• Her şeyin en doğrusunu Allah bilir. Hata ve kusurlar ise bize aittir.
    Emre Dorman
    Sayfa 680 - İstanbul yayınevi
  • Aşk, sabırdır. Saygıdır. Keşiftir. Anlaşmaktır. İnceliktir. Korumaktır. Sorumluluktur. Mizahtır. Teslimiyettir. Gerçektir. Neşedir. Mutluluktur. Sıcaklıktır. Tazeliktir. Sarılmaktır. Şanstır. Saftır. Öze götürendir. Derler.
    Bakalım başka neler demiş büyükler:

    Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir
    Mevlana

    Aşk hükmetmez; terbiye eder.
    Goethe

    Arılar bile en tatlı balın zehirli çiçeklerde olduğunu bilir.
    John Keats

    Aşkta her zaman bir öpen, bir de yanağını uzatan vardır.
    Fransız atasözü

    "Arzu edilenden ziyade arzu etmeye aşığız." F.Nietzsche

    "...Güzelliğin on para etmez Bu bendeki aşk olmazsa..."
    Aşık Veysel Şatıroğlu

    "Ölümdür tek başına yaşanan aşk iki kişiliktir.." Ataol Behramoğlu

    Aşık olduğumda sadık olurum, çünkü aşık olurum.
    Oscar Wilde

    Aşk aklın en soylu zaafıdır.
    John Dryden

    Aşk konusunda yanlış seçimden söz etmek hatalıdır, zaten seçim varsa o yanlıştır.
    Marcel Proust

    Aşk:ciddi bir akıl hastalığı.
    Platon

    Aşık olmayı beceremeyen yağ çekmeyi öğrenmek zorundadır.
    Goethe

    Aşk melankolinin bir türüdür
    Robert Burton

    Aşk dünyanın en tatlı mutluluğu ile en derin acısından yaratılmıştır.
    Bailey

    İnsan kalbindeki gerçek aşk dört nala giden bir at gibidir ne dizginden anlar ne de söz dinler. Konfüçyus

    Aşk kadının hayatında bütün bir romandır erkekte ise yalnız bir bölümdür.
    M. Da Stael

    Ne seninle yaşayabilirim ne de sensiz.
    Ovidius

    Aşkı tanıdığında, yaratıcıyı da tanırsın.
    Fox Kabilesi

    Balzac: İlk aşk aşı gibidir. İnsanın ikincide hastalanmasını önler..

    Rousseau: Aşk mektubuna başlarken ne söyleyeceğimizi bilemeyiz. Bitirirken de ne yazdığımızın farkında olmayız....

    Shakespeare: Sevgililerine aşklarını itiraf eden kadınlar, en az seven kadınlardır...

    Eflatun: Aşk, en tehlikeli bir ruh hastalığıdır...

    Aziz Nesin: Yenilen taraf aşık olur...

    Yakup Kadri: Hiçbir kadın yoktur ki "Seni Seviyorum" sözü karşısında hissiz kalsın...

    Katherine Hepburn: Aşkı bilenler normal kadınlardır...

    Oscar Wilde: Erkekler kadınların ilk aşkı, kadınlar erkeklerin son aşkı olmasını ister...

    İngiliz Atasözü: Aşk için evlenen Istırapla yaşar....

    Kontes Nathalie: Aşk, bir kişinin yararına, iki kişinin ortaklığıdır...

    Paul Geraldy: Sevmek güzeldir. Bir daha sevmemek daha güzeldir...

    Marcel Proust: Aşık olmayanlar, mükemmel bir erkeğin sıradan bir kadın yüzünden niçin ızdırap çektiğini anlayamazlar.

    ***(Alıntı)
  • İbrahim peygamberin ateşe atılırken Cebrail'in
    "-Beni Rabbin gönderdi, benden bir isteğin var mı derhal yapayım. Dilersen şu tepeleri birbirine kapativereyim; istersen şu kalabalığı taşa çevireyim." dediği.
    İbrahim Aleyhisselamın;
    "-Ben senden bişey istemiyorum. Ben Allah'a tevekkül edenlerdenim. O bana dost olarak yeter." teslimiyetine şahit melekler ve koca kainat...
    Biz hep karıncanın hikayesini biliriz, hani ateşi söndürmeye niyet eden karınca. Kendisine bu kadarcık suyla mı söndüreceksin o göklere ulaşan alevleri denilince;
    -Bende söndüremeyeceğimi biliyorum ama tarafım belli olsun der."
    Hıh işte tıpkı bu karınca gibi bir canlı daha vardır.
    Bakın hele bu uçan da kim kanatları bedeninden neredeyse kopacak, öyle hızlı uçuyor ki neredeyse çatlayacak.
    Kim mi?
    Kendisine bülbül derler minicik bir kuş. Minicik dediğime bakmayın bedeni küçük gönlü kocaman bir bülbül...

