Geçtiğimiz günlerde bir kitap okuyordum, kitapta tıp ahlakıyla ilgilenen bir doktor şöyle diyor: "Bizler yapay ve gerçek dışı olana rehin düştük. Besini gırtlağımızdan yuvarlamak, tıkınmak, alelacele tüketmek hem onu hazırlayan insan emeğini değersiz kılar, hem de bizim için feda edilen bitki ve hayvanların hayatlarına saygısızlıktır. Televizyon önündeki yemek sadece beslenmedir, halbuki sofra varlığın farkına varmaktır. Nimeti hissetmek ve şükretmek için bir fırsattır. Hazırlanıp paylaşılan bir öğün aile hayatını biricik kılar. Soframızda dostlarımızı ağırlamak, dostluğu besleyip büyütür, şükür duası ve teşekkür ise o nimeti bize vereni ve emek harcayanı hatırlatır. Yemenin daha derin manası şudur: İhtiyaç hâlinde yaşamak bir zül değildir ve hayatta bir varlık olarak insan iyiye, güzele, doğruya yönelir."
Sayfa 171·Kitabı okudu
ne za­man sofradan erken kalksam, ne çabuk doydun, diye sorarsın sonra; ben de, doydum derim her seferinde sofra duası okurcasına. O doydum'ların birçoğu doydum değildir aslında gökçe gelin, o gün gülümü görememişimdir de öldüm'dür...
Sayfa 36 - Everest Yayınları·Kitabı okudu
Reklam
Yunus Emre
Yunus, dergaha kırk yıl hizmet etti. Bu sürede bir türlü hamlıktan olgunluğa geçmediğini düşünüp hayıflanıp dertlendi. Böyle bir günün gecesinde de kimselere görünmeden tekkeden ayrıldı. Yolda kendisi gibi üç dervişe rastladı. Onlarla oturup kalktı. Pek çok yeri gezdi, dolaştı. Günlerden bir gün dervişler acıktı. İçlerinden biri ellerini açıp dua etti, duanın hemen ardından önlerine mükellef bir sofra geldi. Her gün sırasıyla biri dua ediyor, duadan hemen sonra yemekler geliyordu. Sıra Yunus'a geldi. Gözyaşları içinde ellerini açtı, “Allahım! Bu derviş kulların hangi sevdiğin kulunun yüzü suyu hürmetine bu sofrayı istiyorlarsa, yine onun hatırına gönder.” diye dua edip yalvardı. Duası biter bitmez öncekilere göre daha mükellef bir sofra geldi. Gelen sofrada kuşun sütü dahi vardı. Dervişan şaşıp kaldı. Yunus'a dönüp “Kimin hatırına geldi bu sofra?” diye sordular. O da, “Önce siz söyleyin.” deyince dervişlerden biri “Tapduk Emre dergâhında bir Yunus Emre var. Onun hürmetine...” diye cevap verdi. Bunu duyan Yunus kendisinden geçti, gözyaşlarına boğuldu. Hatasını anladı. Dergâha döndü. Ama onun hasretiyle Yakup misali gözyaşları döken Tapduk Emre kör olmuştu. Tapduk’un eşiğine yatmaktan başka çare bulamadı. Bir gün evinden çıkan Taptuk’un ayakları Yunus’a değdi. “Kimsin?” dedi, o mahcup bir edayla “Yunus” deyince, şeyhi “Bizim Yunus mu?” diye karşılık verdi. Sarılıp hasret giderdiler. Böylece “Bizim Yunus” oldu. Ne diyordu şair; Bir zaman dünyaya bir adam gelmiş; Sayıları silmiş. BİR’e yönelmiş… Bizim yunus, Bizim yunus…
Sayfa 67 - Timaş Yayınları 3. Basım·Kitabı okudu
Yunus dergaha kırk yıl hizmet etti. Bu sürede bir türlü hamlıktan olgunluğa geçmediğini düşünüp hayıflanıp dertlendi. Böyle bir günün gecesinde de kimselere görünmeden tekkeden ayrıldı. Yolda kendisi gibi üç dervişe rastladı. Onlarla oturup kalktı. Pek çok yeri gezdi, dolaştı. Günlerden bir gün dervişler acıktı. İçlerinden biri ellerini açıp dua etti, duanın hemen ardından önlerine mükellef bir sofra geldi. Her gün sırasıyla biri dua ediyor, duadan hemen sonra yemekler geliyordu. Sıra Yunus'a geldi. Gözyaşları içinde ellerini açtı, “Allahım! Bu derviş kulların hangi sevdiğin kulunun yüzü suyu hürmetine bu sofrayı istiyorlarsa, yine onun hatırına gönder.” diye dua edip yalvardı. Duası biter bitmez öncekilere göre daha mükellef bir sofra geldi. Gelen sofrada kuşun sütü dahi vardı. Dervişan şaşıp kaldı. Yunus'a dönüp “Kimin hatırına geldi bu sofra?” diye sordular. O da, “Önce siz söyleyin.” deyince dervişlerden biri “Tapduk Emre dergâhında bir Yunus Emre var. Onun hürmetine...” diye cevap verdi. Bunu duyan Yunus kendisinden geçti, gözyaşlarına boğuldu. Hatasını anladı. Dergâha döndü.
Sayfa 67
Şeyhülislam Efendi sofra duası için bir yudum suyla boğazını temizlemeye bile başlamıştı töre gereği duadan sonra akşam namazına kalkılacak, namazdan sonra kısa bir sohbet yapılıp herkese rütbesine uygun diş kiraları takdim olunacak ve topluca Ayasofyaya teravih’e geçilecekti.” Ne güzel bir süreç bu anlatılanlar.. insanın gözünde canlanıyor Diş kirası : Osmanlı Devleti'nde devlet adamlarının ve ileri gelenlerin saray ve konaklarında her akşam iftar yemeği vermeleri bir gelenekti. İftarlarda misafirlere ve özellikle fakirlere yemekten sonra diş kirası adıyla para ve çeşitli hediyeler dağıtılırdı
... sevilen ayrılığına en az tahammül edilendir; yahut gerçekten sevilen bizim kainatla birleşme noktamız oluyor demeli!..
Reklam
Reklam