Yaşam, Hayat; Lütuf mu? Lanet mi?
İnsanlığın en büyük dramı ölümdür. Çünkü biliyoruz ki eninde sonunda yaşanacak olan son bu ölüm. İnsanların nasıl bu kadar mutlu ve umursamaz olduğunu anlamıyorum. Ölüm bize çok yakın. Savaşlar, suçlular, ülke içi sorunlar, ruh sağlığı bozuk toplum, her geçen zaman artan vahşet; bunlar acı verici gerçekler. İnsanlar hayatın, yaşamın bir lütuf olduğunu savunuyor ama en azından benim için bir lanet. Sen bana katılmayabilirsin ama benim için böyle çünkü bana göre kötülük ağır basıyor ve sadece bu da değil, eninde sonunda bitecek olma- sı bile bir lanet. Hayat senin gözünde ne kadar toz pembe olursa olsun sevdiğin her şey gidecek, ölecek ve sen bunu bile bile yaşıyorsun. Bu tam anlamıyla lanet. Zihin insana verilmiş en büyük kötülük çünkü her şeyin sonu olduğunu bilmek bir anlam katsa- da bir o kadar da anlamsızlık katıyor.
Edebiyat
Bir akşamüstü garipliği sinmiştir ki tenimize Uzatmıştır çiçekler boynunu cellada, En kahrolası suçlular görmesin diyerek cevheri, Ve bütün sesleri kesilmiştir ahengiyle doğanın; Renkler, bütünüyle heyulaya dönüşmüş Büküvermiştir acıyla, bütün herkes boynunu, Zannolur ki, dehşetli, ölüm saati de gelmiştir.
Şiir
Reklam
pasaklı çocuk/walter benjamin
Bulduğu her taş, topladığı her çiçek, yakaladığı her kelebek daha o andan bir koleksiyonun başlangıcı; sahip olduğu her tek şey de zaten bir büyük koleksiyonun parçası. Bu tutkunun gerçek yüzü, antika düşkünlerinde, araştırmacılarda, kitapkurtlarında olsa olsa solgun ve manik bir parıltıyla var olabilen o sert Kızılderili ifadesi, ancak pasaklı çocukta gösterir kendini. Neredeyse hayata ilk adımını atar atmaz bir avcıdır o. Eşyada kokusunu sezdiği ruhları avlayacaktır; görüşünün insanlar tarafından hiç bulandırılmadığı uzun yıllar boyunca eşyayla ruhlar arasında kalır. Hayatı bir düşü andırır: Kalıcı hiçbir şey tanımaz; ona sanki her şey tesadüfen oluyormuş gibi gelir. Göçerlik yılları, düşler ormanında geçirdiği saatlerdir. Ganimetini bu ormana getirerek arındırır, tılsımını bozar, sağlama alır. Çekmeceleri hem cephanelik, hem hayvanat bahçesi, hem suçlular müzesi, hem de bir yeraltı kemeri olmak zorundadır. “Ortalığı toplamak”, aslında gürz olan atkestaneleri, gümüşten bir hazine olan yaldızlı kâğıtlar, tabut olan oyuncak ev parçaları, totem direği olan kaktüsler, kalkan olan madeni paralarla kurulmuş bir yapıyı imha etmek olurdu. Çocuk öteden beri annesinin çamaşır dolabının, babasının kitap raflarının düzenlenmesine yardım etmektedir, ama kendi mülkünde hâlâ, arada bir uğrayan, savaşçı bir konuktur.
Dünyada en huzursuz kimse,
KaIbinde hased ve kin taşıyanIardır. (İmam Şafii) Spinoza'ya göre "Nerede bir korku siyaseti güdülüyorsa, orada köleliğin en kötü biçimi mevcuttur." Spinoza, insanı harekete geçiren üç temel duygunun var olduğunu savunur. Bu üç ana saik, arzu , sevinç ve korku / kederdir. Arzu, insanın yaşama isteği, kendini gerçekleştirme bilinci, temel itici gücüdür. Sevinç, insanı harekete geçiren ve var olma gücünü arttıran temel bir duygudur. Bir insan daha yetkin, daha özgür ve daha güçlü bir duruma geçtiğinde ruhu sevinçle dolmaktadır. Bu durum kişiyi hayata karşı daha aktif, üretken ve dirençli kılmaktadır. Korku ise sevincin tam tersidir. İnsanın eyleme ve var olma gücünün azalmasıdır. Korku anında bireyin harekete geçme isteği felç olur, zihni daralır ve özgürlüğü kısıtlanır. Korkan insan pasifleşmekte ve dış etkenlerin kölesi (edilgen nesne) haline gelmektedir. Spinoza'ya göre bir yönetim adaletten uzaklaşıp korku siyasetine başvurduğunda, neyin "iyi" neyin "kötü" olduğuna sadece kendisi karar vermektedir. Bugünün "iyi ve yasal" davranışı, yarın gücü elinde tutanın çıkarlarına ters düştüğünde "kötü ve yasadışı" ilan edilebilmektedir. Bu durum toplumda korku iklimine sebep olmaktadır. Korku iklimindeki insan, aklı ve mantığı uygun gördüğü için değil, otoritenin sürekli değişen "iyi" tanımına uyum (İtaat) sağlamak için yaşamaktadır. Bugün sadece suçlular cezalandırılırken, yarın sadece farklı düşünenler de "kötü" ilan edilip cezalandırılabilir. Dolayısıyla erdemli, iyi insanlar da her an hedef olma korkusu içinde hayat sürmektedirler. Havada sürekli bir ceza ve korku kokusu olduğunda, insan yeni bir şey denemekten, sorgulamaktan, eleştirmekten, sanattan ve felsefeden de korkmaktadır. "Başıma bir iş gelir mi?" endişesi, toplumun en dürüst, en yaratıcı
