Kitap bir teori gösterisi yapmaktan özellikle kaçınıyor. Bana yüksekten konuşan bir siyasal ekonomi metni değil de sosyalizmi ilk kez duyan birine sabırla temel kavramları anlatmaya çalışan bir rehber sunuyor gibi geldi. Zaten kitabın uluslararası ölçekte hem övülmesinin hem de küçümsenmesinin temel nedeni tam olarak burada yatıyor.
Özellikle Anglo-Amerikan Marksist çevrelerde kitap uzun yıllar boyunca “başlangıç metni” olarak görülmüş. Monthly Review geleneğine yakın yorumcular, Huberman ve Sweezy’nin karmaşık Marksist kavramları gündelik örneklerle açıklayabilmesini büyük bir avantaj sayıyor. Ben de okurken bunu hissettim. Kapitalizm, sınıf, artık değer, kriz, işsizlik ya da devlet gibi başlıklar akademik bir kapalılıkla değil; fabrikadan, pazardan, maaştan ve gündelik hayattan örneklerle ilerliyor. Bu yüzden kitap bana bazen bir ekonomi-politik dersinden çok, sohbet havasında yapılan uzun bir tartışmayı anımsattı.
Ama tam burada eleştiriler başlıyor. Özellikle liberal iktisatçılar ve anti-komünist yorumcular kitabın aşırı indirgemeci olduğunu söylüyorlar ki ben de buna katılıyorum. Huberman ve Sweezy kapitalizmin bütün çelişkilerini yalnızca sömürü ekseninde okuyarak modern ekonominin karmaşık yapısını basitleştiriyor.
Kitap gerçekten de karşıt görüşleri uzun uzun tartışmıyor. Serbest piyasa savunularına ya da sosyalist deneyimlerin başarısızlıklarına geniş bir alan açmıyor. Daha çok kendi tezini kuruyor ve onu anlatıyor.
Özellikle Sovyetler Birliği konusunda dikkat çekici bir iyimserlik hissediliyor. Bugün geriye dönüp baktığımda, kitabın yazıldığı dönemin tarihsel atmosferini hissetmemek mümkün değil. İkinci Dünya Savaşı sonrası dünyada sosyalizm hâlâ büyük bir tarihsel alternatif gibi görünüyordu. Bu yüzden metinde, planlı ekonominin sorunlarını
Tepsideki Melek’i okurken, bir roman okuduğumu sık sık unuttum. Daha çok bir evin içinde dolaşıyormuşum, birinin konuşmasına kulak misafiri oluyormuşum ya da kendi çocukluğumdan bir ses bir yerlerden çıkıp geliyormuş gibi hissettim. Kitap büyük bir hikâye anlatma derdinde değil; zaten gücü de buradan geliyor. Melekli bir tepsi etrafında dolanan anlatı, aslında bir evin, bir ailenin ve o evin içinde biriken duyguların sessizce nasıl taşındığını gösteriyor. Roman boyunca dikkatimi en çok çeken şey, anlatının acele etmemesi oldu. Okuru bir yere yetiştirmeye çalışmıyor; olay örgüsü kurayım, dramatik bir an yaratayım gibi bir telaşı yok. Bunun yerine küçük şeylerle ilgileniyor: söylenmiş bir söz, yarım kalmış bir cümle, bir hitap, bir eşya. Anlatıcı sanki sürekli hatırlıyor ama hatırladıklarını düzenleme ihtiyacı da duymuyor. Zaman ileri geri gidiyor, şimdiki anla geçmiş birbirine karışıyor. Bu da metni daha “hayat gibi” yapıyor; çünkü zaten hatırlama dediğimiz şey de böyle çalışıyor. Dil meselesi burada çok belirleyici. Tepsideki Melek’in dili bana hep konuşuyormuş gibi geldi. Yer yer eksiltili, yer yer kendini düzelten, bazen bir şeye takılıp kalan bir dil bu. Süslü değil, gösterişli değil ama çok canlı. Okurken “güzel cümle” kurulsun diye yazılmış yerler hissetmiyorsunuz. Sanki yazar cümleye değil, anlatılan şeye güvenmiş. Bu da okur olarak beni rahatlatan bir şey oldu; metnin beni etkilemeye çalışmadığını, sadece kendi sesini takip ettiğini düşündüm. Bu noktada ister istemez Esra Kahya’nın ilk kitabındaki(Kambur) dili aklıma geliyor. İlk kitabında cümlelerin biraz daha öne çıkmak istediğini, düşüncenin aforizma gibi parlatıldığını hissettiğimi hatırlıyorum. O kitapta yer yer “bak burada bir şey söylüyorum” diyen bir dil vardı. Tepsideki Melek’te ise bu ihtiyaç sanki
Halil İnalcık çevirisiyle okuduğum roman tadında kitap. Batılı ilk yerleşimlerden başlayıp 2. Dünya Savaşı'nın sonuna kadar genel Amerika tarihini kronolojik sırada anlatmışlar. Kızılderili katliamı, yerleşimlerin coğrafi dağılımları, bölgesel geçim kaynakları, sanayileşmenin neden olduğu gelişme ve çöküşler, İngiltere'den kopup yerleştikleri yeni kıtada ilk savaşı İngiltere'ye karşı vermeleri, demokrasiye giden acı ve uzun yol, ekonominin gelişmesiyle çoğalan imkanlar ve ekonomik gücün yanı sıra kapitalizmin doğuşu ve buna bağlı olarak halka rahatlığı tükettirirken rahatlığı-imkanları üretip satan Rakıfelır-Roçşild-banker Yunyus Spensır Morgın gibi milyonerleri, hükümeti ele geçirip şirket gibi yöneten sistem 'şirketokrasi' vs vs vs gibi dikkatli okunduğunda güzel yerler yakalanabilecek, güzel bilgiler alınabilecek çok kapsamlı çalışma.
