Şiirler Lütfet, kerem et, ey yüce sultanım, Hasret-i hicrinle pek yandı canım! Öyle bir hasret ki, gönüller dağlar, Göster cemâlini ey nûr saçan yâr!.. Ey zalim, nasıl attın sen bu sitem taşını; Peygamber evlâdının kestirdin sen başını Kerbelâ karanlığı çöktü de ufuklara, Nice asırlar geçti kapanmıyor bu yara... Biz, İslâm'ı yaşasak, acılar son bulacak, Bütün ülke bir anda, zilletten kurtulacak... İmandan mahrumiyet, işte kapkara durum, Bu felâketi yolun sonu korkunç uçurum!..
Yahudilerin önde gelenleri Allah’a (cc) ve Resulullah’a (sav) çok öfkeliydi, çünkü son vahyin İsrailoğullarına gelmesini bekliyorlardı. Ama onlara göre vahiy, ‘İsmail’in (as) Musevi olmayan lanetli çocukları Araplara’ gelmişti. Kendi literatürlerinde durumu aynen böyle tasvir ediyorlardı. Asırlar boyunca geliştirdikleri nefret söylemleriyle Araplara karşı dinle ilişkili bir nefret oluşturmuşlardı. Onlara göre tüm Araplar İsmail’in (as) çocuklarıydı ve İsmail’in (as) kendisi Allah tarafından ‘lanetlenmiş’ti. Dolayısıyla onun tüm çocukları da lanetliydi.
Sayfa 109·Kitabı okudu
Reklam
İslamiyet’te Hayvanlara Merhamet Hususu
Buradaki nakiller, cahiliye ve Islam kıyasını beraberce vermiştir. Bazı tekrarlar olsa da her nakilde cahiliye toplumundaki hayvanlara muameleyi gösteren bazı farklı örnekler olduğu için nakletmeyi uygun buldum. Izutsu: "Bu bağlamda, cahiliye döneminde yeniden dirilme inancının var olduğunun göstergesi olarak çok ilginç bir töre olan 'beliyye'ye işaret edebiliriz. Arapların putperestlik günlerinde bir adam öldüğünde, bindiği devesi mezarına bağlanır, gözleri çıkarılır, ön inciği üst koluna bağlanır ve ölene kadar aç susuz orada bırakılırdı. Arap literatüründe bu töreye çok sıklıkla atıf yapılmaktadır. Burada tek bir örnek yeterli olacaktır: مثل البلية سملة الهدم او من لا شعث بعل ارملة Artık açlıktan kıvranan bu kadının kocasına, beliyye devesi gibi zayıf ve paçavra yiyen bu biçare adama, kim uzatır ki yardım elini. Armstrong: "Bizler Batı'da, asırlar boyunca Muhammed'i asık suratlı acımasız bir savaşçı, duyarsız bir politikacı olarak gördük. Oysa son derece nazik ve duyarlı bir adamdı. Örneğin, hayvanları çok seviyordu ve bir defasında elbisesinin eteği üzerinde uyuyan bir kediyi uyandırmaya kıyamadığı için eteğini kestiği söylenir. Bir toplumun sınavlarından birinin, hayvanlara karşı davranışı olduğuna inanılır. Bütün dinler, doğaya karşı saygılı olmayı, doğayı sevmeyi teşvik eder. Hz. Muhammed de Müslümanlara bunu öğretiyordu. Cahiliye döneminde Araplar, hayvanlara çok kötü davranıyorlardı. Hayvanlar canlıyken yemek için koca parçalar hâlinde etlerini kesiyor, develerin boyunlarına işkence verici tasmalar takıyorlardı. Muhammed, acı verici işaretleme yöntemlerini ve organize hayvan dövüşlerini yasakladı. Söylendiğine göre bir defasında, susamış köpeğe su veren adamın cennete, kedisini açlıktan öldüren bir kadının cehenneme gittiğini söyleyen bir hikâye
Sayfa 370 - İnsan Yayınları·Kitabı okuyor
Alıntı
Armstrong:Bizler Batı’da, asırlar boyunca Muhammed’i asık suratlı acımasız bir savaşçı, duyarsız bir politikacı olarak gördük. Oysa son derece nazik ve duyarlı bir adamdı. Örneğin, hayvanları çok seviyordu ve bir defasında elbisesinin eteği üzerinde uyuyan bir kediyi uyandırmaya kıyamadığı için eteğini kestiği söylenir. Bir toplumun sınavlarından birinin ,hayvanlara karşı davranışı olduğuna inanılır.Bütün dinler, doğaya karşı saygılı olmayı, doğayı sevmeyi teşvik eder. Hz. Muhammed de Müslümanlara bunu öğretiyordu. Cahiliye döneminde Araplar, hayvanlara çok kötü davranıyorlardı. Hayvanlar canlıyken yemek için koca parçalar hâlinde etlerini kesiyor, develerin boyunlarına işkence verici tasmalar takıyorlardı. Muhammed, acı verici işaretleme yöntemlerini ve organize hayvan dövüşlerini yasakladı. Söylendiğine göre bir defasında, susamış köpeğe su veren adamın cennete, kedisini açlıktan öldüren bir kadının cehenneme gittiğini söyleyen bir hikâye anlatmıştı
