• Şimdi orada tek bir yürek vardı: Senlik, benlik silinmiş, bölünmez bir varlık çıkmıştı. Kancık Çin'e karşı öç duygusuyla yanan bu tek gövde savaşmak, boğuşmak için deli oluyor, bu hıncın ucu biraz da Kara Kağan'a kadar uzanıyordu. Onu, kağanları olduğu için sayıyorlar fakat Şen-king'e yüz verdiği, akın buyruğunu hâlâ çıkarmadığı için kızıyorlardı.
  • ***Girizgâh

    “Lumière kardeşler ilk özel sinema sunumlarını ise 22 Mart 1895 tarihinde, halka açık olan ve izleyiciden ücret alınan ilk gösterimlerini Paris'te Salon Indian Du Grand Café'de 28 Aralık 1895 tarihinde gerçekleştirmişlerdir.(Bu gösteriye Louis Lumière tarafından öykülü film ve bilim kurgu filmin atası sayılan Georges Melies de davet edilmiştir.) Tarihe geçen bu genel sunum, Lumière kardeşlerin ilk filmi olan Sortie des Usines Lumière à Lyon (Lumière Fabrikasından Çıkan İşçiler) ve bir trenin istasyona yaklaşmasını kesit alan (bu tren filmi izleyenleri o kadar etkiledi ki izleyiciler yerlerinden kalkıp salondan dışarı çıkmak istediler) filmin de aralarında bulunduğu on kısa metrajlı filmden oluşuyordu. Her film 17 metre uzunluğundaydı ve yansıtıcı ile çevrildiklerinde 46 saniye sürüyorlardı.”(1)

    Sinemanın bir “yabancı” olarak ilk deneyimidir Paris’teki kafede yaşananlar. Gerçi sanat biraz da bu etkiyi uyandırabilen, insanda daha önce hiç karşılaşmadığı türden bir karşılaştırma oluşturan (belki büyülenme, büyünün etkisinde kalma) sarsıcı olma hâli değil midir? Artık bundan sonra gelenler ya tekrardan ibaret olacaktır yahut da zor olanı başararak yaratacaktır. Robert Bresson’un Mouchette filminde, henüz açılış esnasında avcının bize hissettirdikleri yahut filmin nihayetinde genç kızın yuvarlanması esnasında izleyici olarak karşısında olduğumuz hâl bu yabancılığa (neredeyse sadece kendisinin bildiği bir şeyi yapmakta olduğunu ve aramızdaki mesafeyi bize unutturmaz) ait değil midir? Karşımızda olan hiç tanımadığımız bir şey ve ne olacağını bilmiyoruz?

    Sanatçı ile izleyicinin bu yabancılık (ve aynı zamanda ortaklığı da içerir bu) dâhilinde, eser dolayımıyla ilişki-siz karşılaşması nadirattandır ve epeyce güçtür artık. Söylenmedik ne kaldı?

    (Bu parantezin müsebbibi Metin Abi’dir. Her defasında Umberto Eco’ya atıfla “bu gök kubbe altında söylenmemiş tek bir söz kalmamıştır” sözünü hatırlatır. Bir keresinde ben de ona aslında bu sözün kendisini de içererek bin yıl kadar önce Firdevsî tarafından söylendiğini hatırlatmıştım. Şöyle demekteydi Şehnâme’nin yazılışına dair: “Söylenecek bütün sözler söylenmiş, yeniden söylenmeğe değer söz kalmamıştır. Ben de sana bunlardan birisini söyliyeyim.”(2) Bu hatırlatma üzerine Metin Abi, Tacik bir arkadaşının Goethe ve Firdevsî üzerinden bir geçmiş ve değerler üzerine bir anısını anlatmıştı. Haksız mıydı öfkelenen Tacik, Metin Abi? Eco söylemişse şayet, cümlenin başına “bu da dâhil” ifadesini eklemesi doğru olmaz mıydı ya da artık ben’in kalmadığı yerde bu vurgu da anlamsız mı kalır? Ardıl eserler de tıpkı Firdevsî’nin deyişi gibi, ben de sana bunlardan birini söyliyeyim’i içerir. Firdevsî yine de kendisine belki bir yer bulmaktan söz ediyordu. Onun mütevazılığı içinde bu yer arayıştan doğar yaratıcılık.)

