Serinin ilk kitabı Buzdaki Kız'ı okuyup Erika Foster’ın o inatçı, yaralı ama dik duruşuna hayran kalmıştım. İkinci kitapta yazar bizi, Erika’nın eşi Mark’ın ölümünün üzerinden neredeyse iki yıl geçmiş bir zaman dilimiyle karşılıyor. Acı hala taze, vicdan azabı hala omuzlarında bir yük ama Erika bu sefer Londra Teşkilatı’nın Cinayet ve Ağır Suçlar Birimi’nde, Lewisham Row Karakolu’nda çok daha dişli bir mücadelenin içinde.
Londra, kavurucu bir yaz sıcağıyla kavrulurken, yalnız yaşayan bekar erkekler evlerinde, yataklarına bağlanmış ve başlarına poşet geçirilerek boğulmuş halde bulunmaya başlar. Karşımızda kurbanlarını bir gölge gibi takip eden, en zayıf anlarını bekleyen, son derece soğukkanlı ve hesapçı bir seri katil vardır.
Yazar bu kitapta katilin kimliğini bize erkenden gösteriyor. Bu durum gizemi azaltmıyor, aksine Erika ile katil arasında zamana karşı bir kedi-fare oyununa dönüşüyor. Kitap baştan sona öyle sürükleyici, öyle tempolu ki, elimden bırakamadım!
Gelelim beni okurken kelimenin tam anlamıyla ÇILDIRTAN, sinirlerimi altüst eden o detaya...
Erika vaka için canını dişine takıp çalışırken, uykusuz geceler geçirip her şeyini ortaya koyarken teşkilattaki o eril barikatı izlemek beni delirtti! Erika’nın o amirlerinin basiretsizliği, onu savunmamaları ve bürokratik koltuk sevdaları yüzünden Erika her defasında duvara çarpıyor. En sinir bozucusu da ne biliyor musunuz? Erika her şeyi tırnaklarıyla kazıyıp olayı çözmek için hayatını tehlikeye atıyor, ama günün sonunda o başarının, o dökülen terlerin kaymağını yine başka bir erkek polis yiyor! Onun hakkının böyle göz göre göre yenmesi okurken valla benim de sinirlerimi bozdu, teşkilattaki o amirlere bağıra bağıra saydırmak istedim.
Ama Erika işte bu yüzden Erika... Tüm bu haksızlıklara, köstek olan amirlerine
Gece AvıRobert Bryndza · Yabancı Yayınları · 2017729 okunma
@isbankasikulturyayinlari ndan #intibah ile geldim. Tabi ki @okumacemberiolusturalim ve Okuyan kadinlar kulubu nün #türkklasikleriserisi etkinlikleri kapsamında okudum.
Kitabımız Türk edebiyatında ilk edebi roman olarak biliniyor. Yazılırken Osmanlıca ve Türkçe'nin roman yazımına uygun, işlek ve edebi bir dil olduğunu kanıtlamak amacıyla yazılmış. Çokta iyi olmuş.
Başlangıçtaki Çamlıca tasvirinin şiirselliğine bayıldığımı söyleyerek konuya değinmek istiyorum.
Dönemin mekanları gözünüzde canlanacak kadar güzel bir anlatımın ardından başlıyor hikayemiz. Hayatının anlamı olarak gördüğü, öğretmeni, danışmanı, arkadaşı, sadık dostu olan babasını kaybettikten sonra, annesine ve ferah yaşamlarına rağmen bir gencin değişen, hatta tepe takla olan hayatını anlatıyor. Beyzademiz yalan söylemeyi dahi beceremeyen, iyi terbiyeli, saygılı, kötülük görmediği için iyiyle ayrımını yapamayan Ali Bey. Sözüm ona arkadaşlarıyla birlikte eğlenceye gidiyor, fakat eğlence anlayışları farklı tabi. Arkadaş hatırını kırmamak adına yaptığı bir hareket, atıldığı bir macera özgür iradesini alıyor elinden. Bu maceranın adı Mehpeyker.
Türlü utangaçlık, çekingenlik, geceler boyu kurulan düşlerin ertesinde nihayet tanışıyor gönlünün efendisiyle. Gelin görün ki bu afet-i devran bizim Ali Bey'in aldığı terbiyenin tam tersi hafif meşrep bir kadın. "Bir kadın erkeği vezir de edeeer, rezil de eder" sözünü tekrar tasdikledi yaşananlar. Birine körlüğünden, diğerine intikam hırsından dolayı kızdım durdum ama nafile. Kitabın ilk isminin neden Son Pişmanlık olduğu belli. Bir intikam hırsı uğruna kaç hayat heba oldu, okuyunuz efendim :/
"İnsan her adımını mezardan uzaklaştırmak için atar, yine her adımda mezara bir adım daha yaklaşır..."
