• Ülker fırtınası gelip geçen mevsimsel bir fırtınaymış , kitabın içeriğinde yer vermiş olmaları harika oldu. Safiye Erol Cumhuriyet Dönemi bağımsız yazarlarından biridir. Tasavvufa önem verip bunu romanlarında işlemiştir . İstanbul'un Konak çevresini tarikat dergah hayatını Avrupa'ya tanıtan yazar olarak bilinmektedir. Ülker Fırtınası, Ciğerdelen, Kadıköy'ün Romanı adlı üç romanı vardır.Dili oldukça sade , olaylar oldukça akıcıydı. Kendi iç hesaplamaları ile insanların hayatlarını gerçeklikten kopmadan ele almış. Karakterleri olan Serment ve Nuran aynı zamanda müzisyen kişiliklerini yansıtırlar.Batı müziği ile Alaturka müziği arasındaki farklara değinirler. Başta bahsettiğim gibi tasavvuf unsurları yer alır.Allah inancı ile sorunlarını çözerken destek alırlar.
  • Bir mürid şeyhini bir ağaçtan bir ağaca uçarken görünce Şeyhi sormuş ;

    - Sende böyle uçmak istermisin diye. Mürid hemen cevaplamış
    - Evet şeyhim bende böyle uçmak isterim diye. Şeyhi şöyle cevaplamış
    - İşte o yüzden uçamazsın.

    Tasavvuf Allaha ulaşmak için güzel ve ince bir yoldur. Yalnız keramet beklemeden herşeyi Allah için yapmak gerekir.
  • Zira Emced sadece büyük bir memur değil, partinin de kalburüstü adamlarındandı. Çoktan karın yapmış, demin uluhiyet iddia etmesine şaştığı tasavvuf sapığı kadar olmasa da korkunç bir benlik, bir "küçük dağları ben yarattım" tavrı almıştı.
  • ... tasavvuf, sözü ayağa ve nüfuzu kolayca sapıklar eline kaptıran, ekseriya anormallerin işine gelen bir itikattır.
  • Bugün tarikatların ve cemaatlerin durumu nedir?

    Hiçbir Müslüman tasavvuf karşıtı değildir; çünkü tasavvufun ana çizgisi hoşgörüdür ve samimi-deruni dindarlığa ulaşmadır. Ancak günümüzdeki tarikatları zengin tasavvuf düşünce mirasımızın varisi olarak görmek yanlış olur. Bugün İslam ülkelerindeki dini cemaatleşme ve tarikat örgütlenmelerinin kahir ekseriyetinde ciddi sorunlar var. Herkes kendi şeyhini en büyük kutup, Allah’a ve Peygambere en yakın insan olarak göstermenin kavgasını veriyor. Kendi iç çıkar çatışmaları bile çoğu zaman hepimizi rahatsız ediyor. Düzgün olanlar varsa onları istisna ediyorum, ama bu kurumlar artık bir dünya nimeti, imkan ve itibar paylaşımı, kadrolaşma yarışı ve günübirlik amaçların merkezi haline geldi. Tasavvuf düşüncesinin tamamen dışında kalması gereken şeyler bugünkü tarikat örgütlenmelerinin ta içine kadar girdi. Onun için de günümüzdeki tarikat örgütlenmeleri maalesef İslam tasavvuf düşüncesinin tarihteki zenginliğini, hoşgörüsünü, düşünce ufkunu temsil etmekten çok öte tamamen bir sektör şeklinde çalışıyor ve öfke üretiyor, dışlama üretiyor. İslam toplumlarının birbirini daha çok sevmesi daha çok hoşgörüyle kucaklaması gerekirken bu örgütlenme, müntesibini artırma ve pay alma kavgası, çatlakların büyümesine, ötekileştirmelere yol açıyor.

    Ali Bardakoğlu
  • Yani dünyayı terk gibi bir şey yok, değil mi?

