“Beni kendilerinden biri gibi görmelerini beklemedim hiçbir zaman. Niye öyle görsünler, değilim zaten. Ben onlardan biri değilim, ama hiç kimse de değil, biriyim. Herhangi biri ama biriyim işte. Birisi olarak kabul edilmen için birilerinden mi olmak gerekiyor dede? Buralarda bir soru var, kimlerdensin? Ben hiç kimselerdenim deda.”
Kontrol kulesinin ana salonu, günün hiçbir saatinde gerçekten sessiz olmazdı. Gece vardiyalarında bile ekranlardan yükselen düşük frekanslı uğultu, kulaklığın içindeki arka plan sesleri ve arada bir klavyelere dokunan parmakların çıkardığı ritmik tıkırtılar, buranın yaşayan bir organizma gibi nefes alıp verdiğini hatırlatırdı. Işıklar bilinçli olarak loş tutulurdu; ne çok karanlık ne de göz yoracak kadar aydınlık. Burada zaman, dışarıdaki gibi ilerlemezdi. Dakikalar uzar, saatler kısalır, insan bazen günün hangi bölümünde olduğunu ancak vardiya çizelgesine bakarak anlayabilirdi.
Kesin olarak anladım ki bir kimse herhangi bir ilmin yanlışlığını o ilmi son noktasına kadar kavramadıkça bilemez. Hatta bu ilmin özünü en iyi bilenin düzeyine gelip sonra onu aşmalı ve derecesine geçmelidir. Böylece o ilimde otorite sayılan kişinin farkına varmadığı derinliğin ve tehlikenin farkına varır. İşte o vakit bir şeyin yanlışlığı ile ilgili iddiası gerçekçi olur...
"Bu son" deyip ilk fırsatta aynı naneyi yeniden yiyenlerin bildiği o büyük mahcubiyetle söyleyebilirim ki, her deneme, yalandan da olsa, son yağmurun altında ıslanabilmek içindir... Eski filmlerdeki gibi...