Bir serinin daha sonuna gelmiş bulunmaktayım. Haşhaş Savaşı serisinin son kitabını, Yanan Tanrı’yı bitirdim. Yani, doğrusunu söylemek gerekirse o beni bitirdi.
Bu inceleme, kitap hakkındaki yorumlarımdan çok, kitaba son kez söyleyeceklerim niteliğinde olacak. Şizofrenik olduğumu kabul edip kitapla olan sohbetimi okumak isterseniz, incelemenin tamamının spoiler içereceğini bilmenizi isterim. Ve inanın bana, bu seri spoiler yemek isteyeceğiniz türden bir seri değil.
Spoiler uyarısı! Bakın bir daha demeyeceğim.
Karakterlere,
Rin, ana karakterimiz. Klasik yetim kızdan diyarın en iyi savaşçılarından birine dönüşmüş olan Rin. Çok yanlış yaptı, çok fazla saçma karar verdi, çok fazla insana zarar verdi. Ama herkes onun da bir insan olduğunu, onun da bir zihni, duyguları, düşünceleri olduğunu göz ardı etti. Ona bir silah gibi davrandılar. Rin de tetiği çekenin kendisi olmasını istedi. Onu suçlayabilir miyim? Bilmiyorum. Ama kitaptaki diğer karakterlerin suçlayabilecek hakkı olduğunu sanmıyorum.
Kitay, ah be Kitay… Akademinin inek çocuğu, Rin’in tek gerçek dostu. Eğer kendisine bir seçim hakkı tanınmış olsaydı asla asker olmayacağını söyleyen, ama içinde en çok savaşçı, stratejist ruhu taşıyan karakterlerden biri. Rin ne yaparsa yapsın onun yanında durmaya çalıştı. Onu dinlemese bile Rin’e olan sadakatini korudu… Onların arkadaşlıkları paha biçilemezdi, seride en sevdiğim şey birbirlerine duydukları platonik sevgiydi diyebilirim.
Nezha. Onun hakkında ne desem eksik kalır. Aşırı komplike bir karakter, kişilik analizini burada yapmaya çalışmayacağım ama tek söylemek istediğim, yaptıklarını isteyerek yaptığını hiçbir zaman düşünmedim. Kuang’in seride ona adalet sağladığını da düşünmüyorum. Boğulan İnanç dışında onun bakış açısını hiç okuyamadık, hep Rin’in onun hakkında sahip