• Vasilis Dimitriadis'in 'Bir Evin Hikayesi' muhakkak kitaplığınızda olmalı. Kitabı okurken, borç içinde bir keresteci babasından az bir parayla birlikte bir tasavvuf kitabı miras kalmıș, dedesi Mustafa'nın adını tașıyan, iyi bir din eğitimi almıș güçlü bir annenin himayesinde yetimiș Mustafa Kemal'in șahsında bir imparatorluğun son 200 yıllık sorunları, travmaları gözünüzün önünden geçiyor. Mustafa Kemal 23 Nisan 1920'de Meclis'i açarken arkasında levhada Șura Suresinin 38.ayeti asılıydı:
    "Ve emruhum șûrâ beynehum"
    Orada emredildiği gibi ișlerimizi hâlâ istișare ile yürütmeye daha çok konușmaya, birbirimizi anlamaya ihtiyacımız var. Çünkü ortak bir hikâyenin çocuklarıyız...
  • Kalkıp da ateist bir devlet politikası mı güdüldü? Haşa. Onu bugün söylemek isteyen insanlar var. Yani adeta Stalin Rusya’sındaki gibi ateist devlet politikası güdüldüğünü söylüyorlar; alakası yok. Camiler zaten bakımsızdır. Allah versin, memleketin imkânı da yok. Topkapı Sarayı bile Osmanlı’nın son döneminde çok bakımsızdı, dökülüyordu. Atatürk döneminde Topkapı Sarayı’nda Hırka-ı Saadet’te Kur’ân okutulmuştur ve ziyarete açıktır. Birtakım türbeler de kapatılmıştır. Diyânet İşleri tam kendi kontrolündedir. Tekke ve zaviyeler devlet kontrolünde olmadığı için kapatılıyor. Otoritenin icabı kendi kontrolünüzde olmayan yeri kapatırsınız. Kaldı ki bir takım tarikat liderlerinin adeta “Kapatılmayı hak ettik,” gibi deyişleri vardır. Şunu unutmayalım yalnız; 700 bin nüfuslu İstanbul’da üç yüz küsur tekke ve zaviye vardı. Buradan görünüyor ki şehrin halkı oraya gitmiş. Tasavvuf öğrenmiş. Hiçbir şey öğrenmemişse tezhip öğrenmiş. Daha daha öğrenmese bunları yapanlara saygı göstermeyi öğrenmiş.
  • kitabı okumaya başlamam bir yakınımın vefat haberini aldığım gün oldu. olaylara yaşamın değil ölümün olduğu taraftan bakınca her şey daha da bir manalı geliyor.
    bu kitap da amerikalı bir müslümanın tasavvuf yoluna girmesi ve deyim yerindeyse her şeye ölümün ve sonsuzluğun gözünden bakarak anlamlandırmaya çalışmasının yazıya aktarılmış bir hali olmuş.
    genel olarak sıcak ve sade bir anlatımla kendi yaşadıklarını, başına gelen olaylardan nasıl ders çıkardığını bir roman gibi yazmış.
    keyifli okumalar, faydalı olsun
  • 1950’lerden itibaren Türkiye’nin toplumsal tabanında ve dinî düşüncesinde etkili olmaya başlayan yeni aktörlerden Nurculuk, Süleymancılık, Işıkçılık ile Nakşibendîlik ve Kadirilik gibi Sûfî yapılanmaların tamamı, Bâtıni din söyleminden besleniyordu. Bu İrfancı söyleme mensup olanların bir kısmı kendisinin Hanefi-Mâturîdî olduğunu iddia etse de Hanefilikle ilişkileri fıkhî uygulamaları taklit seviyesini geçmemektedir. İmam Mâturîdî ile ilişkilerine gelince, bütünüyle semboliktir. Bu kesimlerin akıl, kelâm ve felsefe aleyhtarlığı yapmaları, içtihat ve tecdide karşı çıkmaları, İmam Ebu Hanife ve İmam Mâturîdî akılcılığından ne kadar uzaklaştıklarını açıkça göstermektedir. Bu sebeple Nakşibendî kesimlerin Kevserî üzerinden Hanefilik ve Maturidilik savunuları da sahici değildir. İmam Mâturîdî ve Kevserî’nin görüşleri arasında yapılacak küçük bir mukayese, böyle bir iddianın yanlışlığını ortaya koyacaktır. Kevserî’nin fıkıh, tasavvuf ve kelami görüşleri[9] İmam Mâturidî’nin din-şeriat ayrımı, diyanet-siyaset ayrımı, içtihat ile nesih ve ilhamı bir bilgi kaynağı olmadığı gibi temel fikirleriyle çelişmektedir. Kevseri’nin “Mâturîdiyye’ye mensup”[10] veya “20. yüzyılın Mâturîdiyye müceddidi”[11]olarak takdim edilmesi durumu değiştirmemektedir.