    Esasen ahiret inancı dünya hayatının daha düzgün, daha sorumlu bir şekilde yaşanması içindir. Dünyanın terki için değildir. Dünya ahiretin tarlasıdır. Ahiret önemliyse dünya da önemidir; çünkü ahireti kazanabilmek için dünyayı düzgün yaşamanız, kimsenin hakkını, hukukunu almadan, Allah’ın, kulun hakkını gözeterek, üreterek, çalışarak, kimsenin ahını almaksızın yaşamanız lazım. Dünyayı terk etme bizim dinimizde yoktur. Dünyayı terk etme işi sonradan, işin üstesinden gelemeyince, yılgınlık bıkkınlık olunca bir sapma olarak ortaya çıktı. Geçmişte tasavvuf düşüncesi hiçbir zaman dünyayı terk edelim, önemsiz görelim, ahiret için çalışalım şeklinde olmadı. Hatta onlar diğer insanlara ulaşmada öncü kuvvet oldu, gönülleri fethettiler, dünya ahiret dengesini kurdular. 50 küsur İslam ülkesinin hepsinin izzet içinde olması, kendi milli servetini adalet içinde paylaşması, kendi insanını mutlu etmesi, sağlık, eğitim, çevre, üretim, insan hakları, kadın hakları konusunda pırıl pırıl bir tablo çizmesi gerekiyor. Bunun için ekonomik gelirin tavanda olması gerekmez. Her birinin Kuveyt ya da Birleşik Arap Emirlikleri olması gerekmez. İnsanca yaşamak için insana değer vermemiz gerekir. İslam dünyası kendi insanına insanca bir hayatı çok görüyorsa bunun sebebi Batı mı, petrolün olmayışı mı? Böyle düşünmeye başladığımız vakit artık paran varsa insanlığın da var demek olur. İslam dünyası kendi insanına hayatı zehir eden, kendi insanını ayrıştırıp birbirine düşman eden, birbirinin boğazını sıkan bir görüntü yerine, yoklukta dayanışan, birbirinin halini hatırını soran, azı paylaşarak mutlu olabilen bir tablo çizmeliydi. Bunun önünde hiçbir engel yok. Bugün biz bilgi ve irade gücü olarak, Kur’an’ın rehberliği, Peygamber Efendimizin rehberliği olarak bu imkana potansiyel olarak sahibiz. Demek ki Kur’an’ı ve Peygamberimizi anlamada, Sünneti kavramada, tasavvufu, zühdü, takvayı anlamada sorunlarımız var ve bu sorunları konuşamaz olduk.

    Ali Bardakoğlu
  • Mezhepler de temelde farklı anlayışlar değil mi?

    Peygamber Efendimiz dini tebliğ etmiş, açıklamış. Sonra da “Size Kitap ve Sünneti bırakıyorum. Rehber olarak bunu edinin, hayatınızı onların ışığında düzenleyin” demiş. Yani tek formatta ve asr-ı saadetin tıpatıp aynısı bir hayat tarzından ziyade Müslümanların kendi dönemlerinde bu rehberlikle kendi yollarını çizme imkanı getirmiş. Bu ne demektir. İlk günden itibaren Müslümanlar farklı farklı düşünecek ve içtihat edecek demektir. Öyle de olmuş. Peygamberimizin bir sözünü sahabeden şekil olarak, öz olarak veya amaç olarak anlayanlar olmuş. Peygamberimiz de hepsine müsamaha ile bakmış. İlk asırlardan itibaren birçok yeni görüş ve yorumlar üretilmiş; fıkıh veya inanç mezhepleri de bu farklı anlayışları biz nasıl derli toplu hale getirir ve sistemize edebiliriz kaygısı ile ortaya çıkmış. Çok fazla dağılmadan metodik düşünceyi geliştirelim demişler. Ama farklı ekol mensupları hep birbirinin arkasında namaz kılmış. Hanefi, Şafi, Şii, Zeydi, Mutezili Caferi, Eşari, Maturidi, mistik düşünce, tasavvuf düşüncesi hep bir arada olmuş.

    Ali Bardakoğlu