasına gidebilirdi, ama zaman alıcı dönme eylemiyle babasının sabrını taşırmaktan korkuyordu, babasının elindeki sopadan sırtına veya başına öldürücü bir darbenin inmesi tehlikesiyle de her an karşı karşıyaydı. Ne var ki sonunda yapabilecek başka bir şeyi kalmadı, çünkü geri geri çekilirken doğru yöne bile gidemediğini dehşetle fark etmişti; bu nedenle babasına sürekli ve korku içersinde yan yan bakarak olabildiğince çabuk, gerçekte ise son derece ağır bir tempoyla dönmeye koyuldu.

    Babası belki de iyi niyetini anlamıştı, çünkü bu dönüş hareketi sırasında Gregor’u rahatsız etmediği gibi, zaman zaman uzaktan bastonunun ucuyla hareketin yönünü bile saptadı. Bir de çıkarttığı şu tiz ses olmasaydı! Bu ses yüzünden Gregor hiçbir şey düşünemez olmuştu. Dönmeyi neredeyse tümüyle başarmışken, hep o tiz sese kulak vermesi yüzünden yolunu bile şaşırdı ve yeniden biraz geriye döndü. Sonunda kafası sağ salim açık duran kapının önüne vardığında, gövdesinin kapıdan öyle kolaylıkla geçemeyecek kadar geniş olduğu anlaşıldı. Gregor’a yeterli geçecek yer sağlamak için örneğin kapının öteki kanadını da açmak, o andaki ruhsal durumu nedeniyle doğal olarak babasının aklının ucundan bile geçmedi. Onun kafasındaki tek saplantı, Gregor’un olabildiğince çabuk odasına dönmesiydi.

    Gregor’un doğrulmak ve belki de böylece kapıdan geçmeyi başarmak için gereksindiği ayrıntılı hazırlıkları yapmasına babası asla izin vermeyecekti. İzin vermek şöyle dursun, sanki geçmesine hiçbir engel yokmuş gibi, büyük gürültüler çıkararak Gregor’u ilerlemeye zorlamaktaydı; artık Gregor’un arkasında, gelen seslere bakılırsa, sanki bir değil, ama bir sürü baba vardı; şimdi işin şaka götürür yanı kalmamıştı ve Gregor – ne olacağını düşünmeksizin – kendini kapıdan geçmeye zorladı.

    Gövdesinin bir yanı havaya kalktı; Gregor kapının ağzında çarpık konumdaydı, bir yanı olduğu gibi sıyrılmıştı, beyaz kapının üstünde çirkin lekeler kalmıştı, bir an sonra Gregor kapıya sıkışmıştı ve artık salt kendi gücüyle yerinden kıpırdayabilmesi olanaksızdı; gövdesinin bir yanındaki minik bacaklar havada titrerken, öte yanındakiler acı verecek kerte yere yapışmıştı ; tam bu sırada babası arkasından gerçekten kurtarıcı bir darbe indirdi ve Gregor şiddetli bir kanamayla birlikte odanın ortasına uçtu. Kapının bastonla itilip kapanmasından çıkan ses de duyuldu, ondan sonra ortalık nihayet sessizliğe gömüldü.
  • - Fon müziği için http://www.youtube.com/watch?v=S71_vIMQ0YY ( Massive Attack - Man Next Doorl ) -

    ZEKİ – Gördünüz mü Yazar Bey sizin yüzünüzden adamı öldürdük. Herkes sakinleşebilir mi? Yoksa mezarlığa çevireyim mi burayı? Bakın beni zorladığınız her an biri ölebilir. Açık ve netim işte sabrımı zorlamayın. Hem fena mı oldu? Bir cenabet daha eksildi aramızdan. Leyla Hanım, ben sizin kararınızı bekleyecektim ama malum sizin içinizden geçeni uygulamak istedim. Hem olay sizin üstünüze kalmayacağı apaçık ortada, ne güzel değil mi? Aldatıldığınızı öğrendiğinizde, hissettiklerinizle… Onu öldürmek, ölmesini istemek… Bu düşünceyi aklınızdan geçirdiğiniz bir gerçek ve bende istediğinizi gerçekleştirdim fena mı? Hem vicdan azabı çekmeyin sakın… Bu benim suçum ve bende vicdan, maalesef kalmadı. Şimdi duruma bakılırsa iyi ki de kalmamış diyorum.

    Kapının dışından, megafonla polisin sesi
    gelmektedir.

    POLİS – Zeki Yavuz etrafın sarıldı! Silahını bırak ve teslim ol. Bize zor kullandırtma!

    Zeki dışarıya seslenir.

    ZEKİ – Merak etmeyin Polis Bey! Teslim oluyorum hemen. Sizin gelmenizi bekliyordum bende. Silahı götüme sokup, geliyorum yanınıza. Lan oğlum! Dışarıdakiler size sesleniyorum! Mal mısınız siz? Teslim olmak istesem… Ne diye esir alayım koca tiyatroyu manyak mısınız siz ki şimdi anlaşıldığı üzerine manyaksınız. O yüzden zorlamaya gerek yok. Anlaşmayı iyi dinleyin! İçeriye girmeye çalıştığınız takdirde seyirciler arasında bulunan sevgili ve gizemli arkadaşım üstünde taşıdığı bombayı patlatacaktır. O yüzden kahraman olmaya çalışan şimdiden hepimizin anıtını dikebilir. Şimdi bizi rahat bırakın! Burası bir tiyatro unutmayın, saygı gösterin! Aslında ben bu polislere hak veriyorum. Yani özgürlük kimi zaman güzel bir şey değil. Her istediğini yapabilmeyi istemek örneğin ben şu an dünyanın en özgür adamıyım. Yaptığım şeyler size kötü gelebilir. Benim açımdan farklı bir durum söz konusu ama mantıklı bakmaya ve objektif olarak sizi düşünmeye davet ediyorum. İyi ya da kötü benden daha özgür olan biri var mı? Varsa gelsin onun özgürlüğünü alayım. Yani düşünün insanların, özgürlüğünü yok edecek kadar özgürüm. İçinizde, en zengininiz kim? Söyleyin ben paramla ölmemek istiyorum diyen kim var? Ölümsüzlüğü satın almak değil mi bu? Öyle olsa bile ben satmıyorum kardeşim! Bir nevi Robin Hood’um ben! Şu an burada nefret ettiğiniz biri varsa söyleyin mutlaka çekinmeden öldüreyim onları! Bakın size hayatınızın en büyük fırsatını sunuyorum!
    YAZAR – O halde kendini vurmalısın?
    ZEKİ – Bravo! İşte görüyorsunuz yazar farkını hemen mantıklı bir cevap ile karşılık geldi. O halde tartışalım yazar bey. Yazdığınız piyeslerde, senaryolarda hiç öldürdüğünüz bir karakter oldu mu?
    YAZAR – Dünya üzerinde ölmeyen bir insan var mı?
    ZEKİ – Çok güzel demek ki öldürdüğünü kabul ediyorsun.
    YAZAR – Dünyayı anlatıyorsan öldürmek zorundasın. Eğer sen insanları öldürmeseydin. Bende öldürmezdim aynı şekilde küfür etmeseydin… Bende etmezdim. Suç benim değil senin…
    ZEKİ – Bunun suç olmasını neye bağlıyorsunuz?
    YAZAR – Şu an mutlu musun?
    ZEKİ – Kesinlikle!
    YAZAR – Özgür müsün?
    ZEKİ – Sence?
    YAZAR – O halde şimdi senin özgürlüğünü alırsak elinden nasıl hissederdin kendini?
    ZEKİ – Orda kal dostum. Benim adım Zeki ve silah benim elimde unutma!.
    YAZAR – Sence silah mı öldürücüdür yoksa kelimeler mi?
    ZEKİ – Beni zorluyorsun.

    Komiser Çetin seslenir.

    KOMİSER ÇETİN – Zeki ben komiser Çetin silahını bırak ve teslim ol!
    ZEKİ – Sevgili Komiser Bey! Ben size susun demedim mi? Eğer konuşmaya devam ederseniz!

    Yazara silahını doğrultur.

    ZEKİ – Devamını Komiser Çetin Bey’e söyler misin benim zeki yazarım?
    YAZAR – Siz dışarıdan müdahale ettikçe kendisini daha da öldürmeye sürüklüyorsunuz. Çünkü şu an öldürmek için bahane arıyor kendisi.
    ZEKİ – Bak yine bir bahaneme sebep oluyorsunuz sevgili Nahre Bey ama açıklamanızı sevdim beni bana anlatmanız güzeldi…

    yazan - e.a
    6. Bölüm
  • Çok çalışan, humma kurbanı da olan misyonerler inatla,
    bazen de umutsuzca görevlerine sarılıyor ve muhteşem bir ruh
    hasatına yol açarak özel bir tezahürün, bir dinsel ateş sağanağının
    gelmesini bekliyorlardı. Ama Yamyam Fiji inatla direniyordu.
    Kıvırcık saçlı yamyamlar, insan bedeni bolluğu devam ettikçe,
    tencerelerinden vazgeçmekte isteksizdi.
    Bazen, hasat çok fazla olduğunda, belli bir günde katliam ve
    mangal partisi yapılacağı haberini yayarak misyonerleri zorluyorlardı.
    Misyonerler de hemen kurbanların hayatlarını tütün çubukları,
    metrelerce bez ve litrelerce boncuk karşılığı satın almak
    zorunda kalıyorlardı. Şefler de böylece fazla etten kârlı bir alışveriş sonucu kurtuluyordu. Zaten, her zaman için gidip daha fazlasını yakalayabilirlerdi.

