10/10
·97 syf.··
Beğendi
·
2026 209. kitabı
·
26 saatte okudu
·
Okunma: 08 Haziran 2026 18:42
Leyla Erbil'in 1950 sonrasında kaleme aldığı öykülerde, neredeyse tabulaşmış aşk, sevgi, cinsellik, evlilik, aile, sadakat, namus gibi olgular, daha önce kimsenin pek dile getiremediği ve bugün bile birçok yazarın ifade etmekten çekineceği bir boyutta ele alınır. Yazarın sadece öykülerinde anlattığı konular değil, bunu anlatış tarzı, kullandığı dil ve anlatım teknikleri de dikkat çekici ve birbiriyle uyumludur. Leyla Erbil'in öykülerinde kadınlar, ön planda yer alır. Kadınların çoğu, toplumsal cinsiyetin onlara yüklediği rollerle var olmaya çalışır. Bu nedenle kadınlar, birey olmaktan çok “anne, kız, eş, sevgili" gibi konumların belirlediği anlamları taşırlar. Başkaldıran kadınlar ise bu rollere karşı çıkarak bireysel kimliklerini gerçekleştirme mücadelesi verirler. Öykülerde eleştirilen olaylar/durumlar, kimi zaman değişmez erkek bakış açısını yansıtırken; kimi zaman da kadınların, erkeğin bakış açısını haklı kılan ve bunu sömüren davranışlarıyla farklı bir boyut kazanır. Öykülerin merkezinde yer alan kadınlar ise genellikle olay ve olgulara eleştirel bir gözle bakabilen ve başkaldıran kadınlardır. Kadın anlatıcıların söylemleri, erkek bakış açısına göre şekillenen ve toplumsal cinsiyet anlayışını besleyen kadınların tutumları söz konusu olunca daha da sertleşir; giderek acımasız, eleştirel, ironik ve kara mizahi bir tona bürünür. Bu durum, yazarın söylemini feminist bir söylem olmanın ötesine götürür. Dolayısıyla kadınların başkaldırısı, erkeklerden çok, bu düzeni kuran ya da onun varlığını devam ettirmesini sağlayan kadınların tutumlarını hedef alır. Kimi zaman aykırı eylemlerle kendini gösteren başkaldırı, çoğu zaman düşünceyle sınırlı kalan metafiziksel bir başkaldırı olarak belirginlik kazanır.
Hayata Dair
GecedeLeyla Erbil · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20131,187 okunma
Puan vermedi·136 syf.··
2026 40. kitabı
#JeanJacquesRousseau #Toplumözleşmesi #İşBankasıYayınları Merhaba sevgili dostlarım 🪽 Sizlere ; Boynumuzdaki görünmez zincirlerin ve kaybettiğimiz özgürlüğün izini süren bir başkaldırı rehberi olan TOPLUM SÖZLEŞMESİ ile geldim sizlere, Jean-Jacques Rousseau'un derin olduğu kadar , katmanlı kalemiyle.. "İnsan özgür doğar; oysa her yerde zincire vurulmuştur." diyor daha en başından Rousseau, söze en doğal birim olan aile ile başlar; fakat asıl mercek altına aldığı, bu doğal bağdan çıkıp nasıl "uygar" fakat "köleleşmiş" birer bireye / vatandaşa dönüştüğümüzdür . İşte bende kitabın ana gövdesini oluşturan, üzerinde oturup düşünülecek, zihin yoracak, aldığım notlardan bazı temel düşünceler .. Özgürlük Bir Tercih Değil, İnsan Olmanın Özüdür: Kitabın en çok altını çizdiğim yeri, özgürlüğün devredilip satılamaz oluşuyla ilgili kısımdı. Rousseau, "Neden bir ulus kralın buyruğuna girmesin?" diye soranlara sert bir yanıt verir: İnsan olmanın özü özgürlüktür. Özgürlüğünden vazgeçen kişi, aslında insanlığından, haklarından ve hatta ahlaki sorumluluklarından vazgeçmiş demektir. diyor.. ve ekliyor; Bir lidere, bir güce ya da bir sisteme körü körüne boyun eğen kitlelerin bir "ulus" değil, olsa olsa bir "köleler sürüsüdür" Ki bu söylem günümüz dünyası için de devasa bir ayna tutucu oluyor.. Güç, Hak Yaratmaz Çoğu zaman "güçlü olan haklıdır" yanılgısına düşüyoruz malesef.. Oysa yazar, kaba kuvvetin adaleti temsil edemeyeceğini savunur. ona göre ; "Bir kralın sadece güçlü olduğu için yönetmesi, adaleti değil zorbalığı temsil eder."
