Selahattin Enis, Nahid Sırrı Örik gibi, neye baksa aynı çürümeyi gören o muazzam ve tehlikeli "monoman" bakışa sahipti. Bize nihilizm ve ahlakçılık arasında sıkışmış bir dünya sunarken, onun bu karanlık metinlerini bugün sansürsüzce okuyabilen ve bu kapalı sistemi dışarıdan analiz edebilen bizlerin varlığı, o "Üçüncü Yolun" (yani soruyu sormaya devam etme kapasitesinin) hâlâ canlı olduğunun en büyük kanıtıdır. Selahattin Enis’in 1930’dan sonra bir anda silinmesi ve 1937’de tefrika edilmek üzere gazete matbaasına bıraktığı romanının adının "Morg" olması, edebiyat sosyolojisi açısından bir tesadüf olamayacak kadar manidardır. 1930’lar Türkiye’si, kadrosuyla, inkılaplarıyla, coşkulu marşlarıyla ve parıldayan geleceğiyle "dinamik ve canlı" bir ulus inşası sürecindedir. Böyle bir atmosferde, topluma sürekli bir "ceset" olduğunu hatırlatan, hakikati morg masasında arayan bir yazarın matbaalarda romanının "kaybolması" (ya da kaybettirilmesi) yapısal bir zorunluluktur. Sistem, kendi morgunu kapatmış, patoloğunu da emekli etmiştir. 1942’deki son öyküsünün adının “Sönen Bir Güneş” olması ise, Enis’in bir devrin kapandığını ve kendisinin o karanlık, ışıksız maziye ait bir gölge olarak kalacağını bildiğinin edebi vasiyetidir.
Edebiyat
Fatih ve fetih ruhunu kuşanmak
Fetih ruhu, milletleri ayakta tutan en büyük manevi kuvvetlerden biridir. İslam medeniyetinde bu ruh, birlik, kardeşlik ve Allah rızası için mücadele etme şuuruyla nesilden nesile taşınmıştır. Tarih boyunca milletimize güç veren de işte bu ortak inanç ve beraberlik duygusu olmuştur. Mehmet Akif’in dediği gibi: “Girmeden tefrika bir millete düşman giremez; Toplu vurdukça gönüller, onu top sindiremez.” İnsanlık tarihine baktığımızda bazı zaferler vardır ki yalnızca şehirleri değil, çağları değiştirir. İstanbul’un fethi işte böylesine büyük bir hadisedir. Çünkü İstanbul’un fethi, kuru bir askerî başarı değil, imanla yoğrulmuş bir medeniyet tasavvurunun tarihe mühür vurmasıdır. Bir sabah yalnızca Bizans surları yıkılmadı. Aynı zamanda karanlık bir çağ kapandı, yeni bir çağ açıldı. Ancak bu büyük zaferin asıl manası topların gürültüsünde değil, Fatih Sultan Mehmed Han’ın gönlünde taşıdığı fetih ruhundadır. Zira fetih, sadece bir toprağı almak değildir. Fetih, insan ile hakikat arasındaki engelleri kaldırmaktır. Gönülleri adaletle buluşturmaktır. İnsanı zulmün karanlığından çıkarıp merhametin aydınlığına taşımaktır. Bu sebeple İslam medeniyetinde fetih kelimesi ile işgal kelimesi hiçbir zaman aynı anlamı taşımamıştır. Nitekim tarihte nice hükümdarlar büyük ordularla şehirler ele geçirmiştir. Fakat hiçbiri “Fatih” unvanıyla anılmamıştır. Çünkü kan dökerek hükmetmek başka, gönüller fethederek medeniyet kurmak başkadır. Atilla’nın, Cengiz’in, Hulâgû’nun seferleri korku bırakırken, Fatih’in İstanbul’u, insanlığa umut bırakmıştır. Fatih Sultan Mehmed’i “Fatih” yapan şey yalnızca İstanbul’u alması değil, İstanbul’a bir ruh vermesidir. yazının tamamını okumak için ankaraedebiyat.com.tr/fatih-ve-fetih-...