    İşte bu koşullarda, John Starhurst, Büyük Ülke’de bir kıyıdan
    diğerine İncili gezdireceğini ve işe Rewa Nehrinin kaynağının
    bulunduğu sarp dağlardan başlayacağını ilan etti. Sözleri kaygı uyandırdı.

    Yerli öğretmenler sessizce ağladı. Diğer misyonerler onu
    vazgeçirmeye çalıştı. Rewa Kralı, dağlarda yaşayanların
    onu kesinlikle kai-kai yapacağını söyleyerek uyardı –kai-kai “yemek”
    anlamına geliyordu– ve kendisi, Rewa Kralı da Lotu olduğundan,
    dağlarda yaşayanlarla savaşa girmek zorunda kalacaktı.
    Onları yenilgiye uğratamayacağını pekâlâ biliyordu.
    Nehirden aşağıya inip Rewa Köyünü yağmalayacaklarının da aynı
    şekilde farkındaydı. Ama ne yapabilirdi? John Starhurst gidip yem olursa,
    yüzlerce cana mal olacak bir savaş çıkacaktı.

    O gün, Rewa şeflerinden oluşan bir heyet John Starhurst’ü bekliyordu.
    Onları sabırla dinledi ve sabırla tartıştı ama amacından zerrece sapmadı.
    Diğer misyonerlere şehit olmaya hevesli olmadığını açıkladı;
    İncili Viti Levu’ya yayması çağrısı gelmişti,
    o da yalnızca Tanrı’nın arzusuna uyuyordu.

    Karşısına çıkıp en kararlı bir şekilde itiraz eden tacirlere şöyle dedi:
    “İtirazlarınız değersiz. Yalnızca işinizin uğrayacağı zarardan kaynaklanıyor.
    Siz para kazanmakla ilgileniyorsunuz, bense ruhları kurtarmakla.
    Bu karanlık ülkenin insanlarının kurtarılması gerekiyor.”

    John Starhurst bir fanatik değildi. Bu suçlamayı reddedecek ilk kişi o olurdu.
    Kesinlikle aklı başında ve pratik bir insandı.

    Görevinin iyi sonuç vereceğinden emindi; dağlıların ruhlarında
    Hıristiyanlık kıvılcımı ateşleyeceği ve dağlardan inip bir kıyıdan
    diğerine Büyük Ülkeyi enine boyuna kaplayacak, diğer adalara da
    yayılacak bir canlanmayı başlatacağına dair hayalleri vardı. Ilımlı,
    gri gözlerinde çılgınca ateşler değil, yalnızca sakin kararlılık ve
    ona rehberlik eden Yüksek Güce sarsılmaz bir güven görülüyordu.

    Yalnızca bir kişi projesini onaylıyordu ve bu da gizlice onu
    cesaretlendiren ve dağın eteklerine kadar kılavuzlar sağlamayı
    vaat eden Ra Vatu’ydu. John Starhurst de Ra Vatu’nun
    tutumundan çok hoşnuttu. Uygulamaları kadar kara yüreğe sahip
    bir kâfir olan Ra Vatu’dan ışık gelmeye başlamıştı.
    Hatta Lotu olmaktan bile söz eder olmuştu.
    Doğru, üç yıl önce de benzer bir amacı dillendirmişti ve John Starhurst
    dört karısını da yanında getirmesine karşı çıkmasa, kiliseye de girecekti.
    Ra Vatu’nun tek eşliliğe iktisadi ve etik itirazları vardı.
    Üstelik misyonerin saçlarını dimdik eden itirazı da onu kırmıştı ve
    özgür bir kişi, onurlu bir adam olduğunu kanıtlamak için muazzam
    savaş topuzunu Starhurst’ün başına doğru savurmuştu.
    Starhurst topuzun altından dalıp yardım gelene kadar onu tutarak
    kurtulmuştu. Ama tüm bunlar artık affedilmiş, unutulmuştu.
    Ra Vatu kiliseye geliyordu, üstelik yalnızca dine dönen bir kâfir
    olarak değil, dönmüş bir çokeşli olarak da. Yalnızca çok hasta olan
    en yaşlı karısının ölümünü beklediğine dair Starhurst’e güvence vermişti.

    John Starhurst, Ra Vatu’nun kanolarının birinde sakin
    Rewa’dan yukarı ilerledi. Bu kano onu iki gün boyunca taşıyacak,
    sonra da, yolun sonuna gelindiğinden geri dönecekti. Uzaklarda,
    Büyük Ülkenin omurgasını oluşturan büyük dumanlı dağların
    gökyüzüne yükseldiği görülüyordu. Gün boyu John Starhurst
    sabırsız bir özlemle onlara baktı.

    Bazen sessizce dua ediyordu. Bazen de yerli bir öğretmen olan
    Narau ona katılıyordu; yedi yıldır, Dr. James Ellery Brown tarafından
    yüz çubuk tütün, iki pamuklu battaniye ve büyük bir şişe ağrı kesiciden
    oluşan cüzi bir fiyat karşılığı sıcak fırından kurtarıldığı günden beri Lotu’ydu.
    Son anda, yirmi saat tek başına yakarıp dua ettikten sonra,
    Narau’nun kulakları John Starhurst’ün yanında dağlara,
    göreve gitme çağrısını duymuştu.

    “Efendi, kesinlikle seninle geliyorum,” diye bildirmişti.

    John Starhurst onu vakur bir hoşnutlukla karşılamıştı.
    Tanrı, Narau gibi hevessiz birini bile onunla gelmeye teşvik ettiğine göre, yanındaydı.

    Kanodaki ilk günlerinde “Ben gerçekten de ruhsuzum,
    Tanrı’nın araçlarının en güçsüzüyüm,” diye açıklamıştı Narau.

    “İnançlı, çok inançlı olmalısın,” diye azarlamıştı onu misyoner.

    O gün başka bir kano daha Rewa’dan yukarı yolculuk etmişti.
    Ama bir saat kadar geriden gitmiş ve görülmemeye özen göstermişti.
    Bu kano da Ra Vatu’nundu. İçinde de Ra Vatu’nun büyük kuzeni
    ve güvenilir fedaisi Erirola vardı; elinden hiç bırakmadığı
    bir sepette de bir balina dişi bulunuyordu.
    Bu muhteşem bir dişti, tam on beş santim uzunluğunda, güzel biçimli,
    rengi de zamanla sarı mora dönmüş bir diş.
    O da Ra Vatu’nun malıydı ve Fiji’de, böylesi bir diş ortaya çıktığında,
    işler yürürdü. Çünkü balina dişinin erdemi buydu:
    Bunu kabul eden, yanında ya da ardından gelen talebi reddedemezdi.
    Talep bir insanın hayatı ya da bir kabile ittifakı olabilirdi ve diş bir kez
    kabul edildiğinde, hiçbir Fijili talebi reddedecek kadar onursuz olamazdı.
    Bazen talep karşılanmaz ya da gecikirdi, o zaman da meşum sonuçlar doğardı.

    Yolculuğunun ikinci gününün sonunda, John Starhurst Rewa’nın
    yukarılarında, Mongondro adlı şefin köyünde mola verdi.
    Ertesi sabah, Narau’yla birlikte, şimdi yakından yeşil ve
    kadifemsi görünen dumanlı dağlara doğru yayan yola çıkmayı umuyordu.
    Mongondro yumuşak başlı, ılımlı tavırlı, küçük, yaşlı, miyop, fil hastalığı
    olan ve artık savaşın çalkantılarına eğilimi kalmamış bir şefti.
    Misyoneri sıcak bir misafirperverlikle karşıladı, kendi sofrasından
    yemek ikram etti ve hatta onunla dinsel konularda konuştu.
    Mongondro soruşturmacı bir ruh haline sahipti; şeylerin varlığı ve
    başlangıcı konusunda izahat vermesini isteyerek
    John Starhurst’ü hoşnut etti. John Starhurst, Tekvin kitabına göre
    Yaradılış’ı özetlemesini bitirdiğinde, Mongondro’nun derinden
    etkilendiğini gördü. Yaşlı şef bir süre sessizce tütününü içti.
    Sonra piposunu ağzından çıkardı ve hüzünle başını salladı.

    “Olamaz,” dedi. “Ben, Mongondro, gençliğimde keser işçiliği
    iyi olan birisiydim. Gene de bir kano yapmam üç ay aldı. Küçük,
    çok küçük bir kano. Ve siz diyorsunuz ki tüm bu toprak ve su,
    bir tek adam tarafından…”

    “Hayır, bir Tanrı tarafından yapıldı, tek gerçek Tanrı tarafından,”
    diye sözünü kesti misyoner.

    “Aynı şey,” diye devam etti Mongondro, “tüm toprak ve su,
    ağaçlar, balıklar, çalılar ve dağlar, güneş, ay ve yıldızlar altı günde mi yapıldı!
    Hayır, hayır. Sana diyorum ki gençliğimde ben becerikli bir adamdım
    ama gene de küçük bir kanoyu yapmam üç ayımı aldı.
    Bu çocukları korkutacak bir hikâye, ama hiçbir erkek buna inanmaz.”

    “Ben bir erkeğim,” dedi misyoner.

    “Doğru, sen bir erkeksin. Ama senin inandığın şeyin benim karanlık
    anlayışımda yeri yok.”

    “Sana söylüyorum, ben her şeyin altı günde yapıldığına inanıyorum.”