    O bülbül ki İbrahim'in teslimiyetine vurulur.
    Bülbül ve İbrahim için gül bahçesine dönüşen alevler...
    Allah o gün İbrahim'e dostluğunu, bülbüle o gül bahçesini verdi.
    Gül bahçesinin kendisine verildiğini duyan Bülbül gururlanmaya başlayınca İbrahim'in henüz gerçek Gül'ün Muhammed'in (sallahu aleyhi vesselam) açmadığını söylemesi ve bülbül için hasretin başlaması...
    Bülbül dostu İbrahim'e yalvarmaya başlar ne olur benim için dua et Gül Muhammedi göreyim.
    40 şarkı söylemesi karşılığında İbrahim Aleyhisselam bülbül için dua eder ve duası kabul olur.

    Sonrası mı, sonrası bildiğiniz gibi uzun bir bekleyiş başlar bülbül için. İbrahim'i can dostu ve daha nice peygamberin dünya hayatından göçmesine şahit olur.
    Cehaletin hat safada olduğu, insanlığın tabiri caizse mumla arandığı karanlık yıllar başlar...
    Bülbül gün be gün dünyanın cehaletten arınacagi insanlığın nurla yikanacagi anı bekler. Kutlu nebiyi "Gülünü" bekler...
    Kitap her ne kadar siyer kitabı olsa da minik bir bülbülün ağzından anlatılması kitabı farklı kılıyor.
    Gerçi anlatılan peygamberimiz olunca kimin ağzından anlatıldığınin bir önemi kalmıyor. Ne kadar bildiğimiz bir hayat bile olsa bile her okunduğunda damakta ayrı bir lezzet bırakıyor.
    Okuyun zira insan tanıyarak sever.
    Peygamberimizi görmeden iman eden bir ümmetiz elhamdülillah.
    Ama sevgi tanımakla mümkündür, peygamberimizi tanıyarak sevebiliriz ancak. Kendisinin bizi ne kadar sevdiğine kendisinin sözleriyle bakalım:

    "Ah keşke bana doğru, havuza gelen kardeşlerimi bir görsem de, içlerinde şerbetler olan kaselerle onları karşılasam. Cennet’e girmeden önce, onlara (Kevser) havuzumdan içirsem.”

    Bu sözleri üzerine ona denildi ki:”Ey Allah’ın Resulü biz senin kardeşlerin değil miyiz?”

    O şöyle cevap verdi:”Sizler benim ashabımsınız (arkadaşlarımsınız). Benim kardeşlerim de beni görmedikleri halde bana inananlardır. Mutlaka ben Rabbimden sizinle ve beni görmeden iman edenlerle gözlerimi aydınlatmasını istedim.”(1)

    Kendisi öyle bir peygamber ki,
    'Sevgilisinin kapısına erişince geri dönmüştür.'
    Peki ama neden ?
    Kim Allah'ın huzuruna gider de geri dönmeyi düşünür?
    Gaye, Sevgiliye varmak ise, vuslattan sonra hasreti kim isterdi? Peygamberimiz istemişti.
    Bütün salih kardeşlerini, Cebrail'i, kendi hamuru Okan nuru, kısacası öz vatanını bırakıp yeniden gurbete gelmişti.
    O, bütün insanlardan ve nebilerden üstündü.
    O, garipler garibi arkadaşları için, Sevgili'den ayrılmıştı.
    O, inananlarını ateşten korumak için kendini yeniden Kureyş ateslerinin içine atmıştı.
    O vahyi tamamlamak, sözü mühürlemek üzere ulvi alemden sulfi aleme tenezzül buyurmuş, ümmeti için yapabileceği en büyük fedakarlığı yapmıştı. Üstelik paha biçilmez bir hediye getirerek.
    Öyle bir hediye ki hakiki Sevgili'nin aşkıyla bütün arkadaşlarına tek tek yanma fırsatı tanıyor, o aşkın alınlarında nur olarak parlamasına zemin hazırlıyor, günde beş kez Sevgili'yle buluşma imkanı tanıyordu....
    İncelemeyi bitirirken Peygamberimizin Veda Hutbesinde müminlere söylediği şu sözleri söylemeden bitirmek istemiyorum. Bu emanetler hepimizedir.

    "Müminler! Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukça hiç şaşırmazsınız. O emanetler Allah'ın kitabı Kur'an-ı Kerim ve peygamberin sünnetidir."