İntibahNamık Kemal · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202149,1bin okunma
Ben yine Okuyan kadinlar kulubu ile birlikte çok güzel bir kitap okudum. #maksimgorki #ana kitabı ertelediklerim arasındaydı ve tabi ki ertelediğime pişman olduklarım arasına girdi. Yoksulluk ve acıyla dolu bir hayat sürdüğü için Rusçada 'acı' anlamına gelen Gorki takma adının kullanıldığını ve Rus devrimine adanan en başarılı roman olduğunu öğrendim.
Rusya'nın dönem koşullarında Çar'lık rejimine karşı gerçekleşen devrim, insanların birbirinden tiksindiği, kendi kıskançlıkları kendi istekleri için yaşadığı, kötülük yapmaktan zevk aldıkları çağda - gerçekleri istiyorum- diye baş kaldıran ana - oğul ve halkın mücadelesi, kiminin korkusu, kiminin korkusuzluğu, çok güzel bir dille anlatılmış.
Duygudan duyguya sürüklendim, çoğu yerde gözlerim doldu. Bazı karakterlerin diyaloglarını tebessümle, bazılarını ise hırsla okudum. Atılan yumruklardan kendi yüzümü sakındım, sanki geceler boyu ben yol aldım. Kısacası dolu doluydu benim için.
Alıntılarımdan bazılarını bırakıp müsadenizi istiyorum.
" Kişi ruhundan fışkıran düşüncenin kaynağı kafa değil, yürektir..."
"Öyle sevgiler var ki insanın yaşamasına engel oluyor... "
"İnsan kendi gibi milyonlarca kişinin var olduğunu bilince yüreği umutla doluyor. Ve bu iyi, son derece iyi bir şey!"
"Çocuklarımız, kendi canımız ve kanımızın ürünleri, yüreklerimizin en değerli varlıkları, gözlerini bile kırpmaksızın gerçek uğruna özgürlüklerini adayıp türküler söyleyerek ölümün üstüne giderken, bizler ana olarak neden bir şeyler yapmıyoruz..."
"İnsanlar sürekli korkunun tutsağı olduklarından ve olacaklarından, bu böyle devam ettiği sürece, dere kıyısındaki söğüt ağaçları gibi çürüyüp yok olmaya mahkumdur. Biraz daha yürekli olmanın vakti geldi artık..."
AnaMaksim Gorki · Venedik Yayınları · 201634,3bin okunma
Bazı kitaplar vardır; yalnızca bir dönemi anlatmaz, o dönemin insanının iç sıkıntısını, korkusunu ve sessiz direnişini de taşır. Rıfat Ilgaz’ın Karartma Geceleri tam da böyle bir eser. İlk bakışta savaş yıllarının gölgesinde geçen bir hikâye gibi görünse de, aslında insanın düşünceleri yüzünden yalnızlaştırılmasının, baskı karşısında ayakta kalma çabasının ve özgürlüğe duyduğu özlemin romanıdır.
Rıfat Ilgaz, bu eserinde II. Dünya Savaşı yıllarının karanlık atmosferini yalnızca dış dünyadaki olaylarla değil, insan ruhunda bıraktığı izlerle de anlatır. Romanın merkezinde, düşüncelerinden dolayı takip edilen, saklanmak zorunda kalan bir aydının hikâyesi vardır. Ancak bu hikâye tek bir kişinin değil; korkunun gündelik hayatın bir parçası hâline geldiği bir toplumun hikâyesidir. Sokakların karartıldığı gecelerde yalnız şehirler değil, insanların umutları da kararmaktadır. Buna rağmen roman boyunca hissedilen şey umutsuzluk değil, insan onurunun sessiz ama güçlü direnişidir.
Eserin en dikkat çekici yönlerinden biri, Ilgaz’ın sade ve samimi diliyle büyük meseleleri anlatabilmesidir. Yazar, okuyucuya yüksek perdeden nutuklar çekmez; aksine günlük hayatın içinden ayrıntılarla dönemin ruhunu hissettirir. Bu nedenle roman, tarihî bir belge niteliği taşırken aynı zamanda son derece insani ve sıcak bir anlatıya sahiptir. Karakterlerin korkuları, özlemleri ve yalnızlıkları okurun zihninde kolayca karşılık bulur.