    “Evet, öyle diyorsun, öyle diyorsun,” diye yatıştırıcı
    bir ifadeyle mırıldandı şef.

    Erirola şefin evine ancak John Starhurst ve Narau yatmaya gittikten
    sonra süzüldü ve diplomatça bir konuşmadan sonra,
    balina dişini Mongondro’ya verdi.

    Yaşlı şef dişi uzun süre elinde tuttu. Bu güzel bir dişti ve onu istiyordu.
    Aynı zamanda buna eşlik edecek talebi de tahmin edebiliyordu.
    “Hayır, hayır; balina dişleri çok güzeldi” ve ağzı sulanmıştı,
    ama bin bir özürle bunu Erirola’ya geri verdi.

    ***

    Şafak vakti John Starhurst ayağa kalkmış, büyük deri
    çizmelerinin içinde, sadık Narau’nun önünde, Mongondro’nun öğle
    vakti erişecekleri bir sonraki köye rehberlik etmek üzere onlara verdiği
    çıplak rehberin arkasında uzun adımlarla ormandaki patikada ilerliyordu.
    Burada yeni bir rehber onlara yolu gösterdi. Bir buçuk kilometre
    kadar gerilerinde, omuzundaki sepette balina dişi sallanan Erirola geliyordu.
    İki gün daha misyonerin arkasından ilerledi, dişi köy şeflerine önerdi.
    Ama arka arkaya köyler dişi reddetti. Misyonerin gelişinden sonra
    hemen gelecek talebi tahmin ediyor ve reddediyorlardı.

    Dağların derinliklerine ilerliyorlardı ve Erirola gizli bir yola girdi,
    onların önüne geçti ve Gatoka Bulisi’nin kalesine geldi.
    Buli, John Starhurst’ün yakında gelecek oluşundan habersizdi.
    Aynı zamanda, diş çok güzeldi – olağanüstü bir parçaydı, rengi de
    en nadir cinstendi. Diş alenen sunuldu. Etrafı şefleriyle çevrili,
    arkasında üç yelpazeci bulunan ve en iyi battaniyesinin üzerine oturmuş
    olan Gatoka Bulisi, Ra Vatu tarafından takdim edilen ve dağlara
    kuzeni Erirola tarafından taşınmış bulunan dişi teşrifatçısının elinden
    tenezzül edip aldı. Armağanın verilişini ellerin çırpılması izledi ve
    huzurda bulunanlar, kabile önderleri, teşrifatçı ve yelpazeciler
    hep bir ağızdan haykırdılar:

    “A! Woi! Woi! Woi! A! Woi! Woi! Woi! A Tabua levu! Woi! Woi!
    A mudua, mudua, mudua!”

    Uygun bir aranın ardından, Erirola, “Yakında bir adam, bir beyaz adam gelecek,”
    diye başladı. “O bir misyoner ve bugün gelecek.
    Ra Vatu çizmeleri istemekten zevk duyar. Bunları iyi dostu Mongondro’ya
    vermek ister ve bunları, içinde ayaklarla göndermek ister,
    çünkü Mongondro yaşlı bir adam ve dişleri iyi değil.
    Ey Buli, ayakların da çizmelerle birlikte gittiğinden emin olun.
    Gerisine gelince, burada durabilir.”

    Balina dişinin neden olduğu mutluluk Buli’nin gözlerinden silinmişti,
    kuşkuyla çevresine baktı. Ama dişi kabul etmişti bile.

    “Bir misyoner gibi küçük bir şeyin önemi olamaz,” dedi Erirola.

    “Hayır, bir misyoner gibi küçük bir şeyin önemi olamaz,” diye yanıtladı
    kendine gelmiş olan Buli.

    “Mongondro çizmeleri alacak. Gidin gençler, üç ya da dördünüz,
    misyoneri yolda karşılayın. Çizmeleri de getirmeyi unutmayın.”

    “Çok geç,” dedi Erirola. “Dinleyin! İşte geliyor.”

    Sık çalılığı aralayan John Starhurst, arkasında Narau’yla birlikte
    sahneye girdi. Irmaktan geçerken dolmuş olan ünlü çizmeler,
    her adımda ince su sütunları fışkırtıyordu. Starhurst parlak gözlerle
    etrafına baktı. Sarsılmaz bir güvenle destekli olduğu, kuşku ya da
    korkunun yanından bile geçmediği için, her gördüğünden memnun oluyordu.
    Zamanın başlangıcından beri dağlardaki Gatoka Kalesine gelen
    ilk beyaz adam olduğunu biliyordu.

    Ot kulübeler dik dağlara yaslanıyor ya da hızla akan Rewa’ya bakıyordu.
    Her iki yanda muazzam bir uçurum yükseliyordu. En iyi koşullarda,
    bu darboğaza üç saat gün ışığı giriyordu. Ne hindistancevizi
    ne de muz görünüyor, yalnızca yoğun, tropik bitkiler her yeri kaplıyor,
    uçurumların çıplak yamaçlarından havai lambalar gibi sarkıyor,
    tüm yarık çıkıntılardan çılgınca dışarı uğruyorlardı.
    Boğazın uzak ucunda Rewa tek hamlede iki yüz elli metre birden dökülürken,
    kayalık kalelerin atmosferi bu düşüşün ritmik gümbürtüsüyle titreşiyordu.

    John Starhurst, Buli’nin evinden, o ve adamlarının çıktığını gördü.

    “Size güzel haberlerim var,” diye karşıladı onları.

    “Seni kim gönderdi?” diye Buli sakince onun yanına gitti.

    “Tanrı.”

    “Bu Viti Levu’da yeni bir isim,” diye homurdandı Buli.
    “O hangi ada, köy ya da geçidin şefi ola ki?”

    “O bütün adaların, bütün köylerin ve bütün geçitlerin şefidir,”
    diyen vakarla yanıtladı John Starhurst. “O yerin ve göğün efendisidir
    ve size onun sözlerini getirmek için geldim.”

    “Balina dişi gönderdi mi?” oldu, aldığı küstahça yanıt.

    “Hayır ama balina dişinden daha değerli olan…”

    “Şefler arasında, balina dişi göndermek âdettir,” diye sözlerini kesti Buli.

    “Dağlara eli boş geldiğine göre, ya sizin şefiniz cimri ya da sen bir aptalsın.
    Bak da gör, senden daha cömert birisi var karşında.”

    Bunu söyleyerek, Erirola’dan aldığı balina dişini gösterdi.

    Narau inledi.

    “Bu Ra Vatu’nun balina dişi,” diye Starhurst’e fısıldadı.
    “Bunu iyi biliyorum. Şimdi bittik.”

    “Cömertçe bir hareket,” dedi misyoner, bir yandan da sakalını
    sıvazlayıp gözlüklerini düzeltiyordu. “Ra Vatu iyi karşılanmamızı ayarlamış.”

    Ama Narau yeniden inledi ve o kadar sadakatle izlediği
    adamın arkasından uzaklaştı.

    “Ra Vatu yakında Lotu olacak,” diye açıkladı Starhurst,
    “ve ben de size Lotu getirdim.”

    “Ben senin Lotu’nu istemiyorum,” dedi gururla Buli.
    “Ve benim aklımdaki, senin bugün topuzu yemen.”

    Buli iri dağlılardan birine işaret etti, o da elinde bir topuzu
    sallayarak öne çıktı. Narau en yakındaki eve atıldı ve kadınlarla
    battaniyelerin arasına saklanmaya çalıştı ama John Starhurst topuzun
    altından yaylandı ve kollarını infazcının boğazına doladı.
    O noktadan tartışmaya girişti. Yaşamı için tartışıyordu,
    biliyordu ama ne heyecanlanmıştı ne de korkuyordu.

    “Senin beni öldürmen kötü bir iş olur,” dedi adama.
    “Sana kötülük etmedim, Buli’ye de etmedim.”

    Adamın gırtlağına öyle bir sarılmıştı ki diğerleri ona
    topuzlarıyla saldırmaya çekiniyorlardı. Ellerini bırakmadan,
    ölüm çığlıkları atanlarla tartışmayı sürdürdü.

    “Ben John Starhurst’üm,” dedi sükûnetle. “Üç yıldır Fiji’de çalışıyorum
    ve bunu çıkar için yapmadım. Aranızda iyilik için bulunuyorum.
    Neden birisi beni öldürsün ki? Beni öldürmek kimseye fayda sağlamaz.”

    Buli balina dişine bir bakış attı. Bu iş için iyi bir ödeme almıştı.

    Misyonerin etrafını bir çıplak vahşiler sürüsü çevirmişti,
    hepsi de onu yakalamaya çalışıyordu. Ölüm şarkısı, fırın şarkısı
    yükseliyordu ve uyarılar artık duyulmuyordu. Ama vücudunu
    tutsağıyla öyle ustaca koruyordu ki ölüm darbesi indirilemiyordu.
    Erirola gülümsedi ve Buli kızdı.

    “Çekilin kenara!” diye haykırdı. “Sahilde anlatılacak hoş bir öykü,
    bir düzineniz ve bir misyoner, silahsız,
    bir kadın kadar güçsüz, sizinle başa çıkıyor.”

    “Bekle, Ey Buli!” diye kalabalığın arasından haykırdı John Starhurst,
    “ben seninle de başa çıkarım. Çünkü benim silahlarım Gerçek ve Hak,
    hiçbir insan onlara karşı duramaz.”