Duygu ve Düşünce
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Sermet Muhtar Alus 'un, Akşam Gazetesinde tefrika halinde yayımlanan Kıvırcık Paşa romanını öneririm. Kesinlikle okumalısınız.
KIRLANGIÇLAR GÖÇ ETTİĞİNDE, HER AY TEFRİKA DERGİSİ'NDE
İndirim kodu: AYKUSAGİ20 Ocak ayından bu yana yayımlanan dergimizde bu ay beşinci bölümler yayınlandı.
NECİP FAZIL'IN TÜRK ROMANINA BAKIŞI...
“BENİM malûm fikrim; Türk romanı yoktur. Çünkü Türk romanı denilen, evvelâ Batı örneklerine nispetle ilk okul yazı emeklemelerinden daha iptidaî eserler son yüz yıl içinde ola ola, meselesiz, çilesiz ve ukdesiz, kartondan adamların gidip geldiği, yollarında eğlencelik yemişler satılan bir panayır yerinden başka bir şey olamamıştır. Tanzimat devrinin, çocuklara giydirilen paşa elbiselerine benzer biçare romanı, “Edebiyat-ı Cedide” çığırında gûya ilerleye ilerleye, nihayet zavallılıktan ahmaklığa terakki edebilmiş; Halid Ziya Uşaklıgil başta olmak üzere bu çığırın romancıları, yeni moda Batı taklitçiliği enayilerinin âdi sokak zamparası ve “onbaşı kültürü”yle techizatlı tiplerinden öteye geçememiştir. Düşünün ki, bu roman, Garp edebiyat ve felsefesinin en olgun demlerini kadrolaştıran ve kördüğüm halinde giriftleştiren 19uncu Asır sonları ve 20nci Asır başlarında, Fransız romanı bir taraftan cihana hâkimiyetini sürdürür, bir taraftan da Rus romanı Fransız romanını ezmeye başlarken, Batının her türlü ukdesinden gafil, seri malı roman temsilcisi (Gonkur Biraderler)i model diye ele almış, ne (Zola)yı, ne (Mopasan)ı, ne (Prust)u, ne (Dostoyevski)yi, ne (Tolstoy)u, ne (Gorki)yi, ne (Göte)yi, ne (Oskar Vayld)ı, ne de son Batı fikir cereyanlarını görebilmiştir. Ondan sonraki “Fecr-i Âti” zemininde ve biraz ilerisinde romana ilk defa mesele getirir gibi olan bir Yakup Kadri Karaosmanoğlu varsa da, onun fert ve cemiyet üzerinde açabildiği, derinlik, “Edebiyat-ı Cedide”nin açtığı, küçük su birikintilerine mahsus oyuklara nispetle ancak diz kapağına gelen çukurları aşmaz. Ömer Seyfettin ve Refik Halid Karay birer usta satıhçı; Halide Edib Adıvar ise **zaten büyük mesele ve idrâke istidatsız; başta işe zarif bir kadın mizaç ve üslûbiyle girişip sonda işi feci bir ukalâlıkta bitiren ve -dönmeliği icabı- içinde yaşadığı cemiyetin
İmam ibni Teymiyye (rahimehullah) şöyle der: *“Ümmette tefrika ve ihtilaflar ortaya çıkınca tefrika ve ihtilaf ehli fırkalara bölündü. Tevhitte, sıfatlarda, kaderde, Rasûle imanda ve diğer mevzularda dayanakları bâtında, hakikatte Kur’an ve iman değil kendi şeyhlerinin ihdas ettikleri asıllar olmuştur. Kur’an’dan bu asıllara uygun olduğunu düşündükleriyle ihticac ettiler. Kendi asıllarına ters düşenleri ise kendi asıllarına uygun tevil ettiler.”* Mecmuu’l-Fetava, 13/58. Daru’l-Vefa, 3.baskı h.1426