Selahattin Enis, Nahid Sırrı Örik gibi, neye baksa aynı çürümeyi gören o muazzam ve tehlikeli "monoman" bakışa sahipti. Bize nihilizm ve ahlakçılık arasında sıkışmış bir dünya sunarken, onun bu karanlık metinlerini bugün sansürsüzce okuyabilen ve bu kapalı sistemi dışarıdan analiz edebilen bizlerin varlığı, o "Üçüncü Yolun" (yani soruyu sormaya devam etme kapasitesinin) hâlâ canlı olduğunun en büyük kanıtıdır.
Selahattin Enis’in 1930’dan sonra bir anda silinmesi ve 1937’de tefrika edilmek üzere gazete matbaasına bıraktığı romanının adının "Morg" olması, edebiyat sosyolojisi açısından bir tesadüf olamayacak kadar manidardır. 1930’lar Türkiye’si, kadrosuyla, inkılaplarıyla, coşkulu marşlarıyla ve parıldayan geleceğiyle "dinamik ve canlı" bir ulus inşası sürecindedir. Böyle bir atmosferde, topluma sürekli bir "ceset" olduğunu hatırlatan, hakikati morg masasında arayan bir yazarın matbaalarda romanının "kaybolması" (ya da kaybettirilmesi) yapısal bir zorunluluktur. Sistem, kendi morgunu kapatmış, patoloğunu da emekli etmiştir. 1942’deki son öyküsünün adının “Sönen Bir Güneş” olması ise, Enis’in bir devrin kapandığını ve kendisinin o karanlık, ışıksız maziye ait bir gölge olarak kalacağını bildiğinin edebi vasiyetidir.