“İçine doğduğumuz evler bizlerin en büyük şansı ya da şanssızlığıdır. Bizler hayatı doğduğumuz evlerde öğrenir, kendimizle de yine o evlerde tanışırız. Sevilen ve sevildiğini bilen insanlar için dünya güvenli bir yerdir. Ama ya dünya bizi sevmezse, bize değer vermez, aşağılar, korkutursa…
KORKU ŞİDDETİN ANAVATANIDIR!
O zaman hayat öyle bir yola sokar ki bizi, kimimiz bu yolda hem beden hem ruh sağlığını kaybeder, kimileri de öyle bir korku salar ki etrafa, dünya onlardan korkar, onlar da dünyadan.”
İnsanın içine doğduğu ev, gerçekten de dünyaya dair ilk “haritasını” çizer. Orada öğreniriz sevmenin nasıl olduğunu, değer görmenin neye benzediğini, korkunun nasıl bir şey olduğunu.
Sevilen ve sevildiğini bilen biri için dünya daha güvenli, insanlar daha yaklaşılabilir görünür. Ama çocuk, değersiz hissettirilirse, aşağılanırsa ya da korkutulursa; dünya onun için tehditkâr bir yere dönüşür. O zaman hayatta kalma içgüdüsü devreye girer. Kimi içine kapanır, kendini siler; kimi sertleşir, saldırganlaşır. Çünkü korku çoğu zaman şiddetin gölgesinde büyür.
Korkan insan bazen zarar görmemek için zarar verir. Bazen de kendine yöneltir o şiddeti; ruh sağlığı yara alır, beden hastalanır. Travma dediğimiz şey tam da burada başlar: Güvensiz bir dünyada sürekli tetikte yaşamak.
Ama şunu da eklemek isterim:
İnsan yalnızca doğduğu evden ibaret değildir. İlk hikâyemizi orada yazarız ama kitabın tamamı o değildir. Güvenli ilişkiler sonradan da kurulabilir. Bir öğretmen, bir dost, bir terapist, bir eş… İyileştirici deneyimler, eski yaraların anlamını değiştirebilir. Beyin ve ruh öğrenmeye devam eder.
Dünya bazen bizi sevmez gibi gelir. Ama bazen de biz, sevilmeye alışık olmadığımız için sevgiyi tanımakta zorlanırız. Yine de değişim mümkündür. Korkunun dili çözüldükçe, yerini yavaş