    Lumière kardeşlerin sinema gösterimi ile ilgili bambaşka saikler de etkili elbette yaşananlar da fakat bizim üzerinde duracağımız şey bu sarsıcı duruma istinaden, yabancılık ilişkisi üzerine. Yabancı, “en gerçek” olarak gelmektedir üzerimize ve sadece bizim, o an için.

    Trenin gara gelişi, bir anlamda trenin sahiden gara gelmesini ve izleyicinin yanlış(!) bir konumlanışla garda bulunuşunu da içerir yahut da tren, garı terk etmiştir ve izleyicinin üzerine gelmektedir. Her iki durumda da tek bir mekân içinde mekân, gerçekliğinin dışına taşmaktadır ve mekânda bulunan da… Mekânda bulunanın asıl konumu “eserin karşısıdır”. İzleyiciyi her şeyden arınık biçimde kendi karşısına çekmiştir mekân-zaman ilişkisini yıkıma uğratarak. Eserin içinde bu yıkımı yapmak ayrı konu ya Dr. Caligari’nin Muayenehanesi gibi, şimdilik geçelim.

    Yıkıntı mekân-zaman içerisinde eserin gerçekliği izleyiciyle buluşur; tren sahiden gara gelir, üstelik izleyicinin üzerine. İzleyici eserin zaman ve mekânındadır. Kendisini(izleyiciyi) oraya taşımıştır eser. Eserin içinde olan izleyici kaçmaya çalıştığında, koltuğunda oturmakta olanı (kendisini) da sürükler. İşte burası bizi ilgilendirir!

    Tren gara öyle bir geldi ki, sahiden geldi bir an için. Trenin gara gelişini pasif bir anlatımla sunmadı, bizzat tren gara tren gara geldiğinde ne olduğunu gösterebildi. Trenin gara gelişi bir görünüm-bilgiden ziyade yaşantının kendisi olarak yerini buldu.

    Frederic Tuten, Uzun Yürüyüş’te Mao’nun Maceraları kitabını yazdıktan sonra, sonda yer alan Mao ile röportajın gerçek olduğu zannedilir(Peki gerçek değil miydi?). Mao ile yine röportaj yapması için onu Çin’e bile göndermek isterler yayıncılar. Tuten ise bu ilk eserinde ne bulduysa tıkmıştır içine, ne metin kendisine aittir ne de metinde geçenler Mao’ya. Kitabı yayınlanmış yazar tanıdığının tavsiyesine uymuştur belki, ne demişti:

    “İlk kitabında arkanda seni gözleyen birileri yok, her şeyi, bulaşık makinesini bile tıkıştır içine”.(3)

    Bu fikri hayata geçirmenin epey zaman aldığını söyler Tuten ve gerçekten yapmıştır da. Aslında ben yazarla karşılaştığında yazmakta olduğu şeyi de merak ettim ya: “Meksika, aşk, seks ve ölümle ilgili (daha ne olsun), tekila içmeye, boğa güreşi izlemeye, -eskiden de şimdi de hiç yakamı bırakmayan- yalnızlığa dair roman.”

    ***Yabancı’ya Dair

    Bunca girizgâhtan sonra artık asıl meseleye yaklaşsak sanırım iyi olur; Albert Camus’un Yabancı’sı yahut tanımadığım bir okurun (TSena_gl) bu eser hakkındaki bana hakikaten sarsıcı gelen düşünceleri:

    “Kitabı beğenmedim, demeyeceğim, sadece bana hitap etmediği kesin. Bu tarz olaysız kitaplarda derin anlamlar ararım, anlık olarak beni etkileyecek veya hayatıma katabileceğim şekilde, farkındalığa sebep olacak anlamlar ama bu kitapta böyle bir durum söz konusu değildi.

