Leyla Erbil'in 1950 sonrasında kaleme aldığı öykülerde, neredeyse tabulaşmış aşk, sevgi, cinsellik, evlilik, aile, sadakat, namus gibi olgular, daha önce kimsenin pek dile getiremediği ve bugün bile birçok yazarın ifade etmekten çekineceği bir boyutta ele alınır. Yazarın sadece öykülerinde anlattığı konular değil, bunu anlatış tarzı, kullandığı dil ve anlatım teknikleri de dikkat çekici ve birbiriyle uyumludur.
Leyla Erbil'in öykülerinde kadınlar, ön planda yer alır. Kadınların çoğu, toplumsal cinsiyetin onlara yüklediği rollerle var olmaya çalışır. Bu nedenle kadınlar, birey olmaktan çok “anne, kız, eş, sevgili" gibi konumların belirlediği anlamları taşırlar. Başkaldıran kadınlar ise bu rollere karşı çıkarak bireysel kimliklerini gerçekleştirme mücadelesi verirler.
Öykülerde eleştirilen olaylar/durumlar, kimi zaman değişmez erkek bakış açısını yansıtırken; kimi zaman da kadınların, erkeğin bakış açısını haklı kılan ve bunu sömüren davranışlarıyla farklı bir boyut kazanır. Öykülerin merkezinde yer alan kadınlar ise genellikle olay ve olgulara eleştirel bir gözle bakabilen ve başkaldıran kadınlardır. Kadın anlatıcıların söylemleri, erkek bakış açısına göre şekillenen ve toplumsal cinsiyet anlayışını besleyen kadınların tutumları söz konusu olunca daha da sertleşir; giderek acımasız, eleştirel, ironik ve kara mizahi bir tona bürünür. Bu durum, yazarın söylemini feminist bir söylem olmanın ötesine götürür. Dolayısıyla kadınların başkaldırısı, erkeklerden çok, bu düzeni kuran ya da onun varlığını devam ettirmesini sağlayan kadınların tutumlarını hedef alır. Kimi zaman aykırı eylemlerle kendini gösteren başkaldırı, çoğu zaman düşünceyle sınırlı kalan metafiziksel bir başkaldırı olarak belirginlik kazanır.