Yaptığı incelemelerde rüyalarla ilgili ilk yazılı kayıtların MÖ 2500'lü yıllara ait olduğunu gördüğünde epey şaşırmıştı. O dönemin en gelişmiş uygarlıklarından olan Sümer topraklarında, Uruk Kralı Dumuzi için rüyalar o kadar önemliydi ki gördüğü rüyaları kil tabletlere kaydettirmişti. Benzer şekilde MÖ 1350 yılında Mısır'da rüyaların nasıl yorumlanması gerektiği ile ilgili oldukça kapsamlı ve detay bilgi içeren yazılar bulunmaktaydı. Bilimsel olarak rüyalar hakkında çeşitli yorumlar olsa da hâlâ büyük bir gizem söz konusuydu.
Tanilli, S. (1994). Yüzyılların gerçeği ve mirası. İnsanlık tarihine giriş. İstanbul: Cem Yayınevi.
İnsanın Ortaya Çıkışı
İnsanın doğanın sahnesine çıktığı Dördüncü Zaman’m başlarında, iklim tatlı
Ama dünyanın yeniden yaratılabilmek için önce yok olması gerekiyordu; kozmogoni öncesinin "kaos"u aynı zamanda kralın ritüel "ölümü"nü ve yeraltına inmesini gerektiriyordu. İki kozmik varoluş biçimi -ölüm/hayat, kaos/kozmos, kısır lık/bereket- aslında aynı sürecin iki farklı anını oluşturuyordu. Tarımın keşfinden sonra kavranan bu mysteria dünyanın, hayatın ve insan varoluşunun bütüncül açıklamasının temel ilkelerinden biri haline geldi; bu ilke bitkilerin büyümesi dramasını aşan bir nitelikteydi; çünkü kozmik ritimleri, insan kaderini ve tanrılarla ilişkileri de bu ilke yönetiyordu. Mit, Ereşkigal'in krallığını fethe, yani ölümü yok etmeye giden aşk ve bereket tanrıçasının uğradığı bozgunu anlatır. Demek ki insanlar ve bazı tanrılar hayat/ölümün art arda gelişini kabullenmek zorundadır. Dumuzi-Tammuz altı ay sonra "yeniden ortaya çıkmak üzere "yok olur." Bu art arda geliş tanrının dönemsel varlığı ve yokluğu insanların "kurtuluşunu," ölüm sonrası kaderlerini ilgilendiren mysterialar oluşturabilecek bir yapıdaydı. Sümer-Akkad kralları tarafından ritüel biçiminde temsil edilen Dumuzi-Tammuz'un önemli bir rolü vardı, çünkü tanrısal ve insani varoluş biçimleri arasındaki yakınlaşmayı gerçekleştirmişti. Sonradan, her insan krallara özel bu ayrıcalıktan yararlanmayı umabilirdi.
Akkad tanrıçası İştar'ın ve daha sonra da Aştarte'nin benzeştirildiği İnanna ise, Yakın Doğuda başka hiçbir tanrıçanın erişemediği bir tapım ve mitoloji "güncelliği"nden yararlanacaktı. İnanna-İştar en parlak çağında hem aşk, hem savaş tanrıçasıydı, yani hayatı ve ölümü yönetiyordu; ne kadar güçlü olduğunu belirtmek için hermafrodit olduğu (İştar barbata) söyleniyordu. Kişiliği daha Sümer döneminde tam olarak çizilmiştir ve onun merkezi miti antik dünyanın en anlamlı yaratımlarından birini oluşturur. Bu mit bir aşk hikâyesiyle başlar: Uruk'un koruyucu tanrıçası İnanna çoban Dumuzi'yle evlenir, böylece Dumuzi sitenin hükümdarı olur. İnanna tutkusunu ve mutluluğunu yüksek sesle ilan eder: "Ben, neşe içinde yürüyorum.... Efendim kutsal kucağa yaraşır!" Ama eşini bekleyen trajik sonu da önceden hissetmektedir: "Ah sevgilim, yüreğimin erkeği ... ben seni uğursuz bir yazgıya sürükledim.... Ağzınla ağzıma dokundun, dudaklarımı başına bastırdın, işte bu nedenle uğursuz bir yazgıya mahkûm edildin.”