Hikaye; II. Dünya Savaşı yaşanırken Kırgızistan’ın ufak bir köyünde, savaşın gerisinde kalan insanların yaşadıkları üzerinden bir aşk hikayesini anlatır.
Cepheye giden erkeklerin ardından köy yaşamında yapılması gereken bütün ağır işler kadınların ve çocukların üzerine kalır. Cephede erkekler savaşırken geride kalanlar da onları beslemek için kendilerini amansız bir mücadelenin içinde bulurlar.
Hikayenin başkahramanı Cemile’dir. Yazar bize hikayeyi Seyit’in gözünden anlatır. Cengiz Aytmatov, kullandığı betimlemelerle olayın geçtiği anlardaki doğayı, havayı ve gökyüzünü o kadar güzel anlatır ki gözümüzün önünde bozkır canlanır.
Cemile, Seyit’in ağabeyi ile evlidir ancak savaş onları ayırmıştır. Cemile, başkaldıran; toplumun ona koyduğu kurallara uymayan, asi ve sorgulayıcı bir karakterdir. Köye savaş gazisi olarak dönen Danyar ile tanışınca bildiği bütün kurallar, onunla birlikte olabilmek için yerle bir olur. Danyar, savaşta hem bedensel hem de ruhsal olarak bir parçasını kaybetmiştir; fiziksel ve maddi bir gücü yoktur. Doğaya ve aşka olan sevgisi vardır, Cemile bu yönüne aşık olur. Cemile kendi kaderini kendisi yazmayı tercih eder; toplum içinde kabul görme yerine Danyar’ı seçer.
Açlık
Roman, Oslo’da yaşayan ve yazar olma hayalleri kuran idealist bir yazarın hayatını anlatır. Eser, Knut Hamsun’un kendi yaşamında başından geçen olaylarla paralellik gösterir; bu yönüyle yarı otobiyografik bir metin olarak nitelendirilebilir.
Başkarakter, yazdığı yazıları gazetelere satarak yaşamsal ihtiyaçlarını karşılamaya çalışır. Başarılı olamadığı her an, açlık ile imtihan edilir. Roman boyunca yazar, sürekli en uç acılarla mücadele eder; açlık ve gurur arasında gidip gelir. Yazar olma tutkusu, onu hayatta tutan yegâne şeydir. Ancak açlık, onun iradesini ve sarsılmaz kurallarını yerle bir eder. Hayatta kalmak ve bir lokma ekmek bulabilmek için yaptığı çaresiz denemelerden, bu kadar "alçalabilmiş" olmasından dolayı kendisinden nefret eder.
Açlık ile sınandığı her savaştan sonra, farkında olmasa da yazar olma isteğinden yavaş yavaş vazgeçişini; onur ve gururun açlık karşısında nasıl ayaklar altına alındığını anlatır. Hayatta kalma mücadelesi verdiği bu şehir, onun durumuna tamamen kayıtsızdır. Anlatıcı, yaşadığı olayları ve aldığı kararları sürekli kendi içinde sorgular; saatlerce kendiyle konuşur, kendini haklı çıkarmaya çalışarak ikna eder. Bir sonraki gün ise kendisini tamamen pişmanlık içinde bulur. Bu durum, okuyucuyu da anlatıcının değişken ruh haline ortak eder.
Hikâye, hayatta kalma içgüdüsünün hayallerden önce gelmesiyle son bulur.
"Bir kez kendini bulmuş olan kişinin bu dünyada kaybedecek bir şeyi yoktur. Ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan kişi, bütün insanları anlar."