İBDA'yı Okumaya Nereden Başlamalıyım?
“İBDA’yı okumaya nereden başlamalıyım?” Bu soruya genellikle dilin ağırlığı, eserlerin zorluğu veya hangi kitabın daha kolay anlaşılacağı açısından cevap aranır. Elbette bunlar bütünüyle önemsiz değildir. Çünkü İBDA dili ilk temas eden okuyucuya ağır gelebilir; kavramlar yoğun, cümleler girift, göndermeler geniş, meseleler sembollerle iç içedir. Fakat soruyu soranın öğrenmek istediği şey çoğu zaman yalnız bu değildir. O, aslında şunu sormaktadır: İBDA’nın vermek istediği ilk ders nedir? İBDA nasıl okunmalı? İBDA’yı nasıl doğru anlayabilirim? Buna karşılık, İBDA Külliyatı’nı okuyup anlama meselesi de yalnızca “şu kitaptan başla, sonra bunu oku, ardından buna geç” şeklinde liste sırasıyla çözülecek bir mesele değildir. Çünkü İBDA’nın da okuyucusundan talepleri vardır. Başlangıçta ilk öğrenilmesi gereken şey, kitap isimlerinden önce okuma tavrıdır. İBDA, roman gibi tüketilecek, akademik makale gibi fişlenecek, ideolojik broşür gibi ezberlenecek, tasavvuf risalesi gibi sadece zevk edilecek bir külliyat değildir. Çünkü İBDA okumak, malûmat toplamak değildir. İBDA okumak, düşüncenin merkezini değiştirmek, kavramlar arasındaki nisbeti görmek, meselelere İslâm’a muhatap anlayış zaviyesinden bakmayı öğrenmektir. İBDA okumak, bir dilin içine girmek, kavramların birbirine nasıl bağlandığını görmek, aynı meselenin farklı eserlerde nasıl yeniden açıldığını takip etmek, her kitabı kendi mevzuu içinde okurken bütünle irtibatını kaçırmamaktır. Külliyatın zorluğu da, bereketi de buradadır. Bu külliyata hangi kitaptan başlanacağı kadar, hangi tavırla başlanacağı da önemlidir. Hattâ daha doğru söylersek, tavır yanlışsa doğru kitaptan başlamak bile okuyucuyu doğru yere götürmeyebilir. **Bu yüzden meseleye “önce en kolay, en akıcı kitabı okuyun” diye cevap vermek
Tefekkürât
Adalet sorgulanır. Haklar sorgulanır. Kimlikler sorgulanır. Hatta insan onuru gibi güçlü kavramlar bile sorgulanır. Çünkü her kavram zamanla bir slogan, bir kimlik veya bir sığınak hâline gelebilir. Geriye kalan şey dikkat gibi görünür. Dikkat; kimin dışarıda bırakıldığını, kimin incindiğini, kimin görünmez kılındığını fark etme çabasıdır. Fakat dikkat bile tehlikesiz değildir. İnsan zamanla kendisini “dikkatli kişi”, “uyanık kişi” veya “erdemli kişi” olarak görmeye başlayabilir. Böylece dikkat de yeni bir kibir üretir. Bu nedenle dikkat bir kimlik değil, sürekli yenilenmesi gereken bir pratiktir.
Felsefe
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
Haklılıktan Dikkate: Sorumluluk, Körlük ve İnsanlık Hali Üzerine Bir Deneme Modern siyasal ve ahlâkî düşüncenin büyük bölümü adalet, özgürlük, eşitlik, haklar veya ilerleme gibi kavramlar etrafında şekillenmiştir. Bu kavramlar insanlığın ortak tecrübesini anlamlandırmak için güçlü araçlar sunmuş olsa da aynı zamanda yeni körlükler de üretmiştir. İnsan çoğu zaman yalnızca çıkarlarının değil, haklılıklarının da tutsağıdır. Tarih boyunca ideolojiler, dinler, uluslar, sınıflar ve hatta evrensel değerler adına yürütülen mücadelelerin ortak özelliği, kendilerini haklı görürken yarattıkları körlükleri fark etmekte zorlanmalarıdır. Bu nedenle temel soru artık yalnızca “Ne doğrudur?” değildir. Daha derindeki soru şudur: Haklı olduğumu düşündüğüm için neyi göremiyorum? Bu soru bizi adalet teorilerinden insanlık haline, ilkelerden ilişkilere ve kesinlik arayışından dikkat sorumluluğuna doğru götürür. Haklılığın Körlüğü İnsan yanlışlarından olduğu kadar haklılıklarından da etkilenir. Yanlış yaptığımızda savunmaya geçeriz; haklı olduğumuzu düşündüğümüzde ise sorgulamayı bırakırız. Bu nedenle tarihsel felaketlerin önemli bir kısmı kötülükten değil, doğruluğundan emin olmuş insanların körlüğünden doğmuştur. Her haklılık bir bakış açısı sunar; fakat aynı zamanda bir görüş alanı da oluşturur. Görüş alanı ise zorunlu olarak bir kör nokta üretir. Dolayısıyla ahlâkî mesele yalnızca doğruyu savunmak değildir. Kişi kendi doğrularının ürettiği görünmezliklerden de sorumludur. Muafiyet Arayışı İnsan zihninin en güçlü eğilimlerinden biri muafiyet arayışıdır. Bazen tarih adına konuşuruz ve sorumluluğu tarihe bırakırız. Bazen piyasa adına konuşuruz ve sorumluluğu mekanizmalara bırakırız. Bazen millet, din, devrim, ilerleme veya insanlık adına konuşuruz ve kendi payımızı görünmez