Gönlümüze göre tek "izm" bulmuşuz milletlerarası "izm" pazarında. Âşıklarıdan hiçbir fedakarlık istemeyen bir sevgili bu. Bizden başka talibi de yok, Tohum topraklarımızda işitilmemiş bir cömertlik boy atmış. Dallarla gövdelerin birbirine karıştığı hindistan inciri mübarek! Evet bu "izm" uğruna bütün "izm"lere düşman kesilmişiz, bütün "izm"lere yani tefekküre. Bu dildadeyi gerçek ve hayali her tehlikeden korumak için hapishaneler yükseltmiş matbaalar kurmuş, üniversiteler inşa etmişiz. Kanun hiçbir itizale göz açtırmamış. Yasaların gediklerinden ülkeye dalan her düşünce süngü ile tepelenmiş. Kamuoyu o mâbudenin Şüpheli rakiplerini haklamak için el ele vermiş iktidarla. Ülkede ilk ve son defa olarak bir konsensüs gercekleşmiş. Maziyi yok etmek, istikbali boğmak, vatandaşı sefil bir sürü haline getirmek için yıllarca karşısında secde edilen bu kahhar "izm", dilimizde karşılığı bulunmayan yedi ceddi yabancı bir mefhum. Batı`da can vereli asırlar olmuş. 1789'a kadar çeşitli kisvelerle, çeşitli adlarla Avrupa tarihini kana, çamura, pisliğe boyayan bu habis ruh, uzun zaman uğrayamamış ülkemize. Haçlı zihniyeti diye lanetlenmiş. Engizisyon kılığına girmiş, tüyler ürpertmiş Bazen pierre l'Hermite, bazen Ignace de Loyola. Rusya'da çar olarak tecelli etmiş. Düşünce hürriyetini işkence masalarında boğan bu mecnun, bu kanlı alüfte nihayet ülkemizi şereflendirmiş. "İnsaf din`in yarısıdır"diyen, her tefekküre açık bir medeniyetin yozlaşmış çocukları bu kart fahişeyi baş tacı etmişler Evet. genç ihtiyar milyonlarca insanın tek sevgilisi: Obskürantizm.' Bazen maddecilik adını almış ülkemizde, bazen pozitivizm. Kâh batıcılık olmuş kâh Batı düşmanlığı. Sosyalizm onun bayrağını tașımak zorunda kalmış. Bir kelimeyle, bütün "izm"ler onun himayesinde sahneye çıkmış. Elli yıl düşünceyi
Sayfa 289 - İletişim yayınları 9.baskı·Kitabı okudu
Atatürk, Me­deni Bilgiler, s. 21 , 364 ve devamı
"Din birliğinin de bir millet teşkilinde etkili olduğunu söyleyen­ler vardır. Fakat biz, bizim gözümüz önündeki Türk milleti tablosun­da bunun aksini görmekteyiz. Türkler İslamiyeti kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. İslamiyeti kabul ettikten sonra, bu din, ne Arapların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de Mısı rlıların vesairenin Türklerle birle­şip bir millet teşkil etmelerine hiçbir etki yapmadı. Bilakis Türk mil­letinin milli bağlarını gevşetti; milli hislerini, milli heyecanını uyuş­turdu. Bu pek tabii idi. Çünkü İslam dininin gayesi, bütün milliyetle­rin üstünde, kapsayıcı bir Arap milliyeti siyasetine indirgeniyordu. Bu Arap fikri, ümmet kelimesi ile ifade olundu. Bu dini kabul eden­ler, kendilerini unutmaya, hayatlarını Allah kelimesinin her yerde yükseltilmesine hasr etmeye mecburdurlar. Bununla beraber, Alla­ha kendi milli dilinde değil, Allahın Arap kavmine gönderdiği Arap­ça kitapla ibadet ve yakarmada bulunacaktı. Arapça öğrenmedikçe Allahın ne dediğini bilmeyecekti. Bu vaziyet karşısında Türk milleti birçok asırlar, ne yaptığını ne yapacağını bilmeksizin, adeta, bir ke­limesinin manasını bilmediği halde, Kur'an'ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndüler. Başlarına geçebilmiş olan haris ser­darlar, Türk milletince, karışık cahil hocalar ağzıyla, ateş ve azap ile müthiş bir muamma halinde kalan, dini, hırs ve siyasetlerine alet ittihaz ettiler. Milli duyguyu boğan, fani dünyaya kıymet verdirmeyen, se­faletler, zaruretler, felaketler his olunmaya başlayınca, asıl hakiki saadete o öldükten sonra ahirette kavuşacağını vaat ve temin eden dini akide ve dini his, millet uyandığı zaman onun şu acı haki­katı görmesine mani olamadı. Bu feci manzara karşısında kalanlara, kendilerinden evvel ölenlerin ahiretteki saadetlerini düşünerek veya bir
Reklam
Reklam