    “Gel o zaman bana,” diye yanıtladı Buli, “çünkü benim silahım
    yalnızca sefil bir topuz ve dediğin gibi, sana karşı koyamaz.”

    Grup ondan uzaklaştı ve John Starhurst tek başına, muazzam,
    budaklı bir savaş topuzuna yaslanan Buli’nin karşısına dikildi.

    “Gel bana misyoner ve baş et benimle,” diye meydan okudu Buli.

    “Öyle olsa bile sana geleceğim ve baş edeceğim,” dedi John Starhurst,
    gözlüklerini silip doğruca yerleştirdi ve ilerlemeye başladı.

    Buli topuzu kaldırıp beklemeye başladı.

    “Öncelikle, ölümüm sana çıkar sağlamayacak,” diye başladı savına.

    “Yanıtı topuzuma bırakıyorum,” oldu Buli’nin yanıtı.

    Her söylediğine de aynı yanıtı verdi, bir yandan da kaldırdığı
    topuzun altına yapacağı o kurnazca dalışı kollamak üzere misyoneri
    dikkatle gözlüyordu. Sonra ilk kez, Starhurst ölümünün yakın olduğunu anladı.
    Kaçmak için bir girişimde bulunmadı. Çıplak elleriyle güneşin altında dikildi
    ve yüksek sesle duaya başladı – İncil, mermi ya da rom şişesiyle
    vahşi adamın her yerde karşısına çıkan kaçınılmaz beyaz adamın
    esrarengiz görüntüsü. John Starhurst de Gatokalı Buli’nin kayalık
    kalesinde öyle duruyordu.

    “Affet onları, çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar,” diye dua etti.
    “Ah Tanrım! Fiji’ye acı. Fiji’ye merhamet göster.
    Ey Yehova, O’nun adına bizi duy; Senin, herkesin O’nun aracılığıyla
    Senin çocukların olmasını sağladığın Oğlun. Senden geldik ve zihnimiz
    Sana döneceğimizi söylüyor. Toprak karanlık, Tanrım, toprak karanlık.
    Ama Sen kurtaracak kadar güçlüsün.
    Elini uzat Tanrım ve Fiji’yi kurtar, zavallı, yamyam Fiji’yi.”

    Buli’nin sabrı taşmıştı.

    “Şimdi sana yanıt vereceğim,” diye homurdandı,
    bir yandan da iki eliyle topuzu sallıyordu.

    Kadınların ve battaniyelerin arasına gizlenmiş olan Narau darbenin
    sesini duydu ve ürperdi. Sonra ölüm şarkısı yükseldi ve anladı ki
    sevgili misyonerinin bedeni fırına sürükleniyordu; şu sözleri duydu:

    “Beni nazikçe sürükleyin. Beni nazikçe sürükleyin.”

    “Çünkü ben ülkemin savunucusuyum.”

    “Şükret! Şükret! Şükret!”

    Sonra patırtının içinden tek bir ses yükseldi ve sordu:

    “Cesur adam nerede?”

    Yüz ses birden yanıt verdi:

    “Fırına sürüklenip pişirilmeye gitti.”

    “Korkak nerede?” diye sordu ses.

    “Bildirmeye gitti!” diye yüz ses birden yanıt verdi.
    “Bildirmeye gitti! Bildirmeye gitti!”

    Narau ruhundaki azapla inledi. Eski şarkının sözleri doğruydu.
    O korkaktı ve ona gidip olanları bildirmekten başka yapacak bir şey kalmamıştı.
    Jack London
    Balina Dişi - Alfa Yayıncılık
  • Gregor Samsa bir sabah kötü bir rüyadan uyandığında, kendini yatağında korkunç bir böceğe dönüşmüş olarak buldu.”

    Daha ilk cümlesiyle bile kitabın sonunu merak ettiren bir konu… Sayfalar ilerledikçe Gregor’un hayatına bir böcek olarak devam etmeye çalışmasına ve ailesinin, yakın çevresinin bu durum karşısındaki bocalamalarına tanık oluruz. Hayatın normal akışı içerisinde ortaya çıkan bu değişiklik, aslında Franz Kafka’nın toplumda varolan kalıplaşmış düzene bir başkaldırısıdır. Toplumdan farklı olan insanların dışlanışını da bu yolla oldukça başarılı bir yöntemle eleştirir.

    Kafka’nın bu başyapıtı, çok geçmeden klasikler arasında yerini almış ve Kafka’nın ününü de günümüze kadar taşımıştır.

    Yaşadığı çağın zihniyetine o kadar büyük bir tepki duyar ki Kafka, ölümünden sonra yazdığı bütün eserlerini yakılması için en yakın dostu Max Brody’ye emanet eder. Bugün Kafka gibi büyük bir edebi dehayı okuyabiliyorsak eğer, bunu Max Brody’nin ihanetine(!) borçluyuz.

    ***

    BİRİNCİ BÖLÜM

    Gregor Samsa bir sabah kötü bir rüyadan uyandığında, kendini yatağında korkunç bir böceğe dönüşmüş olarak buldu. Demir gibi sertleşmiş sırtının üstünde yatıyordu. Başını biraz kaldırdığında bir kubbe gibi şişmiş karnını gördü; kahverengiydi. Sertleşen kısımların oluşturduğu yay biçimi çizgilerle bölünmüştü. Karnının tepesindeki yorgan neredeyse yere düşmek üzereydi ve tutunabileceği hiçbir nokta kalmamış gibi görünüyordu. Gövdesinin hacmiyle karşılaştırıldığında çok sayıda incecik bacak, gözlerinin önünde çaresizlik içerisinde, parıltılar saçarak sallanıp duruyordu.

    ‘Bana ne oldu böyle?’ diye düşündü. Gördüğü bir rüya değildi. Küçücük, ama yine de yeteri kadar büyük odasında, ezbere bildiği dört duvarın arasında eskiden nasılsa şimdi yine öyleydi. Masanın üzerinde örnek kumaş parçaları duruyordu. -Samsa bir pazarlamacıydı- Masanın yukarısında, duvarda, kısa süre önce resimli bir dergiden kesip, altın yaldızlı güzel bir çerçeveye geçirdiği resim asılıydı. Kürk şapkalı ve kürk atkılı bir kadın vardı resimde. Kollarının dirsekten aşağı kalan kısımlarını tümüyle içine alan ağır bir kürk manşonu, dimdik oturduğu yerden izleyicilere doğru kaldırır gibiydi.

    Gregor, daha sonra pencereye baktı. Yağmur damlalarının pencerenin çinko pervazına çarptığı duyuluyordu. Kasvetli hava yüzünden içini büyük bir hüzün kapladı. ‘Biraz daha uyusam ve bütün bu saçmalıkları unutuversem!’ diye düşündü. Ama bunun imkanı yoktu; çünkü Gregor Samsa, sağ yanma yatıp uyumaya alışkındı. Oysa o andaki durumu hiçbir şekilde dönmesine imkan vermiyordu. Ne kadar gayret ederse etsin yine sırtüstü konumuna geri dönüyordu. Başarmayı belki yüz kez denedi. Çırpman bacaklarını görmemek için gözlerini kapattı ve ancak böğrüne o ana kadar yabancısı olduğu, hafif, derinden gelen bir acı saplandıktan sonradır ki, denemekten vazgeçti.

    “Aman Tanrım!”, diye düşündü, “Ne kadar da yorucu bir işle uğraşıyormuşum meğer! Günlerim hep dolaşıp durmakla geçiyor. Mağazadaki asıl masa başı işine kıyasla çok daha yıpratıcı. Üstelik benim için bir de tren değiştirme, tren kaçırma, düzensiz ve berbat yemekler yeme, insanlarla asla süreklilik kazanamayan, samimiyetsiz ilişkiler kurma mecburiyeti gibi dertleri de var. Hepsi yerin dibine batsın!”

    Karnının üst kısmında hafif bir kaşıntı duydu. Başını daha rahat kaldırabilmek için, sırtüstü konumda sürüne sürüne karyola demirine doğru yaklaştı. Kaşınan yeri buldu; burada ne olduğunu anlayamadığı bir sürü küçük ve beyaz nokta vardı. Ayaklarından biriyle orayı kaşımak istediyse de hemen vazgeçti. Bütün vücudunu bir titreme nöbeti kaplamıştı.

    Kısa bir süre sonra, yine eski konumuna döndü. ‘Bu erken kalkma yok mu, insanı nasıl da serseme çeviriyor!’ diye düşündü. ‘İnsanın uykusunu alması gerek. Başka pazarlamacılar harem ağaları gibi yaşıyorlar. Ben aldığım siparişleri firmaya iletmek üzere öğleden önce otele döndüğümde, ötekiler daha kahvaltıda oluyorlar. Ben patronuma böyle bir şey yapmaya kalkışsam, hemen o anda kapı dışarı edilirim.’

    ‘Ama kim bilir, belki böylesi daha iyi olur benim için. Annemle babam yüzünden kendimi tutuyor olmasaydım eğer, çoktan istifa ederdim. Patrona çıkar ve ne düşündüğümü olduğu gibi söylerdim. O zaman masasının üzerinden yere yuvarlanırdı herhalde! Üstelik personeliyle konuşurken masanın üzerine oturmak, yani bir bakıma yüksekten konuşmak da başlı başına tuhaf bir davranış. Hele kendisiyle konuşulan kişinin, patronun kulağının ağır işitmesi nedeniyle, ona iyice yaklaşmak zorunda olduğu da göz önünde tutulursa. Diğer taraftan bütün ümitler de yitirilmiş sayılmaz. Hele annemle babamın ona olan borçlarını ödemeye yetecek parayı bir biriktirivereyim -ki bu aşağı yukarı beş, altı yıl sürebilir-, o zaman mutlaka yapacağım düşündüğümü. İşi kökünden çözümleyeceğim. Ama şimdilik yataktan çıkmak zorundayım, çünkü trenim saat beşte kalkıyor.’