Karartma Geceleri, yalnızca geçmişi anlamak için okunacak bir roman değildir. Bugün de düşünce özgürlüğü, adalet ve insanın kendi vicdanına sadık kalabilmesi gibi evrensel meseleler üzerine düşündürür. Rıfat Ilgaz’ın kaleminde karanlık geceler, sadece elektriklerin söndüğü savaş geceleri değildir; insanın hakikatten uzaklaştırılmaya çalışıldığı zamanların da
Örümcek Kadının Öpücüğü, Manuel Puig’in 1976 yılında yayımlanan; siyasi, psikolojik ve queer edebiyatın en kült eserlerinden biri olarak görülen kitabı. Öyle ki eser, 1985’te sinemaya uyarlandıktan yıllar sonra yeniden 2025 te filme çekilmiş ve ayrıca Broadway’e kadar uzanan ünlü bir müzikale de dönüşmüş.
Kitapta, Arjantin’de bir hapishanede aynı koğuşu paylaşan iki karakteri okuyoruz: Eşcinsel Molina ve siyasi suçlu genç Valentín’i. Hikâye tamamen diyaloglardan oluşuyor ama bu diyaloglar o kadar doğal, samimi ve sahici ki bir noktadan sonra kendinizi o hücrede onlarla birlikte yaşıyor gibi hissediyorsunuz.
Molina’nın özellikle geceleri Valentín’e anlattığı eski filmler kitabın en sevdiğim kısmıydı. Betimlemeler öylesine güçlüydü ki sanki izlediği filmler gözümün önünde sahne sahne canlandı. Hatta bir yerden sonra ben de o filmlerin sonunu merak eder oldum.
Birbirine tamamen zıt iki insanın zamanla kurduğu o bağ ve dostluk çok etkileyiciydi.Başlangıçta birbirlerini anlamayan, hatta yer yer birbirlerinden rahatsız olan bu iki karakterin; yavaş yavaş birbirine yaklaşmasını okumak,O küçük konuşmalar, birlikte geçirilen geceler ve anlatılan filmler arasında garip bir dostluk oluştu.Bence kitabın duygusal gücü de çok fazlaydı.
Kitabın atmosferi inanılmaz derecede içine çekiciydi. Elimden bırakmak istemedim ve uzun süre etkisinden çıkamadım. Ancak son 50-60 sayfa benim için biraz daha zorlayıcıydı. Açık konuşmak gerekirse eşcinsel ilişki dinamiklerini okumak beni rahatsız eden bir durum olduğu için o bölümlerde kitaptan biraz uzaklaştım. Buna rağmen karakter derinliği, psikolojik altyapısı ve anlatım biçimiyle beni gerçekten etkileyen, uzun süre aklımda kalacak bir kitap oldu.
Merhaba arkadaşlar... Evet, bu kitabı geçen hafta elime almıştım ancak, yaşadığım sağlık sorunlarından dolayı okumaya pek vakit ayıramadım. Kitabı dün okumaya başladım ama ne yazık ki az önce bitirdim... Ne yazık ki diyorum çünkü kitap o kadar akıcı ve etkileyici ki, açıkçası kitabı bitirmek istemedim... Evet roman, anne ve babası ayrı olan, annesiyle birlikte yaşayan genç Antonio'nun beklenmedik bir anda sebebi belirsiz bir krizi yaşadıktan sonra Antonio'a epilepsi tanısı konulmasıyla başlıyor... Antonio babasıyla, alanında uzman olan bir doktora muayene olmak için Marsilya'ya gidiyor ve romanın akıcılığı da, işte burda başlıyor: farklı gibi görünen ama aynı karektere sahip olan baba ve çocuk arasındaki diyaloglar ile ... Doktor muayeneden sonra durumun geçici olduğunu ancak geçici olduğundan emin olmak için son bir testin yapılması gerektiğini söylüyor... Evet arkadaşlar, incelemenin tam burasıydayken -21.05.2026/18:05- çalan telefonla kötü bir haber geldi -teyzem vefat etmişti-, teyzemin vefatına inanmayarak şok içinde yazmayı bırakmak zorunda kaldım... Hala kabullenemiyordum o ayrı ama şimdi, bu saatte incelemeye dewam etmek istiyorum... Çünkü Antonio ve babası arasındaki yıllar içinde uzayıp giden o buz gibi soğuk mesafe, doktorun tanıyı belirlemek için şart koştuğu "2 günlük uyanık kalma" testiyle son buldu... Antonia önyargı ile eleştirdiği, aslında tanımadığı babasını, 'gerçekten' tanımaya başladı; babasının sıcaklığını, samimiyetini, sanat ruhunu ve en önemlisini sevgisini, evet sonsuz evlat sevgisini hissederek... Evet yazar, bir baba ile oğul arasında geçen yolculuğu ve o yolculukta başlarına gelen olayları anlatırken, aslında hayatın en derin meselelerine dokunuyor: korkular, seçimler, büyümek ve kendinle yüzleşmek gibi… Saatler ilerledikçe yapılan