Kendisini üstün bir varlık olarak algılayan kişi, çevresinden gelen en küçük bir eleştiriye bile katlanamaz.Gerçek benliğiyle yüzleşmesine neden olan durumları dünyanın sonu gelmişçesine yaşar.
Bu nedenle gururunu incitebilecek bir durumla karşılaştığında ya da karşılaşmak üzere olduğunu hissettiğinde o durumdan kaçmaya çalışır.
Kaçamadığı durumlarda ise değersizlik duygularının gerisindeki düşmanca eğilimler denetiminden çıkar ve gururuna darbe indirenlerden öç almaya çalışır.
Napolyon, "Süngülerle her şey yapılabilir, ama üzerine oturulamaz." diyor. Bunun sosyolojik anlamı açıktır. Hiçbir toplumsal hareket, dayandığı toplum kesimlerinin olanaklarını aşamaz. Her önder, ne kadar büyük olursa olsun belirli bir toplumsal tabana dayanmak zorundadır ve dayandığı, dayanmak zorunda kaldığı o toplumsal tabanın gücünü ne ölçüde harekete geçirebilirse, o ölçüde başarılı sayılır Mustafa Kemal'in, birinci hedef olarak
ulusal bağımsızlığı sağlayabilmek için dayanabileceği güçler belliydi: Asker-sivil bürokratlar, ulusal nitelikli, ama oldukça zayıf hu kentsoylu kesimi ve büyük toprak sahipleri. Bunun dışında güç alabileceği, örneğin bir işçi sınıfı yoktu, Ulusal bağımsızlık hareketini örgütleyip sonu gelmeyen savaşlardan yorgun düşmüş Anadolu köylüsünü harekete geçirirken bu sacayağına dayanmak zorundaydı. Topluma, yirminci yüzyılın sonlarında bile hiçbir İslam ülkesinin ele almaya cesaret edemediği dönüşümleri kabul ettirebildi. Ama örneğin sıra "toprak reformu"na geldiğinde, başaramadı. Çünkü geçmişte dayanmak zorunda kaldığı, hareketinin tabanında yer alan güçlerden biri de "toprak ağaları" idi. Kemalizmin başardıklarını ve başaramadıklarını, 1920'lerin Türkiyesinin toplumsal-ekonomik koşullarını ve içinde bulunduğu dünyanın özelliklerini göz önüne almadan yapılan bir değerlendirme bilimsel olamaz.
Bunun bir örneğini 22 Eylül 1969 Pazartesi akşamı televizyondaki "Haça Karşı Gamalı Haç" adlı bir filimde seyrettim. Adına göre bunun Hitler ve Nasyonal Sosya-lizm aleyhinde olacağı sanılırdı. Fakat öyle çıkmadı. Tarafsız, objektif bir röportaj niteliğinde kaldı. Filim, İkinci Cihan Savaşı'nda Münster şehrinin başına gelen-leri anlatıyordu. Münster, Almanya'nın kuzey batısında muhafazakâr bir Katolik şehri, Amerikan hava saldırıları ile yıkılmış manzarası gösteriliyordu. O zaman galiba 16 yaşında olan bir Alman kızının gizlice aldığı filim de yayına eklenmişti. Bugün o şehirde yaşayan Almanlar-dan birçoğunun hâlâ Hitlerci olduğu anlaşılıyordu. Bun-lar, bazı yanlışlarına rağmen Hitler'in iyi işler yaptığını söylediler. Hele bir tanesi: "Ben Nasyonal-Sosyalistim. Fakat her şeyden önce Almanım. Almanya'nın üzerine bu kadar çirkef atan bugünkülerin Allah belâsını versin" dedi.
O zaman gizlice filim çeken kızın bugünkü halini de gördük. Elli yaşlarında bir kadındı. Görmüş geçirmiş insanlara has sakin bir duruşu vardı, işgalde kendisine üç Amerikan askerinin tecavüz ettiğini söyledi. Spiker "bun-lar Zenci mi idi" diye sorunca da "hatırlamıyorum, o za-mana ait hiçbir şey hatırlamıyorum" diye cevap verdi. Yine gizlice çekilmiş bir filimde tutsak edilmiş Alman askerlerinin elleri havada olduğu halde sevkedilirken her iki taraflarında sıralanmış olan Amerikalılar tarafından yumruk ve tekme yağmuruna tutulduğu görülüyordu. Ben Amerikalıların bu kadar zebunküş ve kahpe olduk-larını tasavvur etmemiştim. Fakat bu manzara gösterilir-ken spiker: "Batıda da hırsızlık ve ırza geçme çok oldu ama buna rağmen bu işler doğuda Ruslara tutsak düş-mekten çok hafifti" diyordu.
Filimin sonu ibret vericiydi. İkinci Cihan Savaşı'nda-kilerle bugünküleri resimlerle ölçüştürüyordu. O zaman-kiler
"Çekeceğin imtihanın sonu armağandır. Her kışın arkası ilkbahardır. Neden ben deme. Yaradan neden seni seçmiş diye sorulur mu hiç? Buna da şükür de... Ondan gelen her şey başım üstüne de... İsyan etme. Dua et...
Dünyanın başı cefa sonu yokluktur. Helalinden dolayı hesaba çekilme, haramından dolayı ceza vardır. Onda zengin olan sınanır, fakir olan üzülür. Onunla yarışanı hep geçmiştir o. Onunla görmek isteyeni görmesini sağlar. Kim onu görmek isterse onu kör eder.