    Gece, masasının üstünde tıkır tıkır işlemekte olan çalar saate baktı. ‘Aman Tanrım!’ diye düşündü. Saat altı buçuktu ve akreple yelkovan sessiz ilerleyişlerini sürdürüyorlardı. Hatta saat buçuğu bile geçmiş, yediye çeyrek kalaya yaklaşmıştı. Yoksa çalmamış mıydı saat? Yataktan, saatin doğru, yani dörde kurulmuş olduğu görülüyordu; şüphesiz çalmıştı da. Evet ama, sesi eşyaları yerinden oynatacak kadar güçlü olan saati duymamış olması düşünülebilir miydi? Gerçi rahat uyuduğu söylenemezdi, ama herhalde derindi uykusu.

    Peki şimdi ne yapacaktı? Bundan sonraki tren saat yedide kalkıyordu; o trene yetişebilmek için çok acele etmesi gerekiyordu. Kumaş örneklerini henüz paketlememişti. Üstelik Gregor Samsa kendini hiç de çok dinlenmiş, çok zinde hissetmiyordu. Kımıldamaya hali yoktu. Trene yetişse bile, patronun kızgınlığını önleyemezdi, çünkü mağazanın ayak işlerine bakan görevli, onu karşılamak için saat beş trenini beklemiş ve onun treni kaçırdığını patrona çoktan haber vermiş olmalıydı. Patronun kayıtsız şartsız uşağı olan bu adamda ne kişilik, ne de akıl vardı. Peki hasta olduğunu söyleyip işe gitmese? Böylesi hiç hoş kaçmazdı ve şüphe uyandırıcı bir davranış olurdu, çünkü Gregor beş yıllık hizmeti boyunca bir kez bile hastalanmamıştı. Patron, kesinlikle yanma sigorta doktorunu da alıp gelir, hasta olmadığını anlayınca da ‘Oğlunuz tembellik ediyor!’ diye annesiyle babasının başını şişirirdi. Sigorta doktoruna göre dünyada son derece sağlıklı, ama işten kaçan bir sürü insan vardı. Ona göre tembelliğin adı hastalıktı. Hem bu durumda doktor, pek de haksız sayılmazdı. Çünkü Gregor uykusunu almıştı ve kendini çok iyi hissediyordu. Üstelik karnı da çok acıkmıştı.

    Gregor yataktan çıkıp çıkmama konusunda bir karara vara-madan yatağın baş ucundaki kapıya dikkatle vuruldu.

    - Gregor, diye seslendi bir ses -annesiydi bu-, saat yediye çeyrek var. Trene yetişmeyecek misin?

    Ne tatlı bir sesti bu! Gregor cevap verdi, fakat sesini duyduğunda ürktü. Bunun kendi sesi olduğu kesindi. Ama bu sese bastırılması imkânsız acı bir inilti de karışıyor ve bu inilti, kelimelerin netliklerini ancak ilk anda koruyor, hemen ardından karşıdakinin kulaklarına inanamayacağı kadar bozuyordu. Gregor aslında ayrıntılı bir cevap vermek ve her şeyi açıklamak istiyordu, ama bu şartlar altında sadece:

    - Evet, evet, teşekkür ederim anne, şimdi kalkıyorum, demekle yetindi.

    Aradaki ahşap kapı herhalde Gregor’un sesindeki değişikliğin dışarıdan anlaşılmasına engel oluyordu; çünkü annesi bu açıklamayı yeterli görerek uzaklaştı. Ancak bu kısa konuşma, Gregor’un her zamankinin aksine evde olduğu noktasına ailenin öteki fertlerinin dikkatini çekmişti. Babası, odanın iki yanındaki kapılarından birini hafif hafif yumruklamaya başlamıştı bile.

    - Gregor, Gregor, diye seslendi. Neyin var?

    Sonra çok geçmeden, daha derinden gelen bir sesle yine uyardı:

    - Gregor! Gregor!

    Öteki kapının arkasında ise kız kardeşi, alçak bir sesle:

    - Gregor? Hasta mısın? Bir şeye ihtiyacın var mı, diye seslendi.

    Gregor, her iki yana da, kelimeleri anlaşılır kılabilmek için

    aralarında uzun boşluklar bırakarak:

    - Tamam, hazırlanıyorum, diye cevap verdi.

    Bunun üzerine babası kahvaltısının başına döndü, ama kız kardeşi ısrarını sürdürüyordu:

    - Gregor, Tanrı aşkına aç kapıyı.

    Ama Gregor kapıyı açmayı akimın ucundan bile geçirmiyordu, tersine, yolculukları sırasında edinmiş olduğu, gece uyurken odasının kapısını kilitleme alışkanlığıyla övünmekteydi.

    Niyeti önce sakin sakin ve kimse tarafından rahatsız edilmeksizin kalkmak, doğru dürüst bir kahvaltı etmek ve ne yapacağına ondan sonra karar vermekti. Ancak o zaman mantıklı bir sonuca varabileceğini artık iyice anlamıştı. Daha önce de pek çok defa, belki de yatakta biçimsiz yatmaktan kaynaklanan hafif ağrılar duyduğunu, ama kalktıktan sonra bunun kuruntudan başka bir şey olmadığını anladığını hatırlıyordu. Şimdi merakı, bugünkü kuruntularının nasıl dağılacağıydı. Sesindeki değişikliğin şiddetli bir soğuk algınlığının, yani ömürleri yollarda geçenlere özgü bir meslek hastalığının habercisi olduğunu düşünüyordu.

    Yorganı üstünden atmak çok kolaydı; gövdesini biraz kabartınca yorgan kendiliğinden aşağı düştü. Ama işin ondan sonrası, özellikle vücudunun bu denli geniş olması nedeniyle, güçleşmişti. Doğrulabilmesi için kollarının ve ellerinin varlığı gerekliydi, fakat onların yerine sürekli titreyen ve hareketlerine bir türlü hakim olamadığı bir sürü minik bacağı vardı. Bacaklardan birini kıvırmak istediğinde aldığı ilk sonuç, bu bacağın ileri doğru uzanması oluyordu. Sonunda bacağını istediği konuma getirmeyi başarsa bile, bu olana dek bu sefer de öteki bacakları zincirden boşanmışçasma, üstelik dayanılmaz derecede acı vererek oynayıp duruyorlardı. Ama artık bir çözüm bulması gerekiyordu. ‘Önce böyle uyuşuk uyuşuk yatıp durmaya son vermeli.’ dedi Gregor kendi kendine.

    Kalkmak için önce gövdesinin aşağı bölümünü oynatmak istedi, ama henüz hiç görmediği ve nasıl bir şey olabileceğini de doğru dürüst kestiremediği bu bölümü hareketlendirmenin imkansız derecede zor olduğunu anladı. Gövdesinin alt bölümü yerinden oynamıyordu. Gregor sonunda, neredeyse çıldırmış gibi, tüm gücünü toplayıp her şeyi göze alarak kendini öne doğru ittiğinde, yanlış yön seçişinden ötürü, şiddetle karyolanın ayak ucundaki demirlere çarptı. Duyduğu dayanılmaz acı ona gövdesinin alt bölümünün şu anda belki de en duyarlı yeri olduğunu öğretti.

    Bundan ötürü, önce gövdesinin üst bölümünü yataktan çıkarmayı denedi ve başını dikkatle yatağın kenarına doğru çevirdi. İstediğini kolayca başardı ve gövdesi de genişliğine ve ağırlığına rağmen, ağır ağır başının döndüğü yönü izledi. Ama başı en sonunda yatağın dışında, boşlukta kaldığında, bu konumda daha çok ilerlemekten gözü korktu, çünkü kendini böylece düşmeye bıraktığı takdirde, ancak bir mucizeyle yaralanmaktan kurtulabilirdi. Üstelik Gregor’un bilincini, özellikle içinde bulunduğu anda, kesinlikle yitirmemesi gerekiyordu. Bu riski göze almaktansa, yatakta kalmayı yeğledi.

    Bunca çabadan sonra, kendisini yine eskisi gibi yatağında boylu boyunca uzanmış buldu. Nefes nefese kalmıştı. Bir sürü ufak ayağı da eskisinden daha hızlı çırpmıyordu. Bu başına buyrukluğa bir son vermek için herhangi bir şansı olmadığını anladığında, artık yataktan kesinlikle kalkamayacağını; yataktan kurtulması için en ufak bir ümit ışığı bulunsa bile, bu uğurda her şeyi feda etmenin en akıllıca davranış olduğunu bir kez daha düşündü. Aynı zamanda da soğukkanlılıkla alman kararların çaresizlik içerisinde verilen kararlardan çok daha iyi olduğunu da akimdan çıkarmıyordu. Çoğu zaman böyle anlarda yılgınlığı gider, kalbi ümitle dolar diye yaptığı gibi bakışlarını elinden geldiğince dikkatle pencereye çevirirdi. Ama bugün dar caddenin karşı yanını bile gözlerden gizleyen sabah sisinin görünüşü, ne yazık ki ümit ve güven aşılayabilmekten uzaktı. ‘Yedi oldu bile.’ diye söylendi çalar saatin yeniden vurmasıyla birlikte. ‘Yedi oldu bile ve yoğun sis daha kalkmadı.’ Çok kısa bir süre boyunca, mutlak sessizlikle birlikte her şeyin tabii seyrine döneceğini bekliyormuşçasma hiç kıpırdanmaksızın, neredeyse soluk almaktan bile çekinerek yattı.

