14. yüzyıl ortaları, Osmanlı Devleti'nin Balkanlar'da hızla genişlediği bir dönemdi. 1354'te Gelibolu'nun alınmasıyla Rumeli’ye geçen Osmanlılar, 1361-1363'te Edirne'yi fethederek
Bizans’ın Avrupa'yla olan bağlantısını kesmiş ve 1363'te Filibe'nin (Plovdiv) ele geçirilmesi Balkan devletlerini alarma geçirmişti.
Böylelikle Papa V. Urban’ın teşvikiyle Macarlar, Sırplar, Eflaklılar ve Bosnalılardan oluşan 20.000-60.000 mevcutlu bir Haçlı ordusu kuruldu. Macaristan Kral Lajos komutasındaki bu Haçlı ordusu, İslimye’de (Slivnitsa) Meriç Nehri'ni geçerek Edirne'ye iki günlük mesafede ordugah kurdu. Trakya'daki Osmanlı kuvvetlerinin komutanı Lala Şahin Paşa'nın görevlendirdiği Hacı İlbey, emrindeki birkaç bin kişilik bir akıncı kuvvetini dört gruba ayırdı. Rehavet içindeki Haçlı kuvvetlerini gece karanlığından yararlanarak çembere alan Osmanlı akıncıları, ardından ordugâha baskın düzenledi. Panikleyen Haçlılar karanlıkta birbirine saldırdı ve çoğu kaçarken Meriç Nehri'nde boğuldu. Osmanlıların Edirne ve Batı
Trakya'daki hâkimiyetlerini pekiştiren bu zafer, Edirne'nin başkent olmasının, Balkanlar'daki Macar hakimiyetinin kırılmasının ve Bulgaristan'ın vergiye bağlanmasının önünü açtı.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
O sıralarda benim Erzurum'da sadece adım var. Çok az kimse beni şahsen tanır. Fakat, il Başkanı Necati Bölükbaşı çok başarılı bir partici; zeki, yırtıcı, partiye çok mesafe aldırmış. O'nun varlığı ve bana olan yakınlığı, bir de beni üniversitede tanıyan genç hocaların verdiği hava, niyetlileri biraz etkiliyor gibi…
Hülasa, toplumsal düzen ve hukuk alanıyla ilgili Kur'an ahkâmı nüzul vasatındaki sosyolojik bağlamdan koparılıp mutlaklaştırıldığında, dinin siyasallaşıp ideolojik bir hüviyet kazanması ve dolayısıyla bugün sayısız örneğine tanık olunduğu üzere ahlak, adalet gibi tarih-üstü değerlerden ziyade siyaset, şiddet, nefret gibi çok bileşenli angajmanlara dayalı travmatik ve şizofrenik Müslümanların ön plana çıkması mukadderdir. Bu ciddi problem modern İslam dünyasındaki "ahlâki az gelişmişlik" sorunuyla birleştiğinde, tıpkı bugün olduğu gibi, İslam'ın
ve Müslümanların insanlığa huzur, sükûn ve barıştan ziyade çatışma, savaş, kan ve gözyaşından fazla bir şey vaat etmeyeceğini söylemek kehanet olmasa gerektir.
"Evlilik bir tür köleliktir; kadın kocasının kölesidir. Günah söz konusu olmadıkça kadın kocasından gelen tüm isteklere icabet/itaat etmek mecburiyetindedir. Bu konuda birçok haber/hadis nakledilmiştir... Mesela, bir hadiste, "Erkeğin vücudu tepeden tırnağa cerahat olsa ve kadın bu cerahati diliyle yalasa yine de kocasının hakkını ödeyemez" denilmiştir... Başka bir hadiste, "Koca cinsel ilişkide bulunmak istediğinde, kadın devenin üzerinde de olsa bu isteğe icabet etmesi gerekir” ifadesine yer verilmiştir. Yine Hz. Peygamber'den, "Kadın avrettir; evden dışarı çıktığı zaman şeytan ona eşlik eder"; "Kadın için on avret söz konusudur; bunlardan biri kocası tarafından, tamami ise kadın öldüğünde mezar tarafından setrolunur" mealinde hadisler nakledilmiştir... Hülasa, kadının riayet etmesi gereken vecibeler, evinde oturup yününü eğirmek, ev işleriyle vakit geçirmektir. Bununla birlikte sık sık evin (dam, balkon gibi) yüksek bir yerine çıkıp etrafı seyre dalmamalı, sokaktan gelip geçenlere bakmamalıdır. Ayrıca, komşularla içli dışlı olup uzun boylu laflamamalı, kocasının izni olmaksızın evden dışarı adım atmamalıdır."
Bu pasajda resmedilen kadın profilinin Cahiliye devri Arap toplumundaki kadın algısından daha iptidai olduğunu söylemekte beis yoktur. Başka bir ifadeyle, Cahiliye devrinde Hz. Hatice, İslâmî dönemde Hz. Âişe ve Ümmü Seleme gibi özgüvenli kadın figürler dikkate alındığında, Gazâlî'nin tarif ettiği Müslüman kadın tipolojisinin ne tür bir zihniyetin yansıması olduğu daha iyi anlaşılır. İslam geleneğindeki hâkim kadın algısı maalesef Gazâlî'nin resmettiği şekilde oluşmuş ve bu algı Orhun kitabelerindeki "Hakan ve Hatun'un buyruğu” gibi ifadelerin gerçek hayattaki şahidi olarak İslâmî dönemlerde Merâcil, Altuncan, Terken, Melike ve Nilüfer hatun gibi kadınlar