sevgilim
telaşlı zaman dudaklarımda haziran türküsü badanasız bir ev içinde esir kaldı çocukluğum
yüreğimde yalnızlığım
çiçeklerin diliyle sustu
deniz feneriyle geçti şiir sessizliğine
elyazmalı mendil salladı
hep o dilde
ask çiçeklerin dilinde sevgilim
rütbesiz palaska beline
Uzun zaman önce, Xu ailesinin ataları sadece bir tavuk beslerdi. O tavuk büyüyünce kaz oldu, kaz kuzuya döndü ve o kuzu öküz oldu. Ailemiz böyle zenginleşti."
Babamın sesi fısıltıya dönmüştü. Birkaç dakika sustu ve sonra tekrar devam etti: "Sıra bana geldiğinde, Xu ailesinin öküzü kuzuya döndü, sonra kuzu eridi kaza döndü. Sıra sana geldiğinde, kaz tavuğa döndü ve şimdi bir tavuğumuz bile yok."
Babam cümlesini bitirdiğinde kahkaha atmaya başladı. Kahkahaları gözyaşlarına dönene kadar güldü. İki parmağını kaldırdı ve bana doğru uzattı. "Xu ailesinden iki tane mirasyedi çıktı,” dedi.
Sustu. Çenesinden tutarak yüzünü bana doğru çevirdim: Bu yüz, radyo lâmbasının zayıf turuncu ışığında belli belirsiz, çok eski bir rüyada görülen bir yüzün hatırası gibi görünüyordu. Ben bu rüyayı on yedi yaşımda iken görmüş ve onu senelerce şehir şehir, sokak sokak aramış ve daha ilk karşılaşmamızda, göğsüm daralarak: "İşte bu odur!" demiştim.
Gözlerin hep böyle taze, hep böyle yeni kaldılar; onları daha şimdi görüyormuşum gibi...
- Bu kadarcık ışıkta renklerini fark edebiliyor musun, dedi.
Evet, dedim.
- Ben de seninkileri, dedi.
Sustuk ve birbirimize daha çok sokulduk. Ayni ses, bir başka şarkı söylüyordu.
- Sen, dedim; Ömer'in, Ayla'nın annesi, benim karımsın.
Başını tekrar omuzuma dayadı.
- En çok hangisini seversin? diye sordum.
- Seni dedi. Sesi rüyalı ve çok hafifti: Ya sen? diye mırıl-dandı.
- Ben de seni.. dedim.