Locke bu kitabı bir dostuna mektup olarak yazmış; oğlunu nasıl yetiştirmesi gerektiğini anlatmak için. Bunu bilmek önemli, çünkü kitabın o samimi, “aramızda kalsın” tonu buradan geliyor. Ama aynı zamanda kitabın temel sorunu da burada başlıyor. Çünkü bu mektuplar, bir çocuk için yazılmış gibi değil; bir çocuğun nasıl imal edileceğini anlatmak için yazılmış gibi duruyor.
İlk bölümler neredeyse tamamen bedenle ilgili: soğuk su, ince ayakkabı, ıslak ayak, sert yatak, sade yemek, az et, şekersiz süt… Locke çocuğu adeta sertleştirilecek bir malzeme gibi ele alıyor. “Vücudumuz, en başından alıştığı her şeye dayanacaktır.” diyor ve bunu bir terbiye ilkesine dönüştürüyor. Mantığı tutarlı, kabul. Ama okurken insanın aklına bir çocuk değil, bir tür dayanıklılık testinden geçirilen küçük bir asker geliyor. Çocuğun üşümesi, canının yanması, ağlaması; bunların hepsi “alışması gereken” şeyler olarak görülüyor. Çocuğun ne hissettiği değil, neye dayanabildiği önemli hâle geliyor.
Kitabın merkezinde aslında tek bir fikir var ve bu fikir defalarca tekrarlanıyor: Bütün erdemin temeli, insanın kendi arzusuna “hayır” diyebilmesidir. Bu fikir güçlü, hatta güzel. Kendini yönetebilen insan özgürdür, doğru. Ama Locke bunu o kadar erken yaşa ve o kadar katı bir disipline bağlıyor ki özgürlük üretme iddiasındaki yöntem, giderek bir itaat üretme makinesine dönüşüyor. Çocuk daha konuşamadan iradesi “bükülmeli”, baba korkuyla karışık bir hayranlık uyandırmalı, saygı ve itaat yerleşene kadar el “sıkı tutulmalı”. Sonra, çok sonra, çocuk büyüyünce o el gevşeyecekmiş. Yani önce ezilecek, sonra serbest bırakılacak. Bu bana özgürlükten çok, terbiye edilmiş bir uysallık gibi geliyor.
Hakkını teslim etmek lazım; Locke, çağına göre bazı noktalarda şaşırtıcı derecede ileri görüşlü. Dayağa karşı çıkıyor,