    Ama sonra şöyle dedi kendi kendine: ‘Saat yediyi çeyrek geçmeden kesinlikle yataktan çıkmış olmalıyım. Zaten o zamana kadar şirketten biri mutlaka beni sormaya gelir, çünkü mağaza yedide açılıyor.’ Ardından bu kez bir sağa bir sola yalpalayarak gövdesinin bütünüyle kendini yataktan atmaya çalıştı. Bu şekilde, yere düşerken iyice yukarı kaldırmak istediği başı büyük bir ihtimalle yaralanmayacaktı. Anladığı kadarıyla sırtı epey sertti, herhalde halının üstüne düşmekten bir zarar görmezdi. Kafasını en çok kurcalayan şey, düştüğünde çıkacak olan, önlenmesi imkansız büyük gürültüydü. Bu gürültü tüm kapıların ardında korku değilse bile kaygı uyandıracaktı. Ama bunun göze alınması gerekiyordu.

    Gregor yarı yarıya yataktan çıktığında -ki bu yorucu bir çaba olmaktan çok bir oyun gibiydi. Yapması gereken tek şey, sağa sola sallanmaktı- birileri yardım etse işinin ne kadar kolaylaşacağını düşündü. Güçlü kuvvetli iki kişi, bu iş için yeterliydi; akima babasıyla hizmetçi kız gelmişti. Tek yapacakları, kollarını Gregor’un kabarık sırtının altından dolamak, böylece onu yataktan dışarı çekmek, yavaşça yere doğru eğilmek ve ardından da Gregor’un döşemenin üstünde dönmesini sabırla beklemekti. O zaman büyük bir ihtimalle minik bacakları da bir anlam kazanacaktı. Fakat, bir an için kapıların kilitli olduğu göz ardı edilse bile, yardım istemesi gerçekten doğru olur muydu acaba? Durumunun berbatlığma rağmen, bu düşünceyle birlikte gülümsemekten kendini alamadı.

    Çok sallandığı için artık dengesini neredeyse koruyamayacak bir konumdaydı ve kesin kararını daha fazla gecikmeden vermesi gerekiyordu, çünkü beş dakikaya kadar saat yediyi çeyrek geçmiş olacaktı. Tam bu sırada evin kapısı çalındı. ‘Mağazadan gelen biridir’ dedi Gregor kendi kendine ve neredeyse kaskatı kesildi. Minik ayaklarının tutturduğu ritim bu arada daha da hızlanmıştı. Bir an sesler kesildi ve Gregor boş bir ümide kapılarak ‘İnşallah kapıyı açmazlar!’ diye düşündü. Ama hizmetçi kadın o her zamanki kararlı adımlarıyla gidip kapıyı açtı. Gregor, daha ziyaretçinin selam verişini duyar duymaz, gelenin kim olduğunu anladı; Müdür Bey’in kendisiydi. Ne günahı vardı acaba da en küçük bir gecikmenin en büyük şüphelerle karşılandığı bir firmada çalışmaya mahkumdu Gregor? Çalışanların tümü düzenbaz mıydı yani? Şöyle bir sabah ezkaza kendini bir iki saatçik unutuverip sonra da vicdan azabından deliye dönen ve neredeyse yataktan çıkamayacak hale gelen, sadık ve işine bağlı bir kişi bile yok muydu? Sorup soruşturmak mutlaka gerekiyorsa eğer, o zaman herhangi bir çırak gönderip sordurtmak yeterli değil miydi gerçekten? Koskoca bir müdürü seferber etmenin ne âlemi vardı yani? Yoksa maksat bütün aileye, böylesine şüpheli bir meselenin yalnızca müdür gibi önemli birinin akima emanet edilebileceğini mi göstermekti? Gregor, doğru bir kararın sonucu olmaktan çok, bu düşüncelerin yol açtığı heyecanın etkisiyle, kendini tüm gücüyle yataktan attı. “Küüt” diye bir ses çıktı, ama öyle korktuğu gibi büyük bir gürültü sayılmazdı. Halı, düşüşün hızını biraz olsun kesmişti. Ayrıca sırtı, Gregor’un düşündüğünden daha esnekti, bu nedenle çıkan ses pek dikkati çekmeyen, boğuk bir ses oldu. Yalnızca, yeterince dikkatli tutamadığı için, kafasını çarpmıştı; kafasını çevirdi ve hem öfkeden, hem de acıdan halıya sürttü.

    Soldaki odada bulunan Müdür Bey:

    - Yere bir şey düştü içerde, dedi.

    Gregor, bugün kendisinin başına gelene benzer bir durumun günün birinde Müdür Bey’in de başına gelip gelemeyeceğini düşündü; böyle bir ihtimal rahatlıkla varsayılabilir aslında. Ama Müdür Bey, sanki bu soruya sert bir karşılık veriyormuş gibi, yandaki odada birkaç adım attı ve cilalı çizmelerini gıcırdattı. Sağdaki odadan ise durumu Gregor’a bildirmek isteyen kız kardeşinin fısıltıları geliyordu:

    - Gregor, Müdür Bey burada.

    - Biliyorum, dedi Gregor kendi kendine; ama sesini kız kardeşinin duyabileceği kadar yükseltmeye cesaret edememişti.

    Şimdi de soldaki odada bulunan babası:

    - Gregor, diye seslendi. Sayın Müdür Bey geldi ve işe niçin ilk trenle gitmediğini soruyor. Kendisine ne cevap vereceğimizi bilmiyoruz. Ayrıca Müdür Bey doğrudan doğruya seninle konuşmak istiyor. Onun için lütfen aç kapıyı. Sayın Müdür Bey, herhalde odanın dağınıklığını hoş görecektir.

    Bu arada Müdür Bey babasının sözünü yarıda keserek:

    - Günaydın Bay Samsa, diye seslendi samimiyetle.

    Annesi ise, daha babası sözünü tamamlamadan önce Müdür

    Bey’e dönerek:

    - Oğlum iyi değil, dedi. İnanın Müdür Bey, Gregor iyi olsa tren falan kaçırır mı hiç? Aklı fikri hep işindedir. Akşam yemeklerinden sonra sokağa çıkmıyor diye bilseniz ne kadar üzülüyorum. İnanır mısınız, sekiz gündür kentteydi, ama bir akşam bile dışarı çıkmadı. Masanın başında, bizimle oturur veya gazete okur, ya da tren tarifelerini, çalışma programlarını inceler. En büyük eğlencesi nedir bilir misiniz, marangoz aletleriyle ufak tefek şeyler yapmak. En son ufak bir çerçeve yaptı. Üstelik iki üç gecede bitiriverdi. Ne kadar güzel oldu. Odasını bir görseniz şaşırırsınız. Hele Gregor bir kapıyı açıversin… Geldiğinize çok sevindim Müdür Bey, çünkü yalnız biz olsaydık, Gregor’u kapıyı açması için razı edemezdik. Çok inatçıdır ve sabah aksini söylemiş olmasına rağmen, hasta olduğundan kesinlikle eminim.

    Gregor ağır ağır ve düşünceli bir ifadeyle:

    - Hemen geliyorum, dedi ve dışarıdaki konuşmaların tek kelimesini bile kaçırmamak için yerinden kımıldamadı.

    - Doğrusunu isterseniz hanımefendi, ben de durumu başka türlü açıklayamıyorum, diye karşılık verdi Müdür Bey. Umarım ciddi bir şey değildir. Ama şunu da söylemeliyim ki, biz işadamları -iyi veya kötü, bakış açısına göre değişebilir- hafif rahatsızlıklarımızı çoğu kez işlerimiz nedeniyle görmezlikten gelmek zorunda kalırız.

    Gregor’un babası sabırsızlanmıştı:

    - Müdür bey girebilir mi artık odana, diye sordu kapıyı vurarak.

    - Hayır, hayır, dedi Gregor.

    Soldaki odayı gergin bir sessizlik kapladı. Sağdaki odada ise kız kardeşi hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştı.

    Kız kardeşi neden ötekilerin yanma gitmiyordu sanki? Herhalde yataktan ancak şimdi çıkmış olmalıydı ve henüz üzerine bir şey geçirmemişti. Neden ağlıyordu peki? Gregor kalkamadığı ve Müdür Bey’i odasına sokmadığı için mi? İşinden atılma tehlikesiyle karşılaştığı ve böyle bir durum olduğu takdirde patron yine annesiyle babasından eski alacaklarını isteyeceği için mi? Ama bütün bunlar, şimdilik gereksiz üzüntülerdi. Gregor henüz buradaydı ve ailesini terk etmeyi aklının ucundan bile geçirmiyordu. Gerçi şu anda halının üstünde yatıyordu. Onun bu halini bilen hiç kimse, ondan Müdür Bey’e kapıyı açmasını ciddi olarak isteyemezdi. Ama şüphesiz sonradan geçerli bir bahane bulunabilecek olan bu küçük kabalıktan ötürü Gregor’un hemen işten atılacağı düşünülemezdi. Üstelik Gregor’a göre, kendisini ağlayıp sızlanmalarla razı etmeye çalışmak yerine, şimdilik rahat bıraksalardı daha doğru hareket etmiş olurlardı. Ama ötekilerin de telaş etmelerine sebep olan ve davranışlarını mazur gösteren şey durumu bilmiyor oluşlarıydı.