Toplum SözleşmesiJean-Jacques Rousseau · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 201917,9bin okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Puan vermedi·226 syf.··
2026 26. kitabı
HALDUN TANER'İN HİKAYELERİNDE İRONİ YAYINEVİ: ELPİS YAYINLARI YAZAR: ALİ DOĞAN SAYFA SAYISI: 226 PUANIM: 10/5 Merhabalar... Bugün @elpisyayinlari çıkan #halduntanerinhikayelerindeironi kitabı ile geldim Daha önce bu tarzda bir kitap okumamıştım. Ama benim için baya bir bilgi kaynağı oldu diyebilirim. Gelelim kitabın konusuna; Haldun Taner, Türk edebiyatının en usta öykücülerinden biri olmanın ötesinde, ironiyi bir sanat biçimine dönüştüren Keskin bir toplumsal gözlemci. İroni, ise gösterdiğinin aksine bir anlamı ifade eden ve dil ile düşünce birlikteliğini esas alan bir söylem tercihidir. İşte kitapta tüm bunları daha detaylı ve örnekler eşliğinde okuyoruz #reklam değil #kitapyorumu #kitaptanıtımı #bookstagramtürkiye
Haldun Taner'in Hikayelerinde İroniAli Doğan · Elpis Yayınları · 20262 okunma
TARİHSEL SOSYOLOJİ VE SİYASAL TEOLOJİ BAĞLAMINDA DİNÎ SÖYLEM
Puan vermedi
TARİHSEL SOSYOLOJİ VE SİYASAL TEOLOJİ BAĞLAMINDA DİNÎ SÖYLEMİN MEŞRUİYET ÜRETİMİ: ANTİK İMPARATORLUKLARDAN POST-SEKÜLER TÜRKİYE’YE BİR İKTİDAR ANALİZİ Din olgusu, insanlık tarihinin yalnızca metafizik ve aşkınlık eksenli bir fenomeni olarak değil; aynı zamanda siyasal egemenlik ilişkilerinin, ekonomik tahakküm biçimlerinin ve ideolojik hegemonya mekanizmalarının kurucu bileşenlerinden biri olarak değerlendirilmelidir. Tarihsel süreç içerisinde din, bireyin kutsalla kurduğu ontolojik ilişkinin ötesine taşınarak, devlet aygıtlarının meşruiyet üretiminde işlevsel bir aparat hâline dönüşmüştür. Bu bağlamda din, kimi zaman egemenliğin sembolik sermayesi, kimi zaman tahakkümün retorik zemini, kimi zaman ise ekonomik yeniden dağıtım ilişkilerinin kutsal referanslarla rasyonalize edilmesini sağlayan bir hegemonik diskur olarak tezahür etmiştir. Özellikle siyasal teoloji literatürünün işaret ettiği üzere, egemenlik ile kutsallık arasındaki ilişki tarihsel olarak birbirinden ayrıştırılamaz bir mahiyet taşımaktadır. Carl Schmitt’in “modern devlet kuramının bütün önemli kavramları dünyevileştirilmiş teolojik kavramlardır” önermesi, bu dönüşümün teorik çerçevesini sunmaktadır. Devlet, kutsalın dünyevî temsilcisi olarak kendisini aşkın bir otorite düzlemine yerleştirirken; din de siyasal iktidarın toplumsal rızayı üretme kapasitesini artıran bir ideolojik üstyapı unsuruna dönüşmektedir. Antik Yakın Doğu uygarlıklarında dinî söylem, modern dönemdeki ideolojik manipülasyon biçimlerinden farklı olarak daha çıplak bir iktidar pratiğinin metafizik çerçevesini oluşturuyordu. Yeni Asur İmparatorluğu , Ahameniş imparatorluğu ve Eski Mısır siyasal organizasyonlarında fetihlerin temel motivasyonu ekonomik artı-değerin denetimi, verimli tarım havzalarının kontrolü ve ticaret arterlerinin
Carl SchmittReinhard Mehring · Polity · 20131 okunma
Kral Oidipus
7/10
·56 syf.··