    Sönmez KUTLU
  • İktidar Kavgasına Tepki: Hayattan Koparak İçe Kapanma

    Emevî-Hâşimî iktidar kavgasından zarar gören ve yaşanan dramatik olaylar sonucu ümitlerini kaybeden, dindarlıklarının tehdit altında olduğuna inanan bazı kimseler, zahitliği bir hayat tarzı olarak tercih etti. Emevi saltanatının başından itibaren halk ve yöneticiler arasında Küfe, Basra, Mekke ve Medine’de içki âlemlerinin, eğlence ve sefahatin artması sonucunda, Irak’ta, Şam, Hicaz, Küfe ve Basra gibi büyük şehirlerdeki kimi çevreler, “zühd”ü bir hayat tarzı olarak seçtiler.[3] Zahitler ve daha sonra sûfîler olarak yaygınlaşacak olan bu hareket, sadece Emevilere karşı bir protesto hareketi değildi aynı zamanda Haricîlerin dindarlığın şeklî boyutuna vurgu yapmalarına, amelleri/taatleri imanın önüne çıkarmalarına, insanların hayat ve mülkiyet haklarına, inanç hürriyetleri üzerinde baskı kurmaya ve şiddet eylemlerine kalkışmalarına ve de bazı Mutezilîlerin kendi görüşlerini başkalarına zorla kabul ettirme ve nasların sınırlarını zorlayan aşırı akılcılığına da bir tepkiydi.

    Zühd hareketi, kurrâ (Kur’an okuyucular), zühhâd (zahitler) veya kussâs (kıssa anlatanlar) adı verilen, “Kur’an okudukça ve vaz ettikçe ağlayan bir sınıf insanın faaliyetleriyle”[4]başlamıştı. Bu kimseler, halk üzerinde etkili olabilmek ve ikna edici olabilmek için Yahudi, Hristiyan, Gnostik, Budist ve Zerdüşt kaynaklardan gelen bilgileri Kur’an’daki kıssalarla birleştirerek anlatıyorlardı. Bu buhranlı dönemde zahitler de, Emevî ve Abbasî zulmünden kurtulmak için aşırı Şii grupların yaptığı gibi irfanî söylemi kullandılar. Böylece Şii irfancılığının yanında, ilham, keşif ve rüyalara kutsallık atfeden, “düşünce ve yaşayışlarıyla sûfîlik ile İslâm’ı kaynaştırmaya çalışan”[5] Sünnî irfancılığı ortaya çıktı. Bâtıni söylemi benimseyen Sünnî irfancılık, dış kültürlerden ve Şii irfancılığı propaganda eden kaynaklardan etkilenerek Mehdilik fikrini sistemlerinin bir parçası hâline getirdiler Bu anlayış yapılan baskı ve zulümden zarar görmüş kitleler üzerinde etkili oldu. Fazlur Rahman, zühd ve tasavvuf hareketinin Sünni İslâm dünyasında meşru hâle gelmesini İslâm idealinin toplumsal hayatta gerçekleşmemesinin farkına varılmasından sonra çözüm arayışına bağlamakta ve şu şekilde izah etmektedir:

    “Söz konusu bu Mehdilik nazariyesi ile Hz. İsa’nın İkinci Gelişi hakkındaki nazariyenin iç içe girmesi tabii olan bir gelişme İslâmî idealin toplum hayatında gerçekleşmediğini iyiden iyiye fark eden Sünnî İslâm Dünyası’nda bile bu çeşit fikirler vaizlerin de yardımıyla, hayal kırıklığına uğramış halkın kalplerinde hazır bir yer buldu. Mehdi fikri, Sünni kelâm sistemine resmen sokulmamakla beraber Sünnî halk arasında önemini daima korudu. Daha sonra İslâm’a geniş ölçüde giren Yahudi ve Hristiyan kaynaklı uydurma fikirler de bu faaliyet alanının içine girmektedir.”[6]
    Sönmez KUTLU
  • Üzerinde durulması gereken bir diğer konu, çok partili yıllardan itibaren dinî yayınlarda tercüme kitapların her zaman ağırlıkta oluşudur. Kitapları tercüme edilen yazarlar arasında Müslüman Kardeşler'e mensup Mısırlı ve Suriyeli kişiler (Hasan el-Benna , Seyyid Kutup,Muhammed Gazali ) ağırlıklıdır.
    Dinî hayatı,dinî kültürü ve kurumları ciddi sayılabilecek bir zaman dilimi içinde kesintiye uğramış bir ülkede bu durum tabiî karşılanabilir. Fakat cumhuriyeti öncesi Türkiye'sinde var olan önemli bir birikimin bu dönemde göz ardı edilmesi tabiî gözükmemektedir. İslâm felsefesi,kelâm, tasavvuf,felsefe, mantık, fıkıh, fıkıh usûlü, İslâm tarihi,tefsir,hadis,biyografi, İslam'ın çağdaş meseleleri,devlet, medeniyet, kadın,sosyal eşitlik,terakki... alanlarında Cevdet Paşa,İzmirli İsmail Hakkı,Şehbenderzâde Filibeli Ahmet Hilmi,Ferit Kam, Manastırlı İsmail Hakkı,Mehmet Ali Ayni,İsmail Fenni Ertuğrul,Ali Haydar efendi,Seyyid bey,Mehmet Zihni Efendi,Babanzade Ahmet Naim,Mehmet Akif,Mahmud Esad Seydişehrî, Giritli Sırrı Paşa,Mehmed Arif bey...gibi yazarların bugün bile değer ifade eden ve tercüme edilenlerden daha kaliteli olan eserlerine ve düşüncelerine ilgi duyulmaması ve bunların bıraktıkları yerden devam edebilme imkânlarının araştırılmaması dikkate değer olmalıdır.
  • Tasavvuf Allah karşısında yoksul olmaktır. O'nun karşısında yoksul ve aciz olmak O'na muhtaç olduğumuzu kabul etmektir, ve bu kabul ne kadar içten ve ihlaslı olursa, Sevgiliye erişme konusunda o ölçüde şiddetli bir dürtüye dönüşür.