Kuman adı bazı kaynaklarda "sarı, sarışın, sarı saçlı insanlar" manasına gelir. Kıpçak kelimesinin Türkçedeki karşılığı "öfkeli, aniden kızan", Kuman ise "sarımtırak, solgun" anlamına gelmektedir.
Elbette bu da bir kadındı.
Yüzü solgun ve kemikliydi. Göz çukurlarında parlayan gözler, birer cam bilye gibiydi. Plastik torbanın içinde, saçları da dahil tümüyle renksizdi.
Şafak yaklaşıyordu. Yoltaşı Hanı sessizlik içindeydi ve bu üç kısımlı bir sessizlikti.
En belirgin kısım etrafta bir şeylerin eksikliğinden kaynaklanan engin, yankılı bir sükunetti. Eğer bir fırtına çıksaydı yağmur damlaları hanın arkasındaki selase sarmaşığına pıtır pıtır düşerdi. Gök gürültüsü homurdanıp gürler ve güz yapraklarının savrulması gibi sessizliği yoldan aşağı süpürür giderdi. Eğer odalarında yavaş yavaş uyanmaya başlamış yolcular olsaydı, bunlar gerinip söylenerek sessizliği bölük pörçük, unutulmaya yüz tutmuş rüyalar misali dağıtırlardı. Eğer müzik olsaydı... ama hayır, müzik falan yoktu elbette. Aslında bu şeylerin hiçbiri yoktu ve o yüzden sessizlik yerini koruyordu.
Yoltaşı'nın içinde saçları koyu renk bir adam arka kapıdan usulca içeri girip kapıyı ardından kapadı. Zifiri karanlkta ilerleyerek mutfağı sessizce aştı, ortak salonu katetti ve bodrum merdiveninden asağı indi. Ağırlığı altında gıcırdayıp iç geçirebilecek gevşek kalaslardan uzun tecrübelerin bahsettiği bir rahatlıkla sakındı. Yavaşça attığı her adım yerde belli belirsiz bir tıp sesi çıkartıyordu. Bunu yaparak kendi küçük, kaçamak sessizliğini daha büyük ve yankılı olana eklemekteydi. Bu ikisi bir tür karışım, bir tezat yaratıyordu.
Üçüncü sessizliği fark etmek kolay değildi. Yeterince dinlerseniz onu pencere camının soğuğunda ve hancının odasının sıvalı duvarlarında hissetmeye başlayabilirdiniz. Bu sessizlik sert ve dar bir yatağın ayak ucundaki koyu renkli bir sandığın içindeydi. Ve orada hareketsiz yatarak yaklaşan şafağın ilk solgun ışıklarını seyreden adamın ellerindeydi.
Adamın ateş kadar kızıl saçları vardı. Gözleri koyu renkli ve dalgındı. Uyumaya dair ümitlerini uzun zaman önce yitiren birinin o boyun eğmiş havasıyla yatmaktaydı.
Yoltașı onundu, tıpkı üçüncü sessizliğin de onun
bozkırın yalımına direnen
solgun bir gül gibi yüzün
acının, sabrın ve yalnızlığın
sessizliği sararıyor
yorgun güzünde alnının
ve artık bir şey bırakamıyorsun
bekleyişlerden başka kendine