İnsanlar sigara içiyor ve neden kanser olduklarına şaşıyor.
İnsanlar hayvanları yiyor, aşırı yağ tüketiyor ve neden damarlarının tıkandığına şaşıyor.
ınsanıar yaşamıarı boyunca kızgın yaşıyor ve neden kalp
krizi geçirdiğine şaşıyor.
İnsanlar, acımasızca ve büyük stres altında başkalarıyla
rekabete girişiyor ve neden felç geçirdiklerine şaşıyor.
Açıkça görülmeyen bir şey de, çoğu insan kendisini öldürecek kadar endişe içinde yaşıyor.
Bir başka baskı, “her an ulaşılabilir olma” kültüründe büyür. E-posta, anlık mesajlaşma uygulamaları, akıllı telefonlar... İş ile dinlenme arasındaki sınırlar erir. Beynin kendini toparlaması, deneyimi işlemesi, yeni fikirler üretmesi için ihtiyaç duyduğu Varsayılan Kip Ağı geçişleri çoğu zaman yarıda kesilir. Zihin dışsal taleplerle sürekli meşgul tutulur.
Bu durum, beynin restoratif “boş vites”ini elinden almak gibidir. Dinlenme anı, sahiden dinlenme olmaktan çıkar; dinlenme, “yarım bekleme”ye dönüşür. Sonuçta kronik stres, tükenmişlik (burnout) ve yaratıcılıkta belirgin bir azalma ortaya çıkar. İnsan, bir yandan durmadan üretmeye zorlanır; öte yandan üretimi mümkün kılan içsel alanı koruyamaz hale gelir.
Verimlilik söylemi de bu gerilimi büyütür. Odaklanmayı ölçen uygulamalar, zaman yönetimi teknikleri —özellikle yanlış anlaşıldıkların- dabeynin doğal kopuşlarını kusur gibi göstermeye meyleder. Mola vermeden, hayale dalmadan, pencereden dışarı bakmadan geçen bir çalışma günü “ideal” diye sunulur.
Bebeklerle olan sosyal bağlanma hem anne hem de çocuğun beyinlerinin ödül merkezlerini meşgul eden eşgüdümlü kimyasal bir olaydır. Ödül merkezlerine sel gibi akın eden etkili hormon karışımları düşüncelerimize paralel hisler uyandırır. Hormonlar sosyal bağlanmayı düzenlerken sosyal stres zamanlarında da salgılanırlar. Çoğu anne ve yavrusunun kolayca ayrılamama nedeni budur.