Film tavsiyeleri / 55655445555666778
`90'lar suç- gerilim` (`neo/noir`) `tarzı filmler` `aksiyon` / `neon ışıklar` /`yağmur`/`çöl atmosferi` `moteller` / `barlar`/ `para çantası` / `kader hissi ` `yanlış kimlik` / `kiralık katil` / `femme fatale` `casino`'`suç`/ `şiddet`/`köy` / `aşırılık`/`kan` `herkesin birbirini kandırması`/ `eğlenceli 90's` 1.` blood simple` / kansız `coen kardeşlerin` ilk filmi olan yapımda; bir bar sahibi, karısını ve sevgilisini öldürtmek ister ama plan herkesin birbirini yanlış anlamasıyla kana bulanır. texas sıcağı, neon ışıkları ve boş otoyollar arasında ilerleyen film; düşük bütçeli ama yoğun bir neo-noir kabusuna dönüşür. appraf.com/title/movie/kansiz 2. `one false move` los angeles'ta işlenen vahşi bir cinayetin izini süren suçlular, küçük bir güney kasabasına doğru kaçarken; yerel şerif kendini kaldıramayacağı kadar büyük bir olayın içinde bulur. `billy bob thornton`'ın senaryosu; taşra sıkışmışlığını ve yaklaşan felaketi ağır ağır hissettirir. appraf.com/title/movie/one... 3. `the last seduction` / son tahrik linda fiorentino'nun oynadığı femme fatale karakter; kocasını dolandırıp küçük bir kasabaya kaçar ve orada yeni bir adamı manipüle etmeye başlar. erotizm, ihanet ve kara mizah arasında ilerleyen film; `90'lar` neo-noir sinemasının en sert karakterlerinden birini yaratır. appraf.com/title/movie/-zgsd 4. `kill me again` insan iki kere ölür borç içindeki eski bir dedektif, mafyadan kaçan gizemli bir kadının ölümünü sahte göstermesi için tutulur. `val kilmer` ve joanne whalley'nin başrolde olduğu film; motel odaları, çöl yolları ve sürekli değişen kimlikler üzerinden klasik noir hissini modernleştirir. appraf.com/title/movie/-2r2t 5. `after dark, my sweet` karanlık basınca güzelim eski bir boksör, zihinsel sorunları
Etrafınıza baktığınızda toplumda herkes bir şeylerden yakınır. Ekonominin berbatlığından veryansın ederler, eğitime laf atarlar, siyasetten bahsederken demokrasiye lanet ederler, yeri gelir toplumun normlarına saydırırlar. Sonra bakarsınız cinayetler işlenmiş, ortalık kaos içinde, suçlular suçsuzlardan daha serbest ortalıkta cirit atıyor ve dönüp dolaşıp yine aynı döngüde duruyoruz. ​Sözde devlet adamları insanlara en büyük kazığı atsın, insanlar da geri durmadan birbirine kazık atsın. Milli Eğitim Bakanı, olmayan eğitimin üstüne gençlerin beynini yıkamak için gerekli ön izlemeleri yapsın. Sözde örnek olacak büyüklerimiz de ahlak çöküntüleri üstünden gençlere örnek olsun. Devlet insanların arkasından her türlü konuda iş çevirsin, sonra da hemen üstünü örtmek için asıl konuyu başka yerlere çevirsin. Gündemde hep kötü haberler yayınlanıp insanların kalmayan psikolojisini de altüst etsin, sonra sabah olunca sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi asgari ücretle işe gitmeye devam edelim... ​Fark ettiğim kadarıyla Türkiye'de her şey iki temel konu üstünde dönüyor ve gün sonunda her şey yine bu iki kavramla yatıştırılıyor: Din ve Siyaset. Bu konuda dile getirebileceğim çok şey var fakat o kadar uzatmayı gerekli bulmuyorum. ​Sayın arkadaşlar, bir toplumda bunca şey yaşanıp hiçbir şey yapılmıyorsa tüm suçu tabii ki tek bir şeye indirgeyemeyiz lakin benim gördüğüm en büyük sorun herkesin her şeyi unutmayı seçmesi; toplum düşünmeyi bilmiyor. Şimdi bahane olarak: Silivri soğuktur diyecekler. Ben de şunu diyorum: Silivri tüm insanları taşıyacak kadar büyük değil. :D Yanlış anlaşılmasın, insanların kalkıp meydanlarda slogan atmasını da beklemiyorum, bu bir şeyi değiştirmez. Sistemli bir düşünme yapısı olmadığı sürece döngü hep devam eder. Yapılan haksızlıklar karşısında sustukça, menfaat
1000Kitap
Reklam
Reklam