    Kitapta, bir adamın hayata karşı, insanlara karşı, duygulara ve olaylara karşı kayıtsızlığı anlatılıyordu; bu tarz bir kitaba ben de kayıtsız kaldım haliyle.

    Ne herhangi bir duygu ne de herhangi bir düşünce kattı bana, yavan bir şekilde okudum, bitti. Kitabın bir amacı vardıysa ya ben anlamadım ya da yeterince iyi anlatılamadı, bilmiyorum. Benlik bir kitap değildi kısacası.” (4)

    Kitabı olaysız olarak tanımlayışını bir bakıma doğru buluyorum ya da benim neyi bulduğumun bir önemi yok, salt onun dediklerini düşünelim.

    • Olaysız bir kitap ve sırf bu yüzden derin ( yüzeysel-yüzeyde değil, bunu daha sonra derinleştireceğiz) anlamlar arayıp bulamayış.

    • Bir adamın kayıtsızlığına karşı kayıtsız-kalış (ki beni sarsan şey burasıydı).

    Okur ne kadar farkındaydı bunları ifade ederken bilmiyorum fakat Yabancı’ya dair en doğru şeyleri dolaysızca ifade etmekteydi. İlki, bir derinlik bulunmayışı ki eser bir yüzey anlatısından ibaret, ne doğrudan anlam ve imalar içeren ne de dolaylı olarak semboller ya da metaforlar aracılığıyla bir anlama çağıran bir eser, yazarın dahi müdahil olmadığı bir yüzey anlatısı (Belki metinlerinin tümü için söylenemez ama bunu en iyi yapanlardan birisi de Herman Melville’dir. Onun eserlerinde açığa çıkan ihtişam da buradan doğar).Bir anlama çağırmıyor eser; çağrısı 1 anlama değil. Eserin değil, kendisinin derinliklerine de çağırmıyor okuru, bir yüzey gezintisi sunuyor, bir aralık sunmuyor sızabileceği.

    İkinci tespit ise kayıtsız kalana karşı kayıtsız kalışa dair, kayıtsızca geçilip gidilene… Yabancı, geçip giden; sana kayıtsızlığı içerisinde kendisini sürdüren senin beklenti alanına girmeden yine kendisi olarak çekip giden.

    ***Kimdir 1 Yabancı? Bu kayıtsız kalınan…

    Bu kayıtsız kalışa ilişkin sevgili Ahmet Y.’ye şunları söylemiştim:

    “Mesele de tam oradan başlıyor işte, o şekilde ifade edilmese şimşek çakmayacaktı zihnimde. Kendi kayıtsızlığını bir üst sıçrama gibi vurgulayış. Her inceleme biraz saçmadır (şu an benim de bu metne yaptığım bu) fakat bunu bir isim değil de fiil (saçma-k) gibi de düşünmeli... Kendi kayıtsızlığını vurguladığında aklıma şu soru geldi; Camus bu nedenle mi kitabın adını Yabancı olarak seçti acaba? Öyle bir metin ki yabancılığa dair hiçbir analiz yapmayan okur, kitabın ve kahramanın karşısında, kendisiyle hiçbir kesişimi olmayan bir "şey"le karşılaşmasından dolayı adı konulmamış anlam türüyor... Kitabın adı çok farklı bir yere çekiyor onu, yabancılaşmaya dair (bunun üzerine analizler yapmak kolay iş); ama çektiği yer tam da hatalı yer ve bana kalsa Camus'un de böyle bir derdi yoktu... Aradığı okur işte bu okurdu onun, hiç tanımadığı biriyle yine hiç tanımadan, yüzleşip, yüzleşmeden geçip giden insan... Bu kayıtsızlık işte... Okur ile roman kahramanının benzerliğini saklı tutalım da ilerleyelim şimdi... Camus kahramanına analiz yapılmasını mı isterdi yoksa karşısında kayıtsız kalınarak çekilip gidilmesini; eğer absürdü onun anlamında düşüneceksek ikincisi doğru gibi... Onun anlamını bulmak istediği yer kesinlikle örtük kalan, dile ge(tiri)l(e)meyen bir yer olarak burası... Söylenmemiş olarak kalınacak... Ben sana Yabancı'yı anlattım ve o sana yabancı... İçsel mutabakat, üstelik bu kesişimsizlikte çatışır gibi görünürken... Okurun yazdıklarına bakarsak Camus hiçbir yazarın kazan(a)madığı bir muzafferlik kazanmış gibi; son paragraf bunu gösteriyor... Yabancı’yı yine yabancı bırakarak çekip gitmiş yazar, neredeyse hiçbir aralık bırakmadan... Sızılacak bir aralığı olmayan kahraman nasıl yaratılır? Cevap önemsiz şimdilik, bu aralığı bulamadığımız için Meursault incelenemez olur ve yabancı olarak kalır/ölür... Oysa bulsaydık delik deşik edebilirdik onu, şimdi saçmalayacağız öyleyse... Okur Camus sertliğiyle dikilmiş Camus'un karşısına... Okur onu anlamadan gittiğini düşünüyor ama işin daha ilginci Camus onu anlamış bile kaç yıl önceden, onun için yazmış... Ben bu ismin içerik bağlamından değil, tam da okurun kahraman ve kitap karşısında düşeceği hâlden dolayı aldığını düşündüm incelemeyi okuyunca...”

    Biraz daha toparlayıcı olursak; Yabancı’yı anlatırken (bu anlatım etki kurmaksızın göstermeye yöneliktir, anlatım işaret etmeyi içerir, etki kurmayı değil) maksat Yabancı’nın kim ve ne olduğunu en dolaysız biçimde hissettirmekti, en gerçek biçimde sana yabancı olanı. Kitabın adı içeriğini ifade etmekten çok (ve bununla birlikte başka bir biçimde bunu yaparak) sana gerçekliğini sunuyor. Adı açıklanmaktan ziyade sende oluşacak olan etkisi üzerinden bir anlama kavuşuyor ve örtük.

    Lumière kardeşler yerinden kaldırdı, Camus ise kayıtsız bırakacaktı, yabancı olduğunu hissettirecekti. Onun çarpıcılığı sana hiç temas etmeyişindeydi, bu alışıldık olmayan bir durum. Yabancı’yı anlatmak bu hâliyle çarpıcılığın sıfır şiddetinde en çarpıcı olanı değil miydi? Camus, Yabancı karşısında yabancı bırakmadı mı bize onu?

    Yabancı kendisiyle bir ve aynı olandı (özdeş), neresinden inebilirdik derinliğine? Bir başka hakikati gösterdi belki; kendimizle bir ve aynı olduğumuzu, kendimizle birlikte…
    Bize Meursault’un varlığını mı duyumsattı yoksa onun karşısında kendi varlığımızı mı? Aynı şeyi Franz Kafka (Dönüşüm) ya da Yusuf Atılgan (Anayurt Oteli) sordurmadı mı? Şiddetli bir biçimde bizi hariçte bırakan bir eser değil miydi yarattıkları ki hariçte kalmayla salt kendimizi görebilirdik.
    Kendisinden olanca kudretiyle öteye iterek varlığımıza çağırmadı mı bizi? Bu kesişmeyen, temas etmeyen özdeşlik neyi düşündürür bize?

    İronik değil mi her şeyde kendimizi yahut anlamı (kendimize ait) arıyor oluşumuz? Her yerde kendimizi ve kendimize ait olanı arıyorsak biz neredeyiz? Nerede ikamet ediyoruz kendimizde değilsek?