2026 24. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 25 Mayıs 2026 17:44
Eserin yazarı Sophokles Yunan tragedyasının önde gelen isimlerinden biridir. Yüzyıllar önce Kral Oidipus'u yazdığında acaba 20 yüzyıl sonrasında bile okunacağını düşünmüş müdür? Ya da başka alanlara da ilham olacağını? (Psikolojide Oidipus kompleksi bu eserden adını almaktadır.) Bence asla hayal etmemiştir bu kadarını. Klasik bir eser olup yüzyıllar sonrasında bile okunmak ne kadar değerli, ne kadar yüce bir şey... Kitap bir falcının geleceğe dair söylentisini merkeze alır. Oidipus'un anne babası bunun gerçekleşmemesi için gerekli olduğunu düşündükleri şeyi yapar. Oidipus'un da seneler sonrasında bu söylem karşısında çıkar. O da gerçekleşmesin diye yerini yurdunu terk eder. Ama kader ağlarını örmüştür. Kaçtığını zannederken aslında tam ortasına düşmüştür. Kâhinin iddia ettiği gibi babasını öldürmüş, yanlışlıkla annesiyle evlenmiş ve çocukları olmuştur.
Alıntı
Kral OidipusSophokles · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 201911,3bin okunma
Bilincin Sınırlarında Bir Yolculuk
Puan vermedi·384 syf.··
2026 49. kitabı
·
16 günde okudu
·
Okunma: 20 Mayıs 2026 08:26
Türk Nöroloji literatüründe Bilinç Problemi üzerine yazılmış eserler arasında Sultan Tarlacı’nın Bilinç adlı çalışması, yalnızca Nörobilimsel verileri aktaran teknik bir kitap olmanın ötesine geçerek, İnsanın varoluşsal mahiyetine dair kadim soruları yeniden düşünmeye çağıran önemli bir eser niteliği taşır. Tarlacı’nın çalışmasının dikkat çekici yönü, bilinci yalnızca beynin biyokimyasal faaliyetlerine indirgememesi; aksine, bilimsel metodolojinin sınırlarını koruyarak felsefe, metafizik ve din ile temas kurabilmesidir. Bu yönüyle eser, çağdaş nörobilim ile insanlığın kadim tefekkür mirası arasında köprü kurma çabası olarak okunabilir. Kitabın merkezinde yer alan temel mesele, modern bilimin hâlen tam anlamıyla açıklayamadığı “öznel deneyim” problemidir. Tarlacı’nın özellikle “qualia” kavramını açıklarken kullandığı şu ifadeler dikkat çekicidir: “Ateş düştüğü yeri yakar” ve “acıyı çeken bilir.” Bu yaklaşım, Batı felsefesinin teknik kavramlarını halk irfanıyla buluşturması bakımından oldukça değerlidir. Çünkü bilinç problemi çoğu zaman laboratuvar terminolojisinin içinde soğuk bir meseleye dönüşürken, Tarlacı bu problemi insanın doğrudan yaşadığı varoluşsal gerçeklik üzerinden yeniden görünür hâle getirir. Burada ele alınan mesele yalnızca ağrının nörolojik mekanizması değildir; ağrının “nasıl hissedildiği” sorusudur. Modern nörobilim sinirsel iletimleri, kortikal aktivasyonları ve beyin bölgelerini gösterebilir; ancak “acı çekmenin nasıl bir şey olduğu” hâlâ açıklanabilmiş değildir. İşte bilinç felsefesinin “hard problem” dediği mesele tam da budur. Tarlacı’nın yaklaşımı, bilimin henüz cevaplayamadığı alanları inkâr etmek yerine onları dürüstçe kabul eden bir epistemolojik tavır taşır. Müellifin bu tutumu, eserin en güçlü yanlarından biridir. Eserde dikkat
Bilim/Felsefe
BilinçSultan Tarlacı · Kişisel Yayınlar · 2009107 okunma