Ne yaz ne kış; en güzeli ilkbahar.
Bu düşünceyi zihnimde yavaş yavaş oturtmaya başladığım, hafif soğuk ama güneşli, güzel günlerin sevinciyle dolup taşmaktayım. Beni böyle güzel havalar mahvetmez, aksine coşkumu artırır. Artık böyle düşünüyorum ve bu düşünce sayesinde de böyle hissetmeye başladım. Her şey bu kadar güzelken, uzun zamandır merak ettiğim ve okurken moralimi biraz bozacağını bildiğim o kitabı okumak için doğru zamanın geldiğini düşündüm.
Malum, "Her nasip vaktine esirdir." derler ya; bence her kitap da vaktine esir olmaktan kurtulamaz. Ben de doğru zamanda, doğru kitaptaydım bu sefer...
Kitabı elimde gören birçok kişiyle içeriği üzerine sohbetler ettik. Başında, ortasında veya sonunda fark etmeksizin, okuduklarım insanların dikkatini çekmeye yetti. Başlarda daha çok, yazarın kişisel deneyimini okuyup bunun üzerine konuşuyorduk. Kitabın ortalarına ve sonuna geldiğimdeyse, anlatılanların aslında çok daha küresel bir sorun olduğunu fark edip bunu insanlarla da paylaşmaya başladım. Herkes bu sorunun farkında gibi görünüyordu, ama sonra düşündüm ki farkında olmak, doğru bir pozisyon aldığımız anlamına gelmiyor.
Kapak fotoğrafı, kitap ismi ve önsözü bile içerikle ilgili çok şey veriyor insana. Ancak sorunun ciddiyetini tam anlamak için yalnızca okumak yetmiyor; bu kitap, özümsemeyi gerektirenlerden. Okumak, özümsemenin ön koşulu elbette; ama okurken bile dikkatimin sürekli dağıldığını fark ettim. Kitabı tekrar okusam, ilk okuduğumdan çok daha fazla cümleyi işaretlerim diye düşünüyorum.
Bu süreçte; telefon bildirimleri, dış sesler, alakasız düşünceler, okul işleri... Hepsi en az kitap kadar dikkatimi celbetti. Bazen özellikle sesin yüksek olduğu ortamlarda okumayı denedim; bazen de çevremde pek az dikkat dağıtıcı varken. Elbette ikincisi çok daha verimliydi,