Antalya Milletvekili Hamdullah Suphi Bey: Bir haber alıyoruz: Filan yerde telgraf tellerini kesmişler, kışkırtmalar her tarafta devam ediyor, bozgunculuğun sonu gelmiyor ve biz vatanımızın bu son parçasında bağımsızlığımızı kuşatıp saran bir tehlike ortasında görüşüyor, tartışıyor, düşünelim diyoruz. Oysa karşı taraf bir saniye durmuyor, duraksamıyor.
vicdan görevi
Efendiler! Hamdullah Suphi Bey’den sormak istiyorum, hangi geçmişten ve hangi günden bahsediyorlar? Biz bu hareketlerle uğraşırken Hamdullah Suphi Beyefendi İstanbul’da oturuyordu. Neden buraya gelip de bugünkü gibi davranmak istemiyordu?  Hamdullah Suphi Bey: İstanbul’da görevim vardı. Mustafa Kemal Paşa: İstanbul’da görevi vardı, filan yerde görevi vardı. Tüm görevlerin üstünde bizim de bir vicdan görevimiz vardı. O da, herkesin sudan bahanelerle görev yaptığı sırada hayatımızı, varlığımızı bu milletin sinesine sokarak, onlarla birlikte düşman karşısında mücadele etmek olmuştur.
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Suphi Bey, bir inkâr ve ikna ustasıydı. O da çoğu insan gibi gördüklerine değil, düşündüklerine inanmayı seçerdi.
Alıntı
Mustafa Suphi'nin öldürülmesini Meclis gündemine taşıyan Trabzon milletvekili Ali Şükrü Bey Meclisin önemli muhalif isimlerinden biridir. Tan gazetesinin sahibidir ve Lozan'da geri adım atıldığı iddiasıyla Mustafa Kemal'i ve İsmet İnönü'yü çok sert eleştiren bir milletvekilidir. Ali Şükrü Bey 26 Mart 1923 günü akşamı kaçırılır ve Topal Osman tarafından öldürülür. Muhalefet konunun üzerine gider, olay ortaya çıkar. İsmail Hakkı Tekçe komutasındaki muhafız birliği 2 Nisan günü Topal Osman'ı ve 12 arkadaşını çatışmada ölü ele geçirir! TBMM'nin kararı ile Ulus Meydanı'nda ayağından darağacına asılır.
TÜRK MÜZİĞİNİN MESELELERİ...
(...) Müzisyenlerimiz, Türk müziğinin içine düştüğü problemleri, genellikle, II. Mahmud döneminden başlayan Batılılaşma hareketlerinin hazmedilmemiş tesirlerine bağlamaktadır. Genel kanaate göre, tereddînin en muhteşem timsâli Hacı Arif Bey olmuş, ondan sonra Türk müziği tedricî bir keyfiyet kaybına uğramış, nihayet “münübüs müziği”ne kadar düşmüştür. Hacı Arif Bey’in muhteşem bir hafıza olduğuna temas etmiştik; meselâ üstadının 6 ayda meşkedebildiği eser hamulesini o bir gecede meşkedebilir… Bunun yanında, onun selefleri gibi ulvî bir mizaç taşımadığını, hafifmeşreb olduğunu da… Dr. Cem Behar, bu hususa kısaca değindikten sonra, Türk müziğinin bozulmasında özellikle Batı usûlüyle yapılan notalama çalışmalarının rol oynadığına dikkat çeker. Bu notalama çalışmalarından ilki 17’nci yüzyılda Ali Ufkî Bey (önceki adı Alberto Bobowski) tarafından gerçekleştirilmiş, ama musikîmizde kabul görmemiş ve kullanılmamıştır. 18’inci ve 19’uncu yüzyıllarda Dimitri Kantemir (Kantemiroğlu) ve Hamparsum Limonciyan tarafından yapılan notalamaların âkıbeti de farklı olmamıştır. 20’nci yüzyılın başında ise Rauf Yekta Bey tarafından, Abdülkadir Töre ile Ekrem Karadeniz tarafından (Töre–Karadeniz sistemi) ve Sadettin Arel ile Suphi Ezgi tarafından (Arel–Ezgi sistemi) notalamalar yapılmıştır. Cem Behar daha ziyade bu sonunculara dikkat çekmektedir. Özellikle Arel–Ezgi sistemi, günümüzde de kullanılan ve büyük tartışmalara sebebiyet veren bir notalamadır. Cem Behar, notalamanın kendisinin Türk müziği için bir “bid’at – uydurma yenilik” olduğunu ve Türk müziğinin yapısını bozduğunu düşünmektedir. İTÜ Türk Musikîsi Devlet Konservatuarı öğretim üyesi Yalçın Tura ise, Türk müziğinin büyük sıkıntısının notalamadan değil, yanlış notalamadan kaynaklandığı görüşündedir. Dolayısiyle o da
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Sayı 2, Nisan 1996, Feyyaz Aksakal imzasıyla) TÜRK MÜZİĞİNİN TEMEL MESELELERİ, -Türk Müziğinin Meseleleri-
Akademya Yazıları
Ermeni zenginleri yolsuzluğu
Milli Mücadele'nin başladığı sıralarda yabancı pasaport edinerek yurt Türkiye'ye dönmek istemisler, fakat bu istekleri "yabancı pasaport edi-dışına çıkan bazı Ermeni zenginleri, savaşın sona ermesiyle yeniden aerek kendi kendilerini vatandaslıktan çıkardıkları" gerekçesiyle Türk hükümeti tarafından kabul edilmemisti. Hatta bu gerekçe, Lozan Ant-laşması'na da bir madde olarak kaydedilmis ve yabancı pasaport kul-lanarak yurt dısına çıkan Rum ve Ermenilere. Türkiye'nin sınırları bir daha açılmamak üzere kapatılmıştı. Ancak cumhuriyetin ilan edildiği stralarda bircok Ermeni zengini vurda girmenin ve "emväl-i metrike" savilan mallarına yeniden sahip olmanın yolunu buldular. Evvela 1 Nisan 1924 tarihli Müstakil Gazete'de, Karnik Sebuhyan adlı bir Ermeni zengininin rüşvet dağıtarak İstanbul'a girdiğine dair gazeteleri, Mütareke devrindeki hainlik ve alçaklıkları ve bir o kadar bir haber vavımlandı. Bu haber üzerine ertesi günkü bütün İstanbul ve Benon Değirmenciyan gibi bazı Ermeni firarilerin on beş-yirmi bin da servetleri meshur olan Karnik Sebuhvan, Diran Gümüşgerdanyan liraya varan harcamalarla İstanbul'a döndüklerini, hatta kendilerini defetmesi gereken makamlardan yardım ve iltifatlar görmek suretiyle mallarına yeniden kavustuklarını yazmaya başladılar. Gel gelelim İstanbul Valisi Haydar Bey, Ankara'dan aldığı bir telg-rafa istinaden gazetelerde ismi geçen Ermenileri 4 Nisan tarihinde apar topar sınır dışı etti. Fakat Haydar Bey bu telgrafı hangi makam dan aldığını açıklamadı. Bu ise firarilerin sorgulanmasına mâni olun-mak istendiği şeklinde yorumlandı ve işin içinde bazı nüfuz sahibi adamların bulunduğu ihtimalini gündeme getirdi. Nitekim Müstakil Gazete yazarlarından Suphi Nuri, bu Ermenilerin konsoloslarımızdan vize edilmiş pasaportlar alarak memlekete
Sayfa 91 - Ötüken Yayınları·Kitabı okudu