İkimiz de mi dalmıştık yoksa?
Ömer bizi.. annesini çoktan beri mi çağırıyordu?
Ben Hurrem'den daha evvel duymuş, daha evvel fırlamıştım, fakat Ömer'in üstüne eğiliverip: "Söyle canım!" diyen o oldu.
Ömer sadece, anne deyip başka bir şey demiyordu, başka bir şey demiyor, bir bardakçık su olsun istemiyordu.
Elektrik ışığı artık çok kuvvetli, çırılçıplak ve kör edecek kadar kuvvetliydi.
Ve ben Ömer'e bakıyordum: Bir defacık da, baba demesini benden futbol ayakkabısı, maç için izin, polis romanları almak için para istemesini, benden bir lira, beş lira, beş bin lira istemesini bekliyerek, hırsla bekliyerek bakıyordum.
Ve karım, kolunu onun başının altına koymuş: "Ömer, söyle canım, ne istiyorsun Ömer, beni çağırdın" diye soruyor, Ömer'in ondan canını istemesine hazır soruyordu.
Fakat Ömer, bir bardakçık su bile istemez ki...
Ömer ancak, anne diyebilir; fazlasına takati yok ki...
Dudakları soluk, kuru ve çatlak. Yüzü, zayıflamış ve minimini kalmış olan yüzü, ardında çıralar tutuşmuş bir tülbent gibi kırmızı. Gözlerinin altı çürümüş, gözleri çökmüş.
Ömer bu mu?
Mahalle takımının santrforu Ömer, Fevzipaşa Mektebînin ele avucu sığmaz Ömer'i, akranlarını top gibi yere vuran Ömer bu mu?
Yarının elektrik mühendisi, yarının kaşifi Ömer bu mu?
Karım ayağa kalkmadan, çılgın gibi dönerek bacaklarıma sarıldı ve boşanıverdi: Sarsıla sarsıla hıçkırıyor ve: "Bitti, bitti, artık bitti!" diye inliyordu. Beni kendime, ancak bu getirebildi:
_ Ne yapıyorsun Hurrem, çocuk musun sen.. ya Ayla da uyanırsa, dedim.