    Bu ironik durum asıl olarak Italo Calvino’da zirveye çıkar, Varolmayan Şövalye’de… Şövalye Agilulfo’nun var olmayışı neyi anlatır geçelim bir an da Gurdulu’ya dönelim yüzümüzü. Gurdulu kendisini her şey zannediyordu, her şeyi kendisi zannediyordu. Neye dokunsa, neyi görse o oluyordu. Kendisini aramadığı tek yer kendisiydi, bir türlü oraya bakmıyordu. Kendimizde ikamet eden kendimizi bulamayan bizler Gurdulu’ya gülüyoruz, burası sahiden komik ama…

    “Agilulfo’yu arayan biri daha var, o da Gurdulu, rastladığı her boş tencerenin, tavanın, bacanın, kovanın önünde durup bağırıyor:
    «Beyefendiciğim! Buyrun beyefendiciğim!»
    Yol kıyısında bir çayıra oturmuş, boş bir şarap şişesinin ağzından içeri doğru uzun bir söylev veriyordu ki, bir ses onu çağırdı: «İçerde kimi arıyorsun, Gurdulu?»
    Torrismondo bu, Carlomagno'nun huzurunda görkemli bir düğün yaparak Sofronia ile başgöz olmuş, yanında eşi, ardında kalabalık bir maiyetle, atının üstünde, imparatorun kendisini kont olarak atadığı Curvaldia'ya gidiyor.
    «Efendimi arıyorum» diyor Gurdulu.
    «O şarap şişesinde mi?»
    «Benim efendim varolmayan biridir; bir zırhın içerisinde olmadığı gibi bir şarap şişesinin içerisinde de olmayabilir.»
    «Ama efendim hava-cıva oldu gitti!»
    «Ne yani, ben şimdi hava-cıvanın mı seyisiyim?»
    «Peşimden gelirsen benim seyisimsin.»” (5)

    Hiçbir şeyde varolmayan efendisinin hiçbir şeyde olmayacağını bilerek, onun yokluğunu teyit etme hâli Gurdulu’nun ki. Peki, Gurdulu’nun varlığını ne teyit eder, kendisi hariç her şeyde ikamet ediyor oluşu buna kâfi midir? Bizim de…
    Calvino sanki varlığımızı yitirdiğimizi ifade eder ve anlamı da anlamsızca aradığımızı. Heideggerci bir çağrı mı yapıyor: “ Zaten ağırlandığımız yere; varlığa ait olmaya.” (6)

    ***“Ne oluyoruz biz? Varlık ile insanın hangi burcundayız?” (7)

    Varlığımızı yitirmediğimizi bu zannetme hâli kendinde mekân bulamayan, yersiz-yurtsuz kılmıyor mu bizi? Camus okuru bunu başarmış, aynı sertlikte bir kayıtsızlık duyuyor. Camus’un çağrısı onu, Camus’u değil, kendisini duyması değil miydi zaten? Kendisinin Yabancı olduğunun onunca hissedilmesi değil miydi? Okur, iyi yahut kötü bunu fazlasıyla yapmamış mı?

    Yüzey anlatılarında inilecek bir derinlik bulmak zordur velhasıl, anlatının çağırdığı da kendin olarak gezmendir orayı, yazar yol göstermez.

    https://www.youtube.com/watch?v=ePPMrX4YtkM

    ***Nihayete dair…

    Bu yazı Albert Camus’un Yabancı’sına dair bir inceleme değil, bahsi geçen okurun incelemesine dair bir incelemedir. İlk okumamdan bugüne geçen zamanda aklıma geldikçe yazdıklarını düşündüm ve bir kısmını burada ifade etme olanağı buldum. Yol açtıklarından ötürü kendisine (TSena_gl ) teşekkürü borç bilirim. Yazısından faydalanmadan önce haber vermeyişimi de anlayışla karşılar diye ümit ediyorum. Yine Metin T. abime ve sevgili Ahmet Y ‘e de düşünsel etkileşimlerimden ötürü teşekkürü borç bilirim. Elbette bir zamanlar Lumière kardeşlerin yarattığı bu etkiyi hafızama kazımış olan Canavar Vasfi ‘ye de...


