Hayatı bir performans raporu sanıyoruz bugünlerde;
sürekli üretmek, sürekli tüketmek, hep önde olmak.
Durup bir gökyüzüne bakacak vaktimiz yok,
bir çiçeğin açışını bekleyecek sabrımız da.
Her şeyi rakamlarla ölçüyoruz;
sadakati, emeği, hatta dökülen gözyaşlarını bile.
Oysa en kıymetli şeyler,
sayıların diline tercüme edilemeyenlerdir.
Bir yetimin sessizliği kaç hane eder?
Ya da bir ihtiyarın pencere kenarına sığdırdığı bekleyişi?
Her şeyin hızını biliyoruz;
internetin, trenlerin, geçen günlerin, gezegenlerin, akan nehirlerin.
Fakat kalbe düşen bir ayrılık yangınının,
bütün bir ruhu hangi hızla küle çevirdiğini tahmin edemiyoruz.
İnsanlar artık vitrinlerle tanımlıyor kendini;
Her şeyi görünür kılmaya çalışıyor.
Hangi markayı giydiğini, nerede yediğini, içtiğini.
Etiketlerin parıltısı gurur kaynağı oluyor.
Rakamlarla anlatıyor kendini;
Sanal meydanlarda sahte gölgeler büyütüyor.
Takipçi sayısıyla,
Tıklanma sayısıyla, aldığı beğeniyle övünüyor.
Bir ekranın ışığında parlayan rakamlar,
dijital kalabalıklar arasında,
insana kendi cüceliğini dev gösteriyor.
Birinci yol: demagojinin yoludur; varılacak son menzile bir günde vasıl olmak, hürriyeti kitlenin ayağına getirmek, bin meşakkatle elde edilecek meyveyi halkın kucağına atmak yoludur. Bu, acemi bir çocuğun eline tehlikeli bir silah vermektir. Ata yeni binmiş insanı uçurumların kenarında başıboş bırakmaktır. Hürriyet, vesika ekmeği değildir ki halka dağıtmakla elde edilebilsin. O ancak içeriden duyulacak ve ceht ede ede elde edilecek bir insanlık anıtı, terbiye meyvesidir. "Hür olunuz!" Demekle kimse hürriyetini duymayacak ve size müsavat verdik demek de kimse hakiki müsavata doğru bir adım bile atmayacaktır. Demagoji en uzak ülküyü bir anda dizimizin dibine getirmekle bütün cehit arzularını ve terbiye dileklerini öldürecektir.
Sayfa 84 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okuyor
Babası bir deniz tanrısına âşık olmuştu. Tanrı'nın adı Osidisen'di ve ebeveynleri, Kissen ve ağabeylerini tanrının onlara gösterdiği ilginin şerefine isimlendirmişti: Tidean "gelgit üstünde," Lunsen "sudaki ay," Mellsenro
"yuvarlanan taşlar" ve Kissenna da "denizin aşkından doğan"
anlamına geliyordu. Osidisen ağlarını balıklarla doldurup çocuklarına, ne zaman fırtınanın içine dalmaları, ne zaman ondan
sakınmaları gerektiğini öğretti ve her gün avlarıyla birlikte eve
sağ salim dönmelerini sağladı. Kissen ve ailesi, denizin onlara
verdikleriyle büyüdü.
Gelgelelim deniz tanrısı Talicia topraklarına şans getirmedi.
Sonunda da tepelerdeki köylerde yaşayanlar Ateş Tanrısı Hseth
ve onun zenginlik vaatlerine kandı.
Herkes ateşi sevenlerin servetinin peşindeydi. Talicialılar,
Hseth adına teknelerini yakıp silahlar yapmak, pirinci ısıtmak
ve çınlaması falezden dağ sınırına dek duyulan büyük çanlar
dövmek için ormanlarındaki ağaçları kestiler. Osidisen'in suları
boşaltıldı ve toprağın üzerinden dumanlar yükseldi. Çok geçmeden daha başka, daha karanlık şiddet öyküleri şehirlerden
köylere yayılır oldu: Ateş tanrısı adına kurbanlar veriliyor, avlara çıkılıyor ve istenmeyen kişiler temizleniyor, onu memnun etmek
için düşmanlar ve köklü aileler ateşe veriliyordu.
Bir gece, Mellsenro'nun parmaklarına mürekkeple isminin
yazıldığı on ikinci yaş gününden sonraki gece, on bir yaşındaki
Kissen tuhaf bir şekilde yoğun ve tatlı kokan bir dumanla
uyandı. Duman boğazını yakıyordu.
Kissen kendine geldi ve ağızlarına kumaşlar örtülü, yüzleri kömür tozuyla sıvanmış ve saçlarında küçük lambalar gibi
parlayan çanlar olan adamlar tarafından taşındığını fark etti.
Kissen'ın kolu bacağı kıpırdamıyordu ve göğsü, rüya âleminden
çıkamamış gibi ağırdı. O tatlı dumanı tanımıştı: Bu, sless tohumlarının
"Bir serseri elbette bir serseri olarak kalacaktır, basit bir insan her gün antik ruhun yücelikleri ile içli dışlı olsa bile bir adım ileriye gidemez. Oysa Tanrı'nın gelecekteki büyük bir insanın ve yüce bir ruhun yetenekleri ile donattığı soylu insan, Yunan ve Roma döneminin dünyasına girip, o dünyayı tanıyarak, kendini mükemmel bir şekilde geliştirebilir, her geçen gün hissedilir ölçüde benzer büyüklüğe ulaşabilir."