    Güle Peygambere layık bir ümmet olma duasıyla.....
    Bana bu kitabı hediye eden güzel insan Derya cıma teşekkürü bir borç bilirim.
  • “Elimde hiçbir kapıya uymaz anahtarlar, şimdi size aşka, hayata ve ölüme dair yerli yersiz cümleler söyleyeceğim.”

    Koca kitabın hülasası, içeriğinde ne taşıdığı bu veciz cümleyle tam olarak anlatılmış aslında. Bu iyi bir niyet aktarımı. Ben yine de biraz bahsetmek istiyorum kitaptan. 450 sayfa boyunca beni biriktirdi sonuçta, hem de ben onu bitirmemeye çalışırken.

    Nazan Bekiroğlu, bilen bilir ama bilmeyen için şöyle söylemek gerek; özge dili, lirik anlatımı ve hassas bir kalbi olan kendi deyimiyle Nakkaş (hem de usta bir Nakkaş), Türk edebiyatı içinse büyük bir talihtir. Onun o sizi çok başka yerlere çağıran lirik cümlelerini başka dile çevirdiğinizde aynı tat olmayacaktır. Bu da bizim lezzet dolu bir ayrıcalığa sahip olduğumuzun kanıtı.

    Denize, Buhurumeryeme, Nergise, çiçeğe yani, doğaya, hatıra taşıyan güzel kokuya ve aşka âşık bu zarif kadın, naif ibrişimiyle sizi gönlünüzden yakalıyor. Temas ettiği yerler, gönül dilini konuşanların, ancak aynı hâle mazhar olmuş, aynı yolu yürekli bir serdengeçti olarak gitmiş ve hikmetten nasibini alarak gönül bilgesi olarak dile getireceği şeyler. Hani vardır ya Halil Cibran’nın Ermiş’i işte yer yer o sesi duyarsınız. Mimoza Sürgünü’nde kendisi için: “Tamam, estetize ediyorum, idealleştiriyorum biliyorum. Düpedüz yazıyorum. Romantik olduğum da bir yafta gibi boynuma asılı. Ama ben gördüğümü söylüyorum. Neticede şu yazdıklarımda ben hem mecazlı hem de gerçekçiyim. Yani düpedüz kinayeliyim. Eğer öyle değilse ya ben hayal görmüşümdür ya bana hülya anlatmışlardı.” demişti Nakkaş. Çünkü doğası dışına çıkan şeylerin acı verdiğini ve bu acının da ancak estetize edilerek yaradılıştaki o doğal güzelliğine döndürülebileceğine inanıyor. Bu kitabı da, 20 senelik yazarlık ömründeki aşka, hayata ve ölüme dair eserlerinde yayınlanmış lirik deyişleri ve bir kenarda kalmış ama yayınlanmamış yani kitaba kadar henüz söylenmemiş estetik deyişlerinden teşekkül ediyor.

    Parçaya dair örnek sunmak bütünü tam olarak anlatamaz belki ama fikir verebilir. Onun için eserin içeriğine dair de bir şeyler yazmak istiyorum.

    Bir yazar var ki karşımızda kendine Nakkaş, Yazıcı isimlerini seçen. “Daha yüksek hakikate temas etmek için bunca hikâyeyi ben uydurdum” diyen ve “kaybolmamak için, varlığımdan en fazla şüphe ettiğimde var olmak için yazı, içim içime sığmadığında yazı” diyerek yazıyı bir çıldırmama tahliyesi olarak gören, ancak yazı aracılığıyla halleşebilen... İçinde bir can yangını taşıyan ve “sizin gördüğünüz dumanı, ateşi bendedir” diyerek kelimelerin kifayetsizliğini gösteren... Hayatın sahiciliğine takılıp, sertliğine maruz kalarak yaşama beceriksizliğini yazının emniyetinde sükûna erdiren bir ruh.

    “Kelâmın hükümsüz kaldığı bu yerde beni küçümseme. Bil ki kelâmdan da öte ah var.”

    Nakkaş, dile dökemediğin şeyin acısının katlanılmaz olduğunu söyler sana. Çünkü isimlendirmek, o şeyin varlığını beyan etmektir. Çünkü isimlendirmek, acıya bir anlamda sınırlar çizerek, onu daha evvel tecrübe edilmiş bir alana hapsetmektir. Bu yüzden kelimelerle yolunu bulmak, yazmayla kendini sağaltmaya da eştir ona göre. Köhne diliyle dünyada kendini ifadeye çalışan insan ancak aşkı yaşadığında yepyeni bir dil sahibi kılınabilir. Bu dilin kahramanları Yusuf-Mecnun-Âdem ise de Nakkaş bizzat bu çetrefil, büyülü dili bize duyurur.

