…Biz geleceği düşündükçe, hayatı dışlıyoruz. Einstein'ın dediği gibi, zaman içinde yaşadığımız bir durum değil, bizim düşünme biçimimiz. Benim bu
kitaptan anladığım şey, gerçek olana odaklanmamız gerektiği çünkü zamanı bu şekilde yaratıyoruz. Durmadan gelecek denen o soyut hiçliği düşünerek değil."
Biri Sana, Senin tümüyle tin olduğunu söylese... 'İnsanın ruhu zedelendikten sonra, bütün dünya onun olsa ele geçirse, neye yarar?' ... Sen kendine göre değil, tinine ve tine ait olana göre, yani fikirlere göre yaşıyorsun. ... Nasıl ki bir hayâlperest, sadece kendi yaratmış olduğu imgesel görüntüler içinde yaşıyorsa... tin de kendine tinsel bir dünya yaratmak zorundadır...
İncil mısralarıyla "Ruhun selameti" korkutulan insan, kendi bedenselliğini, hazlarını ve dünyevi mülkiyetini değersiz birer kılıf görerek hayatını soyut fikirlerin esaretine adar. Zihin, kendi yarattığı o hayali cennette (düşünceler dünyasında) ateşler içinde sayıklar. Oysa bütün bu fikirleri, kutsallıkları ve Tanrıları üreten bizzat o bedene sahip olan Biricik'in kendisidir; yaratılanın yaratıcıya hükmetmesi tam bir akıl tutulmasıdır.
Kendini soyut bir "İnsan" idesine adayan her idealist, karşısındaki somut, canlı ve bencil insanı o kafasındaki "kutsal şablona" uymadığı için hor görür, onu "pislik veya egoist" ilan ederek aşağılar. Tıpkı bir engizisyon rahibinin günahkarları lanetlemesi gibi, modern eleştiriciler de gerçek insanları kendi teorik laboratuvarlarında kurban ederler. Daniel J. Siegel'ın "katı düzen kıyısı" olarak adlandırdığı o bükülmez ideolojik fanatizm, insanı bütünüyle nesneleştiren en büyük tiranlıktır.