Felsefe
Vatan Sevgisi ve Cihad
Bismillahirrahmanirrahim. Ey bu vatanın aziz evlatları, yarının büyük ve bağımsız Türkiye’sinin sarsılmaz iradesi olan kardeşlerim! Bugün burada huzurlarınızda sadece bir konuşma yapmak için bulunmuyorum. Bugün; dertleşmeye, dertlenmeye ve içimizdeki o uyuyan devin uyanışına şahitlik etmeye geldim! Kardeşlerim; bugün dünyanın dört bir yanında, mazlumların feryatları arşı titretiyor. Doğu Türkistan’dan Filistin’e kadar her yerde insanlık onuru ayaklar altına alınıyor. Biliniz ki bu, sadece uzak diyarların davası değildir. Bu; içinde zerre miktar vicdan taşıyan, insanlıktan nasibini almış her ferdin şahsi davasıdır! Zulme sessiz kalmak, o zulme ortak olmaktır. Bizim safımız bellidir: Biz adaletin, biz mazlumun yanındayız! Lakin iyi dinleyin! Sadece slogan atmakla, sadece “kahrolsun” diye haykırmakla zalimin çarkı bozulmaz. Gerçek cihad; elimizle, dilimizle ve tüm benliğimizle o zulmü finanse eden kaynakları kurutmaktır! Boykot dediğimiz şey, bir lütuf değil, bir mecburiyettir. Bizim cebimizden çıkan her kuruşun, mazluma sıkılan bir kurşun olmasına izin mi vereceğiz? Kendi paramızla kendi kardeşlerimizin katline ortak mı olacağız? Kardeşlerim! Bir milletin gerçek bağımsızlığı, çarşıda, pazarda, mutfakta ve sanayide başlar. Eğer bizler bugün boykot ettiğimiz o ürünlerin daha iyisini, daha kalitelisini bu topraklarda üretmezsek; başkasının eline, başkasının merhametine bakmaya mahkum kalırız. Tam bağımsızlık; elin ürettiğine hayranlık duymak değil, kendi alın terini baş tacı etmektir! Sorum şu: Neden biz başkasının markasına muhtaç olalım? Neden bizim insanımızın emeği, bizim zekamız küçümsensin? Hayır! Bizim bu topraklarda en alasını üretecek gücümüz de, aklımız da, imanımız da vardır. Gerçek vatan sevgisi; yabancının reklamına kanmak değil, yerli olanı yüceltmek, milli
Din
The Royal Society of London for the Improvement of Natural Knowledge (Londra Kraliyet Cemiyeti), 1660 yılında İngiltere'de kurulan ve dünyanın hâlâ varlığını sürdüren en eski bilim akademisidir. Kısaca "The Royal Society" olarak bilinen bu kurum, modern bilimin doğuşunda, yayılmasında ve kurumsallaşmasında insanlık tarihinin en önemli merkezlerinden biri olmuştur. Cemiyetin ne olduğunu ve neden bu kadar önemli olduğunu şu temel başlıklarla anlayabiliriz: 1. Kuruluşu ve Amacı Cemiyet, 28 Kasım 1660'ta Londra'daki Gresham Koleji'nde, aralarında ünlü fizikçi ve mimar Christopher Wren, kimyacı Robert Boyle ve doğa filozofu John Wilkins"in de bulunduğu 12 bilim insanının bir araya gelmesiyle kuruldu. Kraliyet Onayı:1662 yılında Kral II. Charles tarafından resmi bir berat verilerek "Kraliyet Cemiyeti" unvanını aldı. Amacı:Adında geçen "Natural Knowledge" (Doğa Bilgisi) ifadesi, bugünkü anlamıyla pozitif bilimler (fizik, kimya, biyoloji, matematik) demektir. Amacı; dogmalara veya felsefi tartışmalara değil, tamamen deneye ve gözleme dayalı bilimi geliştirmekti. 2. Meşhur Sloganı: "Nullius in verba" Cemiyetin resmi mottosu Latince "Nullius in verba"dır. Bu ifade "Kimin söylediğine bakma"ya da"Sözlere güvenme"anlamına gelir. Bu slogan, bilimin otoritelere (örneğin kiliseye veya antik filozoflara) körü körüne inanarak değil, yalnızca deneyle kanıtlanmış gerçekler üzerinden yürümesi gerektiğinin tarihi bir ilanıdır. 3. Bilim Tarihindeki İlkleri ve Önemi İlk Bilimsel Dergi: 1665 yılında, dünyanın ilk hakemli bilimsel dergisi olan Philosophical Transactions of the Royal Society'yi yayımlamaya başladılar. Bu dergi, bilimsel makale formatının dünyadaki öncüsüdür. Yerçekimi Kanunu'nun Basımı: Sir Isaac Newton, çığır açan eseri Principia'yı bu cemiyetin desteği ve çatısı altında
Kurtarılmış bir bölgeyim, gölgemde hurma ağaçları. Üzerimde sonsuz küstahlığın tırnak izleri var. Kurtarılmış bir de gövdeyim aslında yekpare taştan, Başucuma slogan yazıyor çok sevdalı çocuklar...
1000Kitap