    “Ömrü boyunca hayatı, varlığı, oluşu bir imaj sağanağının arasından seyreden biri sonunda düz cümlelerle konuşmak istiyorsa o artık şiirle birlikte aşkı da kaybetmiş demektir.”

    Ben aşkın kelamını en çok Nakkaş’tan dinlemeyi seviyorum. Çünkü güzelliğin insanın doğasından geldiğini ve o doğayı fark edip, ezel tanışının farkına vardığında insanın gerek dilsel gerekse manasal anlamda hayatı çok farklı bir boyutta yaşayabildiğine, beni O inandırdı. Anlattığı masal, hikâye ya da deyişle önce o dilin lezzetine varıp, sonrasında o hali duyumsamak farklı bir hakikate ermek demekti çünkü.

    “Elif karanlıkta oturuyordu. Bir Be bulsa, açılacaktı yolu. Ama sırdı Be. Elif sırrın varlığını bile bilmiyordu. Sır ortaya çıkınca Elif soracaktı, neye geldin? Seni açıklamak için, diyecekti Be… Aşkın yolu, mezhebi, meşrebi belliydi. Bıraktı kendini aşkın oluruna. Ne kadarsa o kadardı… Müstesna bir yazgıyla ödüllendirildiğine inanmaktan gelir aşkın büyüsü. Seçilmişlik vehmi.”

    Bu müstesna hali tehlikeli kılansa akılla oynamaktı. Bir denge üzerinde durmak… Oysa Nakkaş, akılla dengede tutulan aşkın münisleştiğini ve munisleşenin artık aşk olamayacağını söyler bize. Çünkü mecnunluğudur, Mecnun’u Mecnun kılan. Ancak aklıyla sorgulayarak vehim ve şüphe doğurduysa âşık, orada hiçbir şey eskisi gibi olamaz. Teslimiyetin kaybolduğu yerde tereddüt var olacaktır. Hiçbir duygu aşkla aşık atamaz, nefretten başka.

    “O kadar büyüktü ki aşktan geri kalan boşluk, orayı ancak nefretin cüssesi doldurabilirdi. Nefret, aşkla boy ölçüşebilecek yegâne duyguydu ve nefreti de ancak aşk yok edebilirdi.”

    Aşkın hâllerini zarif bir biçimde anlatan Nakkaş bize insanlık hâlleri üzerine de önemli ipuçları verir. Der ki: “Kötülükle sınanmayan iyilik makbul meta değil. İnsanı insan yapan, kötü olmaya gücü yettiği hâlde iyi olmayı seçebilmesi.” İyilikle ilgili olarak da “hatırlayacağın iyiliği yapma” diyerek ince bir telkin de bulunur. İnsan unutan bir canlı hele de insaniyetinden sıyrılmışsa nankör. Onun için der Nakkaş “Kalbine dokunmalı insanların. Yoksa bir kalpleri olduğunu kolayca unutuveriyorlar.”

    İçinden yenilenmeyenin, dışından çabuk eskiyeceğini ve insana, kalp yönünün tayininde en büyük rehberin vicdan olduğunu, onu kaybedenin tam da kaybettiği yerde bulabileceğini çünkü vicdanın hatırlanabilir bir gerçek olduğunu biz yine Nakkaş’tan duyarız. Acı çekmenin ruhun fiyakası olduğunu bilirdik de acının da bir estetiği varmış; “İnsan, acısını salt kendi adına çekiyorsa bu bencil bir acıdır. Kendi acımızda başkasının acısını da tecrübe edebilirsek, o zaman çoğalır, tamamlanırız. Bu da kendi acımızda evrenin acısını tecrübe etmek demektir.”

    Hayata dair sözlerini söyleyen Nakkaş’ın annelere dair de diyecekleri olacaktır elbet. Annelerin hepsini birbirine benzeyen ayrı bir ırk olarak görür ve güçsüzlükteki büyük güce dikkat çeker. “Kucağı bebek biçiminde yaratıldığı için midir, içinin her bebeğe böyle akması ve minicik bir bebeğin minicik bir kadını böyle güçlü kılması?”