Makineleşme sürecini okurken kendimi Con Şteynbek kitaplarında gibi hissettim ve o süreçteki umutlar ve yıkımlar tekrar gözümün önüne geldi. Hep olduğu gibi güzel şeylere neden olanlara karşı kötülüğün ve zulmün eksik olmadığını da okudum; mesela Abraham Linkıln, Knights topluluğu, işçi birliklerinin parçalanması, küçük işletmelerin büyük sermayece satın alma-şiddet yoluyla sindirilmesi, tekelleşme...
Waşintın ve Cefırsın gibi büyük liderlere, bunların attığı temellere, adımlara, yaptıkları demokratikleşme çalışmalarına, adalet anlayışlarına yer verilmiş. "Amerikan Rüyası" tabiri ortaya çıkarken yozlaşma, çürüme, değerlerden uzaklaşma, fütursuzluğun ve hayasızlığın rağbet görmesi gibi konulara da değinilmiş ve Wilsın'ın şu müthiş konuşması kitaba çivi gibi çakılmış: "İyiyle beraber kötü de geldi ve elimizdeki iyi şeylerden çoğu kaybolup gitti. Servetle beraber affedilmez israf da geldi. Faydalı şekilde kullanabileceğimiz
Yazardan okuduğum ilk kitap ama fazla beğendiğim söylenemez sadece yarım bırakmak istemediğim için okudum isteyenler okuyabilir kitabin konusu demiryolu şirketlerinin tekelleşme karşısında mücadelesini anlatıyor
"Fabrikanın bacasının tüttüğü ilk gün başladılar can almaya. Dişlerine kan değmiş kurt sürüsü gibi denize daldılar."
Eczacı Süleyman tek adamdır. Kitleleri mülksüzleştirip işçileştirir, geçim araçlarından mahrum bıraktığı balıkçıları kendi endüstrisine, oradan da ticaret yoluyla küresel iktisadi zincire eklemleyerek tekelleşme arayışına bağlar. Karşı çıkmanın yolu yoktur, çünkü zaten Eczacı Süleyman artık sadece Eczacı Süleyman değildir. Devlet, servet ve diyanet onun yanındadır. Amacı 'siyaset yapmak' değil 'siyaset olmak'tır.
"Bakalım Deli İbram’ın Tarihi mi yürüyecek yoksa Eczacı Süleyman’n düzeni mi sürecek? Göreceğiz!”
İncelemeyi Ahmet Büke'nin sözleriyle sonlandırmak istiyorum. “Osman tek kişi. Karşısındaki gücü fiziksel olarak tasfiye etmiş olabilir ama adadaki üretim ilişkileri aynen devam edecek. Dolayısıyla o üretim ilişkileri Osman’ın bileğini bükebilir ya da Osman Eczacıya dönüşebilir. Burada adalının kendi kaderine sahip çıkıp, siyaset olması meselesi. Siyaset olmazsan Osman seni kurtaramaz. Deli İbram da” (SoL Kültür, 2022).
Tarihsel sistemler bütününe baktığımızda hepsinin bir sona ulaşıp ardına kendi sözde alternatiflerini oluşturduklarını gördük. Kapitalizm, ya da tarihsel olarak kapitalizm, kendi içinde yaşadığı çelişkliler ile var olmuş bir sistemdir. Yazar kitabında bize bu çelişkilerden bahsetmektedir. Peki nedir bu çelişkiler? Evrenselcilk, bireyselcilik ve sınırsız sermaye birikimi. Sistem evrenselciliği bilim üzerinden savunmaktadır. Fakat bilimin sadece insan hayatına pozitif katkı sağlamadığı yüzyıllar içinde yaşarak şahit olduk. Bireyselcilik ise şahısların veya firmaların kendi kararlarını verme konusunda "Görünmez el" sayesinde en iyisini, müdahalesiz bir şekilde sağlayabilecekleri teziydi. Fakat piyasaya savaş veya devlet mekanizması sayesinde her kaosa ilerlediğinde bir müdahale yapıldı. Peki ya sınırsız sermaye birikimi. Bunun gerçekleşmesi içinde tekelleşme gerekiyordu. Fakat her tekelleşen sektör daha çok rekabet ortamı yaratmaktaydı. Bu gelişen rekabet kar oranlarını düşürüyor, sermayedar ise en kolay yol olan ücretliler ve emekçiler üzerinden bunu çözmeye çalışıyorlardı. Azalan ücretler veya işten çıkarılan emekçiler ise talebin azalmasına sebep olarak sistemi bir çıkmaza yöneltiyordu.
Savunucularının aksine, Tarihsel Kapitalizmde eski ardıllarına nazaran bir kurtarıcı olarak bizlere bir ışık sağlamıyor. Her ne kadar eski tarihsel sistemlerden daha iyi yaşam şartlarına ulaştırdığı iddia edilse bile, finansal olarak köle olmadığımızı ya da bir feodal köylüden çok çok daha iyi beslendiğimizi kesin olarak söyleyebilir miyiz?