Kendimiz yaptığımız halde
kahramanımızın yapmasına izin vermediğimiz pek çok şey -içki içmek/kumar oynamak/zinâ işlemek ya da gülmek/yalan söylemek/kızarmak gibi- içimizdeki normali bir zaaf olarak gördüğümüzün kanıtıdır.
Ikiyüzlülüğümüz kahramanı yaratıp tecrit etmemizle bitmiyor. Insani zaaflar gösterdiği için, düşüşünde
de onun üstüne çullanıyoruz. “Sadece insan” olduğumuzu düşündüğümüz oranda bir kahramana gereksinme duyuyor ve onun gücünü yüceltiyoruz.Kendimizi olduğumuz gibi kabul edinceye dek bizi tutsak edecek kahramanlar. Yine de
Süpermenler ve tanrılar yaratmaya devam edeceğiz. Halbuki Özgür toplumda kahramanlara yer yoktur. Özgür insanın kahramanları
olmaz.
Dünyamız giderek zenginleşiyor, ama insan yoksullaşıyor; insan, insansızlaşıyor. Türkiye ölçeğinde de moral ve fizik olarak en yoğun saldırıya uğrayan, en büyük erozyonu yaşayan unsurun insan varlığı olduğuna yeniden dikkat çekmek istiyorum. Öyle ki, herkes bayağı bir atmosfer içinde bayağılaşıyorsa, bayağılaşmak, bayağılaşmış insan için bir tecrit nedeni veya tedirgin edici bir şey olmaktan çıkıyor. Bir toplumda herkes hırsızsa, hırsız olanlar değil, bu nicel kalabalıkta hırsız olmayan ya da olamayanlar dışlanıyor.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Şımartılmış çocuk, kendi güçlerini kendisine hiçbir zaman kanıtlayamaz….. amacı, ailenin merkezi, dikkat ve ilginin odağı olmaktır. Her zamanki semptomlar şunlardır: kızgınlık, hoşnutsuzluk, dağınıklık, kaygı, altını ıslatma , tecrit edilmekten kaçınmak için çaba harcama ve okula gitme isteksizliği…… çoğu zaman, epey olağandışı bir aşağılık duygusunu dikkate almamız gerekir.
Oysa bize hemşirelik okulunda ilk öğrettikleri, fazla olan her şeyin öldürücü olduğuydu. Fazla oksijen, yüksek doz ilaç, fazla tecrit...
Temelinde iyi olsa bile eğer doz aşımına uğratırsanız her şifa aracı bir tür zehre dönüşürdü ve şimdi ben o aşırılığı bile isteye kucaklıyordum.
Gözlerim yoldayken nereye gittiğimi biliyordum, onun kalesine ve yine kalbim ona olan hislerle atarken de nereye gittiğimi dile getirmesem de çok iyi biliyordum.
Bu korkutmuyor dersem yalan söylemiş olurdum ama şu an o korkuyu da seviyordum.
Yansıtmalar, dünyayı bir kişinin kendi bilinmeyen yüzünün replikasına dönüştürür. Bu nedenle onlar, kişinin son tahlilde, gerçekliğinin sonsuza dek erişilemez olduğu
bir dünyanın hayalini kurduğu otoerotik ya da içe kapanık bir ortama yönelirler. Sonuçta ortaya çıkan sentiment d’incompletude [tamamlanmamışlık hissi] ve kötü kısırlık duygusu, yansıtma açısından çevrenin kötülüğü olarak açıklanmaktadır ve bu kısır döngü sayesinde tecrit pekiştirilir.