    Bu kadar etrafında dolanıp, noktanın kendine temas etmeden olmaz tabii. “Hayat ne biliyor musun? Delinmiş sandalına su dolarken senin daha yüksek bir hızda onu boşaltmaya çabalaman.” Sözü daha fazla yormadan şunu söyleyebilirim. Ben okurken, bu kesif mana ikliminde Nakkaş’la birlikte enginde yol aldım. Yıllar evvel okuduğum Halil Cibran’ın Ermiş’ini okurken de benzer hikmetli bir yolculuğa çıkmıştım. Yol farklı olsa da ben yine o soyut yolun somut yolcusuydum. Kitapla alakalı elbette ki değinmediğim çok şey var, zaten hepsine değinmek de mümkün değil. Birçok konuda kavramsal manada deyiş ve sorgulama imkânı var, bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Eserin oluşturulma biçiminden dolayı da Nazan Hoca’nın “Best of” çalışması olduğunu söylemek mümkün. Bitirirken Nakkaş’ın şikâyetten hikâyet ettiği bölümde söylediği, zaman zaman kalbe gelen o deyişle bitirmek isterim:

    “Ya Rabbi! Ben içtiği suya, yediği lokmaya, giydiği hırkaya şükreden biriyim. Bilirsin, öyle, senin adını unutmuşlardan değilim. Dilimden taşanda kusur varsa affet ism-i rahmanınla, esirge ve bağışla; ama bu dünya bana zor geldi.”
  • İNCELEME DEĞİL YİNE YORUMLAMA ÇARŞAMBALICA

    Hiçbir Türk erkeği demesin ki "ben ne hovarda günler geçirdim be lisede ve üniversitede" ta kiiiiiiiiiiiiiii Bu kitabı okuyana dek.

    Ferhan Şensoy'u hemen hemen hepimiz biliriz. Oyunlarını izlemeyenler belki de çok azdır. Ben de bu kitabı imzalatmıştım "Ferhangi Şeyler" oyununda. Adam hala yakışıklı abi. Avrupa'da o kadar kızın kalbini çalması boşuna değil yani :))


    Gelelim kitaba.

    Yahu insan kitap okurken kahkahalara boğulur mu ya? Ciddiyim, okurken çoğu yerde yataktan düşme vaziyetine geldim. Üstelik okurken de onun üslubu ile okuyorsunuz gayrı ihtiyari. Bu da inanılmaz bir zevk veriyor. Aynı memleketten olmam hasebiyle kitapta geçen yöresel ağzı ve küfürleri severek okudum. Küfür etmek bir insana ancak bu kadar mı yakışır ve eğreti durmaz :))

    Kitap zaten sohbet havasında. Sanki karşıma oturmuş ta anlatıyor. O kadar samimi ve içten yazmış. Üstelik hiç bir olayı da atlamamış. İçinde bolca cinsel hayatından da bahsediyor ve bunları da utanma veya sıkılma duygusu olmadan aktarıyor. Zaten onu bilen bilir, tiyatro için baya baya soyunmuş, tabiri caiz ise anadan üryan olmuş :)

    Kitap Ferhan Şensoy'un çocukluğundan başlayıp, lise hayatı, daha sonra Fransa dönemi vs ile devam ediyor ve yurda dönüşü ile noktalanıyor.
    İnanılmaz eğlenceli ve macera dolu bir lise hayatı yaşıyor. Galatasaray Lisesi ve taksim haliyle. Düşününce çok şahane değil mi?

    Daha eğlenceli olan kısım ise Fransa ayağı. Tiyatro okulunda tiyatrolar sergiliyorlar. Hatta sokak tiyatrosu da yapıyorlar ve adı da "Nazım Hikmet Tiyatrosu". Farklı insanlarla kaynaşıyor, dünyaca ünlü tiyatrocuların asistanlığını yapıyor.

    İnanılmaz yetenekli ve girişimci birisi. Ülkemizdeki tiyatronun gelişimi için de fikirler üretiyor ve bunları uygulamak için yanıp tutuşuyor.

    Bazı bölümlerde de çok çok çok ince ayrıntılardan bahsediyor.

    Mesela, çok ünlü tuluat sanatçısı Ahmet Yekta'nın nasıl bu işe başladığı anısı. Ayrıca kendisi Ferhan Şensoy'un dayısı oluyor sanırım. Ufak bir araştırma ile bunu öğrendim.
    #28357903

    Bir diğer örnek ise Ergin Kolbek. O kim mi diyorsunuz? Buyrunuz.

    http://www.cumhuriyet.com.tr/...ittigi_yerde....html

    Okurken sık sık farklı isimlere ve olaylara atıfta bulunuyor Ferhan Şensoy. Ergin de bunlardan biri. Muhtemelen kimse bu ismi duymadı. Tıptı Ahmet Yekta gibi belki de.