    - Bay Samsa, diye seslendi sonunda Müdür Bey yüksek sesle. Ne oluyor? Kendinizi odanıza hapsediyorsunuz, sorulanlara yalnız evet ve hayır diye cevap veriyorsunuz, annenizle babanızı büyük ve gereksiz sıkıntılara sokuyorsunuz, üstelik de -bunu da belirtmeden geçemeyeceğim ki- işinizi akıl almaz bir biçimde savsaklıyorsunuz. Burada büyüklerinizle patronlarınız adına konuşuyorum ve sizden durumu olduğu gibi açıklamanızı, hem de derhal, çok ciddi olarak istiyorum. Doğrusu beni şaşırtıyorsunuz, hem de çok şaşırtıyorsunuz. Sizi ağırbaşlı, akıllı bir insan olarak tanırdım; oysa şimdi birdenbire tuhaf davranışlar sergilemeye başladınız. Gerçi patron bu sabah gelmeyişinizin nedeni olarak görülebilecek bir açıklamada bulundu. Söyledikleri, kısa süre önce size emanet edilmiş olan makbuzlarla ilgiliydi. Fakat ben böyle bir açıklamanın asla doğru olamayacağı konusunda neredeyse yemin etmek zorunda kaldım. Oysa şimdi bu keçi inadınızı görünce, sizi savunmak için en küçük bir istek bile duymuyorum. Üstelik yeriniz de pek sağlam sayılmaz. Niyetim aslında bunları size yalnız kaldığımız zaman söylemekti. Fakat siz burada gereksiz yere zaman harcamama yol açtınız. Bu durumda bütün bunları büyüklerinizin de öğrenmemesi için bir sebep yok. Evet, son zamanlardaki çalışmalarınız son derece yetersizdi. Gerçi bu mevsimde işlerin çok parlak gitmesi beklenemez, bunu biz de biliyoruz; ama iş yapılamayacak bir mevsim yoktur Bay Samsa, asla da olmamalıdır.

    - Fakat Müdür Bey, diye bağırdı Gregor kendinden geçmişçesine, ama heyecandan söyleyeceği her şeyi unuttu. Kapıyı hemen açıyorum, hemen. Hafif bir rahatsızlık yüzünden, bir baş dönmesi yüzünden kalkamadım. Henüz yatakta yatıyorum. Tamam, kendime geldim artık. Kalkmak üzereyim. Bir dakika beklemenizi rica ediyorum! Kendimi toparlayamadım, ama yine de iyi sayılırım. Çok ani oluyor böyle şeyler! Daha dün akşam gayet iyiydim. İsterseniz annemle babama sorabilirsiniz. Ya da şöyle diyebiliriz; daha dün akşamdan bir sıkıntı vardı içimde, sanki kalbime doğmuştu. Evdekiler dikkat etselerdi, yüzümden anlayabilirlerdi. Keşke haber verseydim size! Fakat siz de takdir edersiniz ki, insan hep hastalığını ayakta geçirebileceğini sanıyor. Müdür Bey! Üzmeyin annemle babamı! Suçlamalarınızın hiçbir gerekçesi yok. Üstelik bu konuda şimdiye kadar bana tek bir kelime bile söyleyen çıkmadı. Gönderdiğim son siparişleri okumamış olmalısınız. Hemen giyinip saat sekiz treniyle yola çıkacağım. Birkaç saat dinlenmek bana gücümü yeniden kazandırdı. Burada zaman kaybetmenize gerek yok Müdür Bey. Ben de birazdan iş yerinde olurum. Lütfen bunu patrona bildirip kendisine saygılarımı iletin!

    Gregor ne dediğinin farkında bile değildi. Bütün bunları bir çırpıda söylerken, bir yandan da yatakta kazandığı tecrübenin yardımıyla, hafiften komodine yaklaşmıştı ve şimdi ona tutunarak doğrulmaya çalışıyordu. Niyeti gerçekten kapıyı açmak ve kendini gösterip Müdür Bey’le konuşmaktı. Şimdi kendisini görmek isteyenlerin ne diyeceklerini çok merak ediyordu. Şayet korkarlarsa Gregor da sorumluluktan kurtulacaktı ve o zaman artık sakinleşebilirdi. Yok eğer her şeyi soğukkanlılıkla karşılarlarsa Gregor’un heyecanlanmasına gerek yoktu ve acele ederse, gerçekten saat sekizde garda olabilirdi. Başlangıçta komodine tutunmaya çalışırken birkaç kez kaydı, ama son bir hamlenin ardından doğrularak dik durmayı başardı. Gövdesinin alt kısmındaki yakıcı acılara artık aldırmıyordu. Kendini yakınındaki bir sandalyenin arkalığına doğru bıraktı ve minik bacaklarıyla arkalığın kenarına sımsıkı tutundu. Artık vücudunu kontrol edebiliyordu. Hiç kıpırdamadan Müdür Bey’i dinlemeye koyuldu:

    - Tek kelime anladınız mı söylediklerinden, diye soruyordu Müdür Bey annesiyle babasına. Yoksa bizimle alay mı ediyor?

    - Tanrı aşkına, diye bağırdı artık ağlamaya başlamış olan annesi. Belki de o ağır hasta ve biz burada durmuş, ona acı çektiriyoruz. Grete! Grete, diye seslendi sonra.

    - Ne var anne, diye cevap verdi kız kardeşi öteki odadan. Aralarında Gregor’un odası vardı.

    - Hemen doktora koş! Gregor hasta. Çabuk çağır doktoru. Gregor’u şimdi konuşurken duydun mu?

    - Duyduğumuz bir hayvan sesiydi, dedi Müdür Bey.

    Sesi annesinin çığlıklarıyla karşılaştırıldığında, dikkati çekecek denli alçaktı. Babası, holden mutfağa doğru:

    - Anna! Anna, diye seslendi ve ellerini çırptı. Çabuk bir çilingir çağırın!

    Ardından iki kız, hışırdayan etekleriyle holden koşarak geçip -kız kardeşi ne kadar da çabuk giyinmişti öyle?- evin kapısını açtılar. Kapının kapandığı duyulmadı. Herhalde büyük bir felaketle karşılaşan evlerde âdet olduğu üzere, kapıyı açık bırakmışlardı.

    Gregor ise şimdi çok daha sakindi. Demek söylediklerini anlamıyorlardı artık. Oysa kendisine, belki de kulağı alıştığı için, ağzından çıkan kelimeler şimdi sabah olduğundan çok daha net geliyordu. Ama hiç değilse durumunun normal olmadığını fark etmişlerdi ve ona yardım etmek için hazırdılar. Bu da oldukça önemliydi. Serinkanlılıkla alman ilk tedbirler içini rahatlatmıştı. Kendini yeniden insanların arasına karışmış gibi hissediyor ve doktor ve çilingirin her ikisinden de olağanüstü başarılar bekliyordu. Yaklaşmakta olan önemli konuşmalar sırasında sesinin mümkün olduğunca anlaşılır olmasını sağlamak için biraz öksürdü. Ancak bunu da olabildiğince az ses çıkarmaya çalışarak yaptı. Öksürüğünün de insan öksürüğüne benzememesinden korkuyordu. Üstelik Gregor, bu konuda kendi vereceği hükme de artık güvenemiyordu. Bu arada yandaki oda tam bir sessizliğe gömülmüştü. Belki de annesiyle babası Müdür Bey’le birlikte masanın başına oturmuş, gizli gizli konuşuyorlardı. Belki de kulaklarını kapıya dayamış, içeriyi dinliyorlardı.

    Gregor, sandalyeyle birlikte ağır ağır kapıya doğru ilerledi. Oraya varınca sandalyeyi bırakıp kendini kapıya doğru attı. Tutunarak dik durdu. -Minik ayaklarının tabanlarında yapışkan bir sıvı vardı.- Bulunduğu yerde, harcadığı onca çabanın ardından biraz dinlendi. Ama sonra hemen kilitteki anahtarı ağzıyla çevirmeye koyuldu. Dişleri yoktu ki, anahtarı sıkı sıkıya kavrayabilsin. Buna karşılık çeneleri, gayet sağlamdı. Onların yardımıyla anahtarı gerçekten de harekete geçirdi ve bu arada, her ne kadar aldırmıyor olsa da, kendine zarar verdiği kesindi; çünkü ağzından gelen kahverengi bir sıvı, anahtarın üstünden akıp halının üzerine damlamaya başlamıştı.

    - Dinleyin, dedi, yandaki odada bulunan Müdür Bey, anahtarı çeviriyor.

    Bunu duymak, Gregor’u yüreklendirdi. Ama aslında ona herkesin cesaret vermesi gerekirdi. Annesiyle babası da: ‘Ha gayret Gregor!’ diye bağırmalıydılar, ‘Sakın bırakma, it, daha güçlü it.’ Böylece Gregor, gayretini herkesin desteklediğini düşünerek, kendinden geçmişçesine var gücüyle anahtarı ısırmaktaydı. Anahtarın dönüşü ilerledikçe, o da kilidin çevresinde dans eder gibi dönüyordu. Şimdi artık kendini yalnızca ağzıyla dik tutuyordu ve duruma göre ya anahtara asılıyor, ya da gövdesinin tüm ağırlığıyla üstüne abanıyordu. Sonunda kilidin açılırken çıkardığı ses Gregor’u kendine getirdi. Derin bir soluk alarak; ‘Çilingire gerek kalmadı.’ diye geçirdi içinden ve kapıyı tamamen açmak için başını tokmağa dayadı.

