Jack London'ın "Kızıl Veba" (The Scarlet Plague) eseri,
Hikaye, medeniyetin küllerinden yükselmiş ilkel bir kabilede, "Kocakafa" lakaplı yaşlı bir adamın, çocukluk torunlarına geçmişin hayallerini anlatmasıyla başlar. Onun sesiyle, bir zamanlar görkemli olan dünyayı; gökdelenleri, hızla koşan arabaları, bilgiyle dolup taşan kütüphaneleri ve sonsuz vaatlerle dolu bir geleceği hayal ederiz. Ancak bu parlak tablo, 2013 yılında aniden patlak veren ve insanlığı adeta bir kabus gibi yutarak "Kızıl Veba" olarak adlandırılan korkunç bir salgınla paramparça olur.Yaşlı Profesör Smith, geçmişin son canlı tanığı olarak, o korkunç günleri bir sis perdesinin arkasından hatırladıkça, kalbimiz acıyla dolar. Sevdiklerini bir bir kaybedişini, düzenin nasıl dakikalar içinde kaosa dönüştüğünü ve insanların maskelerinin nasıl düşerek ilkel içgüdülere teslim olduğunu okurken, insanlığın ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha anlarız. Her bir ölüm, her bir terk ediliş, bir öncekinin üzerine yığılarak derin bir melankoli yaratır.Profesör Smith'in çaresizce medeniyetin son kırıntılarını, alfabeyi, sayıları veya geçmişin hikayelerini torunlarına aktarma çabasında yatar. Ancak bu çocuklar, onun anlattığı "eski dünyanın" anlamını kavrayamazlar. Onlar için, hayatta kalmak, avlanmak ve basit ihtiyaçlarını karşılamak her şeyden önemlidir. Bu durum, bilginin ve kültürün nesiller arası aktarımının ne kadar değerli ama aynı zamanda ne kadar hassas olduğunu gösteren, iç burkan bir gerçektir. Yaşlı adamın gözlerindeki geçmişe duyulan özlem, torunlarının boş bakışlarında kaybolduğunda, biz de o kayıp dünyanın yasını tutarız.
London eserinde, sadece bir felaketi anlatmakla kalmaz aynı zamanda bu felaketin insan ruhu üzerinde yarattığı derin, silinmez izleri gözler önüne serer. Toplumun aniden