    Türkiye'de mizaha ve tiyatroya olan büyük katkısı için Ferhan Şensoy'a teşekkür etmemiz gereklidir diye düşünüyorum. Hele hele de "Pardon" filmi için :)

    Pardon demişken;

    -Hemen cevap vermek zorunda değilsin Asuman.
    - Ben sözlüyüm.
    - Sözlü mü? Ne sözü? Kimle sözlüsün?
    - Kendisi subay.. Ben doğduğumda onlarla komşuymuşuz. O da benden üç ay önce doğmuş. Sonra annelerimiz bizi beşik kertmişler.
    - Salak karılar! Beşik kertme neymiş? Sen beşikte mi büyüdün?
    - Söz gelişi.. İşte.. Ne bileyim?
    - Kerttirtmeyin beşiğinizi! Komşuda biri doğdu diye senin onunla evlenmen gerekmez! Sapıklığın alemi yok! Evlenemezsin! Evlendirtmem! Seni benden başka kimseye yar etmem Asuman! Ayrıca ben kahvede “Asuman benimki!” demişim artık, ağızdan çıkmış bir laf var.
    - Evet ama, bizim de kesilmiş bir sözümüz var ortada.
    - O sözü keseni dilim dilim keserim ulan! Heeeeyyyt

    sssseee sseeee seee ssseeee :D

    Yazımı bitirirken kitabı çok sevdiğimi belirteyim. İçinde bol küfür ve cinsel olaylar ama asla rahatsızlık uyandıracak türde değil. Hayatın içinden olaylar olarak anlatılıyor. Yani sırf tema cinsel yaşamı değil anlayacağınız.

    Okumak isteyenlere şimdiden iyi okumalar diliyorum. Keyif alacağınızdan da eminim. son olarak adettendir bir şarkı iliştireyim.

    Turgut Uyar şiirine yapmış olduğu yorum ve ekleme:

    Ağustos yirmi iki, dediler ‘Ustan ölmüş’,
    Çok komiksin Azrail, Turgut Uyar ölür mü?
    https://www.youtube.com/watch?v=KsuAESsToZo

    Aşık Mahsuni'ye yazılmış şarkı:
    https://youtu.be/h-1aXlJQFe0

    Boris Vian ne dese beğenirsiniz? :D
    https://youtu.be/58mgXOwUd4k

    Para Olmasaaaaaaaaaaa
    https://youtu.be/lanrH_UbM28


    Ve finali de Ütopyalar Güzeldir ile yapalım :D
    https://youtu.be/3CWWWzVdlHY
  • Şimdi düşünüyorum da benim günlüklerim olsaydı ve ben ölseydim bunu başkasının okumasını ister miydim... Tabi ki hayır!
    Kitabı okumaya başladığımdan beri kendimi suçlu hissediyorum.

    "Nilgün'ün benden istediği son şeyi doğru dürüst yerine getiremedim. Bunun için gerçekten üzgünüm. Başta söylediğim gibi, keşke bu kitap hiç yayımlanmamış, bu önsöz hiç yazılmamış olsaydı."(6) Nilgün Marmara'nın eşinin önsözde kullandığı sözler o kadar üzücü ki, ona bu acısının üstüne bir de bu hüznü yaşatan Gülseli İnal'a çok değişik hisler hissettim hala adını koyamadığım. Bir başkasının anısını 25 yıl saklamak... Dile kolay 25 sene...

    Nilgün Marmara'nın ardından basılan bu kitapta; izinsiz ve eksik yayımlanan Kırmızı Kahverengi Defter lerin ele geçirildiği tüm sayfaları resimleri ile birlikte basılmış.
    Defterler eşinin görevi için gittikleri Libya'nın Tobruk kenti yakınındaki çölden tanıdıklarına yazdığı mektupların örnekleri, yazdığı bir oyun, bir hikaye, çöl okumaları adı altında yapılan çölde okuduğu kitaplardan notları, İstanbul ve sonrası adında bölümlerden oluşmaktadır.
    Çöldeki yaşamı onu çok bunaltmış mektuplarından bu açıkça farkediliyor. "canım sıkıldıkça sözcüklerle oynarım yalnızca. BU KADAR!" (83) diyor ve kendine hiç adil davranmayarak "Ben iyi bir yazar falan değilim, olmak da istemiyorum, hiç ilgilendirmiyor böyle bir şey; ..." (80)diye devam ediyor.