    Gregor’un duruş biçimi, kapı iyice açıldıktan sonra bile dışar-dakilerin onu hemen görmelerine engel oldu. Şimdi Gregor’un yere sırtüstü yuvarlanmamak için kapının kanatlarından birinin çevresini yavaş yavaş dolanması gerekiyordu ve bu işi çok dikkatle yapmak zorundaydı. Bütün dikkatini vererek bu zor hareketi yapmaya çalışırken, dolayısıyla da başka şey düşünmeye fırsat bulamadığı bir sırada, Müdür Bey’in rüzgâr uğultusu gibi yüksek sesle “O!” dediğini duydu. Sonra kendisini de gördü. Müdür Bey, kapıya yakın duruyordu. Elini bir karış açık olan ağzına bastırmıştı. Sonra geri geri yürümeye başladı. Sanki görünmez bir güç tarafından sürüklenircesine geri çekiliyordu. Annesinin -Müdür Bey gelmiş olmasına rağmen- saçları hâlâ yataktan kalktığı gibi dağınık ve kabarıktı. Ellerini birbirine kenetleyip önce kocasına baktı, sonra Gregor’a doğru iki adım attı ve odanın orta yerine yığılıverdi. Etekleri açıldı, başı önüne düştü. Yüzü hiç gözükmeyecek biçimde göğsüne gömülmüştü. Babası, sanki Gregor’u yine odasına kovmak istiyormuş gibi düşmanca bir ifadeyle yumruklarını sıktı, sonra ne yapacağına karar verememişçesine çevresine bakındı. En sonunda da ellerini yüzüne kapatıp güçlü göğsünü sarsan hıçkırıklarla ağlamaya başladı.

    Gregor odasına girmedi, sadece kapının kapalı duran kanadına içerden yaslandı kaldı. Böylece yalnız gövdesinin yarısı ve ötekilere bakmak için yana eğmiş olduğu kafası görünüyordu. Bu arada ortalık daha aydınlanmıştı. Caddenin öteki yanında, o uzun, kapkara binanın bir parçası görünüyordu. -Bu, bir hastaneydi.- Düzgün pencereler yapının ön yüzeyini dik çizgilerle kesiyordu. Yağmur daha dinmemişti. Kocaman seyrek damlalar düşüyordu. Sabah kahvaltısının bardak çanağı masayı baştan başa kaplamıştı. Sabah kahvaltısı babası için günün en önemli yemeği idi. Sofra başında saatlerce oturur, çeşitli gazeteleri birer birer okurdu. Tam karşıdaki duvarda Gregor’un bir askerlik resmi asılıydı. Resimde Gregor, eli kılıcının kabzasında, dudaklarında kaygısız bir gülümsemeyle, kendisine ve üniformasına saygi gösterilmesini bekleyen bir teğmendi. Koridora açılan kapı açıktı. Oradan merdivenin ilk basamaklarıyla sahanlık arasındaki aralık da gözüküyordu.

    Soğukkanlılığını kaybetmeyen tek kişi Gregor’du:

    -Şimdi, diye konuşmaya başladı, hemen giyineceğim, kumaş örneklerini toplayıp yola çıkacağım. İstiyor musunuz, izin verecek misiniz gitmeme? Gördüğünüz gibi Müdür Bey, inat ettiğim falan yok ve çalışmayı da seviyorum. Durmadan dolaşmak yorucu bir şey şüphesiz, ama yolculuklar olmasaydı yaşayamazdım. Nereye gidiyorsunuz Müdür Bey? Mağazaya mı? Efendim? Her şeyi olduğu gibi anlatacak mısınız? İnsan bazen çalışamayacak durumda olabilir, ama o insanın geçmişteki hizmetlerini unutmamak ve mazereti ortadan kalktıktan sonra daha büyük ve yoğun bir gayret göstereceğini düşünmek için en uygun zaman da işte o andır. Sayın patrona çok şey borçluyum, bunu siz de iyi bilirsiniz. Öte yandan annemle babamdan, kız kardeşimden de ben sorumluyum. Bildiğiniz gibi zor durumdayım, ama her şeyi yoluna koyacağım. Siz de lütfen durumumu zorlaştırmayın. Firmada benden yana olun! Gezginci takımı sevilmez, biliyorum bunu. Bol para kazandıkları ve iyi yaşadıkları sanılır. Bu ön yargı üzerinde biraz daha düşünmeye gerek bile duyulmaz. Ama siz, Sayın Müdür Bey, siz çalışma şartlarımızı öteki personellerden çok daha iyi bilirsiniz. Hatta aramızda kalsın ama, sayın patrondan bile daha iyi bilirsiniz. O bir işadamı olarak, çalışanlar hakkında kolaylıkla yanılgıya düşebilir. Ayrıca yine çok iyi bilirsiniz ki, seyyar bir pazarlamacının neredeyse bütün bir yıl boyunca iş yerinden uzakta olması nedeniyle, dedikodulara, hatta iftiralara kurban gitmesi çok kolaydır. Bunlara karşı kendini savunabilmesi ise neredeyse imkansızdır, çünkü bunların hiçbirinden zamanında haberi olmaz. En sonunda yolculuğunu tamamlayıp yorgun argın evine döndüğünde ise, bütün bunların kötü ve kaynaklarına inilebilmesi artık imkansız hale gelmiş sonuçlarından doğrudan etkilenir. Sayın Müdür Bey, bana en azından biraz hak verdiğinizi gösteren bir söz söylemeden gitmeyin lütfen!

    Fakat Müdür Bey, daha Gregor sözüne başlar başlamaz ona arkasını dönmüştü. Şimdi Gregor’a yalnız titreyen omuzlarının üstünden arada bir bakabiliyordu. Dudakları aralanmıştı. Gregor konuşurken onu serinkanlılıkla dinlemek yerine sanki gizli bir kuvvet odadan çıkmasına engel oluyormuş gibi, çok ağır adımlarla, fark ettirmeden kapıya doğru ilerlemeye çalışıyordu. Şimdi hole varmıştı bile ve ayağını oturma odasından çekerken yaptığı ani hareketi gören, ayağının altında ateş olduğunu sanırdı. Hole vardığında sağ elini merdivenin tırabzanına uzattı. Sanki orada insanüstü güçlerden kaynaklanacak bir kurtuluş yolu vardı.

    Gregor, Müdür Bey’in bu halde gitmesine izin verirse firmadaki işini çok büyük bir tehlikeye sokacağını anladı. Annesiyle babası bütün bunları pek anlayamıyorlardı. Uzun yıllardır Gregor’un işinde hayatının sonuna kadar güvence altında olduğu inancını taşıyorlardı ve şimdi de kendilerini bu anlık sıkıntıya öylesine kaptırmışlardı ki, geleceği görebilmekten tümüyle uzaktılar. Ama Gregor, önünü görebiliyordu. Müdür Bey’in alıkoyulması, yatıştırılması, inandırılması ve son olarak da kazanılması gerekiyordu. Gregor’un ve ailesinin istikbali buna bağlıydı! Keşke kız kardeşi odada olsaydı! Akıllı bir kızdı o; daha Gregor sakin sakin sırtüstü yatarken ağlamaya başlamıştı. Kadınlara zaafı olan Müdür Bey, onu tereddütsüz dinlerdi. Kız kardeşi evin kapısını kapatır ve holde Müdür Bey’in korkusunu yatıştırırdı. Fakat ne yazık ki, kız kardeşi burada değildi ve Gregor’un bir şeyler yapması gerekiyordu. Gregor, o anda ne yapabileceğini ve biraz önce yaptığı konuşmanın anlaşılmadığını düşünmeksizin, açık duran kapıdan kendini itti. Niyeti sahanlıktaki parmaklıklara komik bir şekilde, iki eliyle birden sımsıkı tutunmuş olan Müdür Bey’in yanma gitmekti. Fakat ne var ki hemen o anda bir destek bulamayarak, küçük bir çığlıkla, o incecik ayaklarının üstüne düştü.

    Birden sabahtan beri ilk defa vücudunda bir rahatlık duydu. Minik bacakları, basacak sağlam bir zemine kavuşmuştu; bacaklarını artık kontrol edebiliyordu. Dahası ayakları onu istediği yere taşımak için can atıyorlardı. Gregor artık bütün acıların kesinlikle ve hemen son bulacağına inanmaya bile başlamıştı. Ama hareketlerini dizginlemeye çabaladığı için, annesinin tam karşısında yalpalarken; yerde yatan, tümüyle kendi düşüncelerine dalmış gibi gözüken annesi ansızın havaya sıçradı. Kollarını iki yana açıp parmaklarını gererek haykırdı:

    - İmdat, Tanrı aşkına, imdat!

    Başını sanki Gregor’u daha iyi görmek istiyormuş gibi eğmişti, ama bu durumuyla anlamsız bir çelişki oluşturarak hızla geriye doğru gidiyordu. Arkasında sofranın durduğunu unutmuştu. Masanın yanma vardığında, ne yaptığını bilmiyormuş gibi üstüne oturuverdi. Yanında devrilen fincanın içindeki kahvenin olduğu gibi halıya döküldüğünü fark etmemiş gibiydi.

    Gregor alçak sesle:

    - Anne, anne, diyerek bakışlarını annesine kaldırdı.