    Kaynaklar:
    (1) https://tr.wikipedia.org/...te_ve_Louis_Lumière
    (2) Şehnâme-1-Firdevsî, MEB Yayınları, s. 14
    (3) Uzun Yürüyüş’te Mao’nun Maceraları-Frederic Tuten, Jaguar Yayınları, s.147
    (4) #30299703
    (5) Varolmayan Şövalye-Italo Calvino, Yapı Kredi Yayınları, s.141
    (6) Teknik ve Dönüş & Özdeşlik ve Ayrım-Martin Heidegger, Pharmakon, s.81
    (7) Teknik ve Dönüş & Özdeşlik ve Ayrım-Martin Heidegger, Pharmakon, s.81
  • ” Bana aşk ,para ,inanç ,şöhret ,adalet yerine gerçeği verin."
    Henry David Thoreau

    Gerçekliğe Düşler Üzerinden Ulaşmak.

    Kitabı anlayabilmek için yazarı, yazarı anlayabilmek için dönemin Sovyetler Birliği devletinin Totaliter rejimini yani Stalin Rejimini tanımak gerekiyor.

    Rusya’da 1917 yılında Bolşevik devrimi sonrasında Lenin öldükten sonra iktidara geçen Stalin, devrimin özünden uzaklaşan ve sırf kendi rejimini koruyan bir politika izler. Bu süreç te siyaset ve sanat alanında kendinden farklı düşünen aydınlara çok baskıcı bir politika uygular. Kimisi öldürülür, kimisi “Sibirya Sürgünü” olur, kimisi işkencelerden geçer. Bulgakov bu aydınlardan biraz daha şanslı olanlardandır. Ancak totaliter rejimin ağırlığını psikolojik olarak derin hisseder. Tiyatro ve edebiyat alanında yapmaya çalıştığı sanatsal çalışmalar ya sansüre takılmıştır yada kırpılarak yayınlanabilmektedir.

    Kendi ifadelerinde bahsettiği “gençliğimde çok çekingendim hayatımın sonuna kadar da gideremedim” ifadesi naifliğinin ne boyutta olduğunu ama çekingenliğine sebep olan “korku” sunu yenmek içinde hayatı boyunca mücadelesi görülür.

    Hayattaki tek savaşı “benliği” ni korumak istemesidir. Korku ikliminde benlik savaşı yüzünden rejimin en tepesindeki adama Stalin’e bile mektup yazar ve “Bir yazar olarak düşünmek ve yazmak istediğini, bu imkanları karşılanmazsa yurt dışına gönderilmesini talep eder.”

    Bulgakov’un en büyük korkusu rejim baskısı nedeniyle “gerçeği değiştirme” korkusudur.

    Aslında her insanda vardır “benlik” koruma güdüsü. Söylemek ya da yapmak isteyip te yapamadığımız her şey ruhumuza saplı bir diken gibi durur. Aslında insan karakteri de yaşadıkları ile şekillenmiyor mu ?

    Kitabı yazmaya başladığında, kafasındaki yerleşik düşünceyi
    “Ve gerçek, dünyanın en inatçı şeyleridir.” diye tanımlar.
    Ve anlatılması gereken gerçek yaşanıyordur etrafında; baskının ve korkunun getirdiği yozlaşma, güce tapınım, mış gibi yaşamlar, mış gibi entellektüeller, konfor hastalığı, insanın insana yabancılaşması, üç maymunu oynayanlar. Ve sanat yapılamıyorsa gerçeklikte anlatılamıyordur.

    Ancak bir yandan da anlatmak gerekir, peki nasıl olacak bu rejimde, üstelik yayınlanmayacağını bile bile yinede yazar. Sağlığı bozulduğun da ise yazdırır. Yazdıklarını kendisinin görmesi değildir önemli olan gerçekliğin bilinmesidir.