    Notlarının arasında şiirlerinden dizeler var bunlar dipnot olarak yazılmış onun için Daktiloya Çekilmiş Şiirler (1977-1987) ve Kağıtlar kitapları da yanında olmalı insanın çünkü merak ediyor şiirleri bu kitabında burada sadece şiirlerinin karalamaları bulunmakta ven gibi yanılıp tüm kitapları sanmayın.
    Veee Nilgün Marmara'dan kendi gibi kadınlar için yazdığı bir söz daha (bilmiyorum tabi o kendini bu kategoride görmüş müdür?) "Kanaatimce, bu güzel kadınlar unutulmamalıdırlar. Onların seslerine kulak verelim, suretlerini çağaltalım, hiç olmazsa hatıralarımızda." (174) daha çok yer olması lazım hatıralamızda ama "öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna" diyerek değil çünkü bu söz Nilgün Marmara ait olmadığı halde Kırmızı Kahverengi Defter yüzünden ona aitmiş gibi algılanmış asıl bu defterde tırnak içinde kullandığı o sözün Nilgün Marmara'ya ait olmayıp anonim olduğunu anlıyoruz...
    Onu Tek-Tük perdelik oyun için yazdığı notlarda kullandığı gibi "Şiir yazan, canına kıyan kadın" ya da "Durgun hayat kadını" olarak anabiliriz.

    Belki de artık kararın verildiği zamanlardayız ya da düşünme evrelerinde çünkü eşinin dediği "Hayat yine de üzülmeye değer!" sözüne karşılık verdiği yanıt
    "Hayatın neresinden dönülse kârdır!" (380) olmuştur Nilgün Marmara'nın ve daha sonra "ölüm yaşarken vardır, olmuştur, cesedi yakarak ortadan kaldırmak gerekir." (410) diyerek intihar notunda da kullanacağı cümleleri yazmaya başlamıştır yavaş yavaş sayfalara...
    İntihar notu;
    https://yadi.sk/i/UDTS-LRH3T3HJ3
    Okuyamayanlar için de;
    https://yadi.sk/i/WOzW0nVG3T3Hn5

    Sanırım en uzun yazdığım inceleme bu... Ama o kadar sayfanın yani Nilgün Marmara'nın hakkını verir mi bu incelemede bilemiyorum "şimdi bitirmek, zorundayım bu garip vaveylâyı" (182) diyerek incelemeyi bitirirken Nilgün Marmara sözü ile bitirmek istiyorum yine
    "... şu kısacık yaşamı anlamlandıracak anlar dilerim." (syf92)
  • Usta yazar Steinbeck, Cennetin Doğusu’nda yarattığı karakterlerle yaratılış kitabındaki Habil ve Kabil öyküsüne göndermeler yapar. Karakterlerini bu öykü üzerine kurar ve kurguyu bu şekilde ilerletir. Aynı zamanda bir Habil ile kabil hikayesi olan hikaye iyinin ve kötünün ötesinde bir kapı açıyor bizlere .İncil’de Habil ve Kabil ‘in hikayesini anlatan ve kitapta bilge karakter Samuel’ in okuduğu bölüm tam olarak şöyledir:
    ‘’Adem, karısı Havva’yı tanıdı, kadın gebe kaldı ve Kabil’i doğurdu ve Tanrı’nın yardımıyla bir insan yarattım, dedi. Daha sonra kardeşi Habil’i doğurdu. Habil çoban oldu ve Kabil çiftçi oldu. Kabil dünya meyvelerinden oluşan bir armağan sundu Tanrı’ya ve Habil de öte yandan, sürüsünde ilk doğan yavrulardan ve yağlardan oluşan bir armağan sundu. Tanrı Habil’e ve armağanına beğenircesine baktı; ama Kabil’i ve armağanını beğenmedi. Kabil çok kızdı ve yüzü asıldı. Ve tanrı Kabil’e şöyle dedi: “Neden kızdın ve suratın asıldı? Kuşkusuz iyi davranırsan, yüzün dik olur ve kötü davranırsan, günah kapına dayanır ve istekleri sana yönelir, ama sen, sen ona egemen olursun. O sırada kabil, kardeşi Habil’le konuştu; ama ikisi de tarladaydılar. Kabil kardeşi Habil’in üstüne atıldı ve onu öldürdü. Tanrı Kabil’e şöyle dedi “Kardeşin Habil nerede?” o yanıt verdi: “Bilmiyorum, ben onun bekçisi miyim?” ve Tanrı şöyle dedi: “Ne yaptın? Kardeşinin kanının sesi topraktan bana haykırıyor. Şimdi senin elinden kardeşinin kanını almak için ağzını açan toprak tarafından lanetleneceksin. Toprağı ektiğin zaman, o sana artık zenginlik vermeyecek. Yeryüzünde serseri ve göçebe olacaksın.” Kabil Tanrı’ya şöyle dedi: “Cezam dayanılmayacak kadar büyük. İşte bugün beni topraktan kovuyorsun; senin yüzüne görünmeyeceğim, yeryüzünde serseri ve göçebe olacağım ve kim beni bulursa, öldürecek.” Tanrı ona şöyle dedi: “Eğer birisi Kabil’i öldürürse ondan yedi kere öç alınacaktır. Ve tanrı onu bulan kişinin öldürmemesi için Kabil’in üzerine bir işaret koydu. Sonra, Kabil, Tanrı’nın gözünden uzaklaştı ve cennetin doğusundaki Nod toprağında oturdu.”
    Roman Kaliforniya’daki Salinas vadisinin detaylı anlatımı ile başlıyor. Vadinin doğasını, toprağını, iklimini muhteşem bir tasvirle resmediliyor . İrlanda’dan gelerek yerleşen geniş Hamilton ailesi ile Trask’ların üzerinde ilerliyor hikaye. Bu iki farklı ailenin fertleri gün geliyor birbirinin hayatını etkiliyor. Bu süreç içerisinde Birinci Dünya Savaşı’nın izleri ve Amerikan Sivil Savaşı’na kadar geriye uzanan sahneler yer alıyor.
    Cyrus Trask askerlik mesleğine hayran biridir ve askeri birlikteyken çatışma esnasında  bir kurşun bacağını paramparça eder. Hayatı boyunca bunu bir gurur olarak taşır ve ordudan çıkarılıp eve gönderilmesine rağmen askerliği bir meslek gibi yaşamaya devam eder. Hem kendini hem de çevresindekileri kendisinin bir askeri deha olduğuna inandırır. İki oğlunu da bu disiplinle yetiştirmeye başlar. Oğulları, Habil ve Kabil’in hikayesindeki gibi babaları ve birbiriyle çekişen karakterler olurlar. Roman, Cyrus’un  iki oğlu Charles ve Adam’ın  ( yanı Adem’in ) yaşam hikayeleri ile devam eder  ve yine İncil’deki hikayenin paralelinde Adam’ın sahip olacağı iki erkek çoğunun Aaron ve Cal’in yaşam öykülerine odaklanır.
    İnanç, aidiyet, disiplin, dostluk, kıskançlık, aşk ve minnet, kabul edilme çabası, suçluluk, hırs ve ahlak duyguları romanda öne çıkan duygular. Her bir karakter bu duygularla ya da bu duygulara karşı savaşır. Samuel Hamilton ve çinli yardımcı Lee kitaptaki en aklı başında en bilge karakterlerdir. Zayıf bir adam olan Adam ile çocukları Aaron ve Cal üzerinde büyük etkileri olacaktır. Lee  ve Samel Hamilton’ın sohbetleri kitaptaki en güzel bölümlerdi.
    John Steinbeck ‘in bu eseri hakkında kendi hayatından bölümler yer aldığına dair bilgiler var. Geniş bir aile olan Hamilton’lar gerçekte John Steinbeck’in ailesi Olive Hamilton’un ailesiymiş. Kitaptaki en güzel karakter Samuel Hamilton ise yazarın dedesiymiş. Böyle bir dedenin John Steinbeck gibi bir torunu olması kitabı okuyanlar için hiç de sürpriz değil. Karekterlerin çeşitliliği okuyucuda sıkıntı yaratmıyor zira geçişler fazlasıyla ustaca yapılmış .

