Hayat, ölünce tamamlanacak olan küçük bir yapboz değil midir? Tabi tek bir sefer yapıp bozacağını düşünmüyorsan..
Hayata Dair
Hak
Nefsine hakim olamayanlar nefsin kölesi oldu. Kuranı kerim erkeğin bu doğasını bildiği için 4 hak tanıdı ama adaleti şart koydu ve bu hakkı verse bile bu adaleti tam olarak sağlamanın mümkün olmuycağını belirtti. Erkeğin doğasını bildiği için ona göre bir hak verdi ama kadının mağdur olmaması için şart koydu ve güzel olanın doğru olanın tek eşlilik olduğunu belirtti. Güce erişen imkanı olan çoğu erkek eşini aldatıyor sonra üzülen mağdur olan kim oluyor. Bir yerde bu hak kadını da koruyor. Bu hak sadece o günün şartları için indirilen bir hak değildir. Bunu yumuşatmak yerine anlamak lazım. Müslüman olmayanların argümanlarından biri de budur 4 hak. Tabi o gayrimüslünler Kuranı kerim indiği vakitlerde avrupada kadının cadı yerine konduğu hindistanda eşi vefat edince yaşamasına gerek yok diyip eşiyle canlı canlı yakıldığı ve orta doğuda kız çocuklarının öldürüldüğünü atlıyor. Rabbimiz katında hepimiz biriz(peygamberlerimiz ayrı tabi). Hepimiz kuluz. İman eden kadınlar içinde bile bu konu kafasına tam oturmayanlar vardır. Allah bilir diyip geçiyolardır, doğrusu da budur. Ama Rabbim bizi eşit görüyor. Hepimiz onun kullarıyız. Sınavın sonucu da herkesin amellerine göre belirlenicek. Cinsiyetten gelen üstünlük yoktur. Ama cinsiyetlerin görevleri, yasakları farklı olabilir. Bunun üstünlükle karıştırılmaması gerekir
Din
Reklam
Benlik
İnsan kendinden kaçamıyor, nereye gitse, ne yapsa, kim olsa.. Hayret ki kaçmak istediğin seninle olmak için can atan var. Diyorsun ki o kişi gerçek beni tanımıyor. Kaçıyorsun kendinden kaçtığın gibi ondan da. Kendinde gördüğün çirkinliği o da görür diye.. Şükür ki senin için çirkin olan herkes için değil. Tabi nereden bileceksin ki kaçmaktan gördüğün mü var, başkalarının çirkin sandığı güzelliği?
Duygu ve Düşünce
GİZLİNİN GİZLİSİNİ BİLEN HEP HAKLI ÇIKAR...
900 Katlı İnsan'ı yıllar önce okumuştum. Beğenmiştim. Mustafa Merter Hoca'ya eserinin ismini ilham edense Mevlana Celaleddin-i Rumi Hazretleridir: "Aziz dost! Sen tek bir kişi değilsin. Bir âlemsin! Derin ve çok büyük bir denizsin. Ey insan-ı kâmil! O muazzam varlığın belki dokuz yüz kattır; dibi, kıyısı olmayan bir denizdir. Yüzlerce âlem o denize gark olup gitmiştir! Bu konuyu anlatmak uyanıklığın da uykunun da elinde değildir. Zaten bu dünya ne uyanıklık ne de uyku yeridir!" Mevzu "insanın katları" olunca aklım ister istemez Tâhâ Sûresi'ne gidiyor. 