    Bulgakov, düşler dünyasında gerçekliğin peşine düşer. Rejime methiyeler düzerek geçinip giden İkinci sınıf bir şair olan İvan Nikoloyoviç’in Şizofrenik düşlerinde, şeytanla beraber tarihin sayfalarında gezdirir bizi. Romanın içinde romandır okuduğumuz.

    Romandaki romanı yazan Usta’nın kendisidir. Romandaki romanda İsa dönemindeki Kudüs Valisi Pontius Pilatus’un hayatını anlatır bize. Bir yandan da İsa, diğer yandan Roma’nın yani Sezar’ın baskısı da anlatılır. Vali Pilatus doğru ile emirler arasında sıkışıp kalan tam bir görev adamıdır. Bizdeki Orhan Kemal’in “Bekçi Murtaza” karakteridir adeta.

    Romandaki romanda gerçeklik İsa’nın sözünde vücut bulur. Yozlaşmanın hüküm sürdüğü o dönemde İsa; “mevcut tapınağın yerine gün gelecek gerçekliğin tapınağının yapılacağını” söyler.
    Ancak bu sözleri sonunu da hazırlar İsa’nın.

    Pontius Pilatus, Yahudi cemaatinin baskılarından dolayı İsa’nın idamına onay verir, ancak İsa’yı sorgularken İsa’dan doğruluk virüsü bulaşmıştır bir kere.
    İstemeyerek onay verdiği idam kararı, vicdanının kanayan bir yarası olarak kalacaktır hayatı boyunca.

    Kitap doğal olarak iki romanda da ilerliyor. Tarihin sayfalarında çıkıp Bulgakov’un dönemine yani Stalin dönemine döndüğümüz de “Şeytan” dünyayı gezerken Moskova’yı da ziyaret eder. Moskova halkının hali içler acısıdır. Bir yandan sindirilmişlik, bir yandan güçlünün yanında durarak korunma güdüsü, bir handa hantal bürokrasiden nemalanma, bir yanda konformist yaşam isteği, kısaca cılkı çıkmış insan hallerini Şeytanın aracılığı ile yüzlerine çarptırır Bulgakov.

    Romandaki romanı yayınlatabilmek için Yazar Birliğine başvurması geri çevrilmesi “Usta ile Margarita”nın kaderidir de. Roman daki romandan korkan Totaliter güç Usta’yı hasta etse de, sevgi galip gelecektir.

    Margarita’nın Usta’ya olan aşkı Margarita’yı şeytanla işbirliğine bile sokar. Şeytan Cehennemdeki günahkarlarla her yıl düzenlediği balo’da Margarita’dan kendisine Kraliçe Margot olarak eşlik etmesini ister. (Gerçek tarihte 1572 Yılında yaşamış Kraliçe Margot’u Aleksander Duma, kitabında şeytana fahişelik yaptırtmıştır)

    Şeytan, Yapmış olduğu balo ile Cehennemden gelen günahkarlarla Moskova halkının hallerini yani kötüleri yansıtır bize.

    İyiliklerinin karşılığın Usta ile Margarita almışlardır. Şizofren Şair hastane sürecinde Usta’yı tanıdıktan sonra gözündeki perde kalkmış gerçeklik dünyasına dönmüştür.

    Sezar Paranoya sı nasıl ki Kudüs Valisi Pontius Pilatus’ta varsa Stalin Paranoyası da Sovyet aydınlarında hissedilir.