    Kitaptaki bir diğer söz yaratılış kitabında geçen timşel sözü bu sözü anlamayacaklar olanlar kitaptan da anlamayacaklar galiba . Adam (Adem’in ) ölürken ağzından çıkan son söz . Bu
    söz ve kitabında son cümlesi oluyor . Timşel : hükmedebilirsin .


    Adem’in karısı olan Cathy ( ilerleyen bölümlerde Kate olacak ) hiç bir zaman anlamayacağım ki , kitapta da bu sır kendini korumakta . Yapmış olduğu kötülüklerin nedenini hala anlamış değilim ne amaç uğruna ve niçin? Ve işin en kötü tarafı ise Adam’nın onun kötü olduğuna hiç inanmaması belkide yüreğinde öyle bir hayal kurmuştu ona inanmıştı öldüğünde bile hala o saf sevgi vardı .


    Cennetin Doğusu’ nun filmide var . Filmi de izledim lakin kesinlikle kitaptaki hazzı almadım . İzlemek isteyenler olursa mutlaka önce kitabı okusunlar zira , kitap gereken tüm hazzı veriyor . Bitirirken evet ağladım tutamadım kendimi . Hepimiz iyinin ve kötünün çemberinde yaşarken bir çok şeyden habersiz yaşarız . Eylemlerimiz ne ölçüde iyi ne ölçüde kötü bilemiyoruz . Tek bildiğimiz bize öğretilen iyinin ve kötünün örnekleri. Hayatımız bu seçimlerden ibaret yani , iyiye ve kötüye hükmedebilir doğru seçimleri yapabiliriz sağ duyumuyuzu koruyarak ....

    Keyifli okumalar ...