7. âyette geçen bir ifadeyi hatırlıyorum. Kısa bir meali şöyledir: "O, gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir!" İşte Mevlana Celaleddin Hazretlerinin mezkûr sözünden bu âyete de bakıyorum. Ferman-ı ilahînin fıtratımızdaki bir yana işaret ettiğini tefekkür ediyorum. Nedir? İnsan tek kattan ibaret değildir. Cümle latifelerinin ifade-i meram ettikleri bir meclistir. Bu meclisin dışarıya aksettirdiği karar bir de çıksa içeride nice nice "al-ver"ler olmaktadır. Ve Alîm-i Mutlak olan Rabbimiz de bize, bu âyet-i celile ile, "içeride olanlardan haberdar olduğunu" beyân buyurmaktadır. Zira, o sadece Rab değildir, Rabbü'l-Alemîn'dir. Hiçbir âlem onun bilişinden saklanamaz. İster büyüklüğüne, ister küçüklüğüne, ister tasannusuna sığınsın. __Yalnız şuur-şuuraltı düzleminde ele almayalım bunu lütfen. Fazlası da var. Ki kitabında Mustafa Hoca sarhoşluğunda bambaşka bir karaktere dönüşen insanların dahi bu sırrın parçası olduğunu söylüyor. Yâni sarhoşluk onları dönüştürmüyor. İçlerindeki başka bir katı ortaya çıkarıyor. Tıpkı Split filminde olduğu gibi. Doğru çağrıyla içeride varolanlardan birisi yüzeye çıkıyordu. İrâde bu çağrının aracı oluyordu. Mâlûm: Karşılaştığımız insanlar dahi bizdeki farklı katları uyandırabilirler bazen. Yüzlerine
Tefekkürât
"Tabiatı bozuk insanlar, kendilerine İyilik eden kimselerden bile nefret ederler; çünkü hasetleri ağır basar. Hele bir de onu kendilerinden daha üstün bir hâlde görürlerse ..." İbn Hazm
AYNA GÜNEŞİ İNCİTMESİN!..
İmam-ı Rabbânî (r.a) Mektubat'tan "Melikin atiyyelerini ancak matıyyeleri taşır." Size de böyle olmuş mudur bilmem: Namaza başladığım ilk dönemlerde kendimle şu "al-ver"i çok yaşardım: "Şu hayatına bak, amellerine bak, arkadaşlıklarına bak. Şu boş sohbetlerine, kemliklerine, serseriliklerine bak. Şu, şu, şu... Bak, bak, bak..." En nihayet bu "al-ver"ler sonunda kendimi "namaz kılmaya layık olmaktan" öyle uzak görürdüm ki seccadeyi bırakırdım. Derdim: "Namaz kılmak için onu kılmaya lâyık bir hayat yaşamak lâzım. Sende böyle bir hayat yok. Kusurun bini bir para. O hâlde beynamazlığa devam." Elbette bugünden bakınca yaşadığımın bir "şeytan hilesi" olduğunu farkediyorum. (Elhamdülillah.) Çünkü buna ayılabiliyorum: Allah'a ibadet etmek, benim ibadet etmeye layık olmamla değil, Onun ibadet edilmeye lâyık olmasıyla ilgilidir. Allah Allah'tır. Ve dahi Rahman'dır, Rahîm'dir, Kerîm'dir, Rabbü'l-Âlemîn'dir. Tabiî ki koşulsuz ibadete lâyık olandır. Şükrüm Rabliğinin hakkıdır. Hukukullahtır. Ben ister öyle olayım, ister böyle, ister daha başka bir şekilde, bu beni ibadet etme ihtiyacımdan/borcumdan kurtarmaz. Çünkü Allah'ın Allahlığı değişmez. İltifatın sahibi ister bülbül olsun, ister karga, ister çekirge, gülün iltifatı haketmesi önemlidir. Gülün güzelliği gül yüzünde durdukça iltifatı da sesten sese bürünüp ona ulaşır. Ulaşmalıdır. Sesin çirkinliği gülün haketmişliğine zarar vermez. Kıbleyi göstermek parmağı kıble etmez. [...] Efendim, şöyle-böyle İslâmî konularda konuşmayı-yazmayı bir vazife olarak edinen herkesin, eğer haddini bilen birisiyse, şöyle bir vesveseye düştüğü olur: **Bir yanına kirli hayatını koyar. Diğer yanına hakkında kelâm edeceği hakikatlerin pir u pâklığını yerleştirir. Ve kara kara düşünmeye başlar: "Benim haddim mi bunlar hakkında söz
Tefekkürât
Reklam
Reklam