    İsa nasıl gerçeklik savunucusu ise Usta’da aynı paraleldedir.
  • Olumsuz ruh sağlığının bir sebebi de yanlışlarda iddiacı ve ısrarcı olmaktır?... Halbuki yanlışı, hatayı kabullenmek benlik saygısını yükseltir...
  • Gerçekten yeni olan şey, kişinin kendi benliğinden kurtulma ve ısmarlama bir benlik edinme düşüdür.
  • Pozitifliğin aşırılığının eline savunmasız olarak düşen yeni insan tipi her türlü egemenlikten mahrumdur. Depresif insan, kendi isteğiyle de olsa, herhangi bir dış kısıtlama olmaksızın kendi kendini sömüren animal laborans'tır. Hem mücrim hem de kurbandır. Benlik, empatik manada, hala bir bağışıklık kategorisidir. Fakat depresyon her bağışıklık şemasının ötesindedir. Performans öznesinin -ebilme'yi -ebilemediği anda birdenbire parlar. Her şeyden önce depresyon, bir yapabilme ve edebilme yorgunluğudur. Depresif bireyin "hiçbir şey mümkün değil" çığlığı ancak her şeyin mümkün olduğuna inanılan bir toplumda mümkündür. -Ebilme'yi ebilememe, kendini suçlama ve kendine zarar vermeyi tetikler. Performans öznesi kendini kendi kendiyle savaş eder halde bulur. Depresif kişi bu içselleştirilmiş savaşın engellisi olan kişidir. Depresyon, pozitifliğin aşırılığı altında ızdırap çeken toplumun hastalığa yakalanmasıdır. Kendi kendisiyle savaşı sürdüren insanlığın akisidir.
  • Geçmiş Şimdi Gelecek
    "Kendi kendine gülene deli demiyorlar mı, deli oluyorum! Gözlerinden pembe buğular saçarak, otuziki dişini gökyüzünün maviliğine batıra batıra gülemeyen binlerce, milyonlarca insanın onca gülüşü nereye gizlediklerini düşündüm o an."Hasan Ali Toptaş
    Tam benlik dedim bu satırları okurken,severim bende otuziki dişimi çıkarıp gülmeyi.Çok az zamanlar da gülebiliyoruz madem bırakın da tadını çıkaralım.
    Hasan Ali Toptaş,nasıl bir usta ve nasıl bir kelime cambazlığı?İnsanı konuştuğu dilden şüpheye düşürür bu yazar.Evet Türkçe konuşup yazıyoruz ama yazar bizim de konuştuğumuz kelimelele öyle cümleler kurmuş ki,aynı dili konuştuğumuz konusunda tereddüt yaşatıyor insana.Aynı dili konuşup da,neden ben böyle kullanamıyorum bu kelimeleri dedirtiyor ve kıskanıyorum bu yazarı.Baştan sona kısa öykülerle dolu bir kitap.Öykü gibi değilde şiir gibi yazmış yazar.Her kelimesi ustalık,her satırı bir sanat eseri...
    Kitabı tanıtmak için alıntılar yapmak istiyorum ama nafile, çünkü her satır bir tanıtım, boşa yazılmış tek bir kelime bile yok.
    Bir insanın mesleğine olan aşkını tarif etmiş ilk öyküsünde;her meslekten her insana ve işine saygım sonsuzdur ama yazar bir adamın sokakları süpürmesini büyük bir aşk gibi tarif etmiş.O adamın işinden kovulmasıyla yıkılışını,sokakları evi gibi görmesini en güzel betimlemelerle anlatmış...
    "Çocukluğumuzun ince damarına basarak kendi çocukluklarını hortlatma çabalarıyla anımsadığımız bu yaşlılar aslında her eve dağıtılmış törelerdi,bastonlarıyla ayakta durabilen geleneklerdi."günlük kullandığımız kelimelerin yazarın kalemiyle nasıl sanat eserine dönüştüğünün kanıtı bu satırlar.Evet sadece bir örnek ama kitap bu satırlarla dolu bir cennet...
    Neden bu kadar geç buldum ben bu yazarı?kitabı kapatınca kendime kızmalarımın ardı arkası kesilmiyor.Mutlaka okuyun ve severek aşkla herşeyi ardınıza atıp okuyun,kaybolun satırlar arasında sonrasında kitabı bitirip bir tebessüm sarsın tüm bedeninizi... Keyifli okumalar...
    Hasan Ali Toptaş
    Geçmiş Şimdi Gelecek
    Everest yayınları