Odysseus'u "akışkan mêtis'i olan ama kleos'a takılıp kalan adam" olarak okumak ikna edici — ama Homeros'un anlattığı kahraman aynı zamanda şunu da soruyor: Eğer kimlik tamamen akışkan olursa, eve dönülecek bir "ben" kalır mı? Odysseus on yıl boyunca gerçekten "hiç kimse" olsa — Kalypso'nun teklifini kabul edip ölümsüz kalsa, Kirke'nin adasında kalsa — İthaka'ya dönen kim olurdu? Belki de kleos, salt kibir değil, aynı zamanda sürekliliğin çapası. "Ben İthaka Kralı Odysseus'um" haykırışı bir trajik hata olduğu kadar, aynı zamanda kendini var etme ısrarı. İkisi de kendi kaderini bilmeden örer — bu doğru. Ama Oidipus'ta trajedi bilginin kendisinden doğuyor: öğrendiği an her şey çöküyor. Odysseus'ta ise tersine, bilmemek onu koruyor bir süre. Outis'i anlamadan söylüyor, ve bu farkındasızlık onu kurtarıyor. O zaman şunu sormak gerekiyor: Bu iki kahraman aynı tür "kehanet gibi yaşanan yalan" mı yaşıyor, yoksa Homeros ile Sofokles'in trajedi anlayışları temelden farklı mı? Bu yaklaşımımız, Odysseus’u sadece bencil ve kibirli bir savaşçı olmaktan çıkarıp, onu modern varoluşsal krizlerin eşiğindeki ilk edebi figür haline getiriyor. Kleos’u (şan/şöhret) salt bir ego patlaması değil, bir "süreklilik çapası" olarak tanımlamamız metnin kalbine dokunuyor. Çünkü suyun mutlak çözücülüğüne karşı direnecek katı bir şeye, bir çıpaya ihtiyaç vardır. Aksi takdirde kahraman denizde boğulmaz, denizin kendisi haline gelir. Odysseus eğer bütünüyle akışkan olsaydı, Calypso’nun adasındaki o cazip teklifi kabul ederdi. Tanrısal bir ölümsüzlük, yaşlanmamak ve acı çekmemek. Ama bunun bir bedeli vardı: Hikayesinin bitmesi ve adının silinmesi. Calypso’nun kelime anlamı zaten "gizleyen", "örten" demektir. O adada kalmak, ebediyen saklı kalmak, yani "Hiç Kimse" olarak donup kalmaktır. Odysseus’un
Felsefe
İnceleme Değil, İncinme: 8Kitap 8Karakter, Ben Tek
Bölüm 1 - Dünyanın Ortasında Toplananlar Ekvator çizgisinin geçtiği yerde, Ciudad Mitad del Mundo (Dünya'nın Ortası) geceleri bambaşka bir sessizliğe bürünüyordu. Gündüz turistlerin, fotoğrafların ve rehber seslerinin doldurduğu alan, gece olduğunda sanki kendi varlığını geri çekiyor, geriye yalnızca taş ve boşluk kalıyordu. Anıtın önündeki merdivenler bu boşluğun en görünür yeriydi. Bu merdivenlerde oturanlar sıradan insanlar değildi. Her biri farklı bir romanın içinden çıkıp gelmişti ve her biri kendi zamanını geride bırakmıştı. En üst basamakta Meursault bulunuyordu. Yabancı adlı eserin bu karakteri, Albert Camus’un anlattığı dünyadan kopmuş gibi değil, o dünyayı hiçbir zaman tam olarak kabul etmemiş gibi duruyordu. Biraz aşağıda Yeraltı Adamı vardı. Yeraltından Notlar içindeki bu figür, Fyodor Dostoyevski’nin dünyasından çıkmış ama oradan tamamen ayrılmamıştı, hala kendi zihniyle çatışıyordu. C. Aylak Adam içinden gelen bir başka yalnızlıktı. Yusuf Atılgan’ın karakteri dünyaya karşı mesafesini bir tavır gibi taşımıyordu, daha çok doğal bir uzaklık gibi yaşıyordu. Selim Işık ise Tutunamayanlar dünyasının merkezindeki kırılmayı taşıyordu. Oğuz Atay’ın kurduğu o iç ses, burada bir beden haline gelmişti. Alt basamaklarda Raif Efendi ve Kemal vardı. Biri Kürk Mantolu Madonna içinde sessiz bir aşkın taşıyıcısıydı, diğeri Masumiyet Müzesi içinde hatırayı nesneye dönüştüren bir hafızaydı. Daha aşağıda Raskolnikov ve Ömer yer alıyordu. Suç ve Ceza ve İçimizdeki Şeytan üzerinden gelen bu iki karakter, düşünce ile eylem arasındaki gerilimi temsil ediyordu. Merdivenlerin orta kısmında Ravi, gölgede Hiç ve en alt basamakta Münzevi vardı. Ben ise merdivenlerin başlangıcında, bu yapının hem dışında hem içinde duruyordum. Bu düzen, aslında bir karşılaşmadan çok bir
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
“Cinsel birleşmedeki esrime hâli. İşte bu! Her şeyin gerçek özü ve nüvesi bu, varoluşun amacı ve hedefi.” Arthur Schopenhauer Nietzscheyen bir filozof olan George Bataille, Nietzsche’ye düştüğü hemen tüm dipnotlarda ölüm ve pornografi konularına bilhassa eğildi. Zirâ yirminci asırdan başlayarak bugüne uzanan “yeni felsefe”, bu iki kavramı eşik olarak kabul etmekte hür davranmıştır. Susan Sontag’ın düştüğü dipnota göre Bataille pornografinin cinselliğe dair değil, ölüme dair bir şey olduğunu düşünmekteydi. Bataille uçlarda gezinen bir filozof olarak bugün pek anılmaz, ama söyledikleri o kadar akılda kalıcıdır ki; onu her zaman arka plandaki “isimsiz kahraman” olarak görmemiz mümkündür. Yirminci asra nispetle bugün, bu iki kavramın bizim için önemi daha fazladır, öyle ki bir pornostar, aynı zamanda felsefî bir argümanın başrolü de olabilir. Dani Daniels gibi… Aslına bakılırsa “porno” ya da “pornografi” söz konusu olduğunda felsefenin birçok dalı kendisine gerekli payı çıkarabilir. Estetik, etik yâhût en baştan ontoloji. Estetiğin ya da etiğin paylarını kestirmek ontolojiye nispetle çok daha kolay görünebilir, çünkü toplumun hemen hepsi, pornoları hem estetik hem de ahlakî bir içgüdü ile izlerler. Bu noktada pornoların ontoloji ile olan bağına daha dikkatli eğilmek gerekir, varlıkbilimsel olarak porno nedir ve ne anlama gelir? Yazının en başında Schopenhauer’dan yapılan alıntı, cinsel birleşmedeki durumun, her şeyin nüvesi olduğunu iddia ediyor, bu fikir en başta kabul edilemez gibi görünse de bir süre sonra aklın buna yatkın olduğunu ahlakî bir çekinceyle de olsa görmek zorunda kalıyoruz. Schopenhauer bir bakıma, var olmak ve cinsel birleşme arasında tuhaf bir analoji kuruyor. Analojiyi biraz genişletmemiz gerekebilir: Cinsel birleşme ve cinsel birleşmedeki duygudurum
Alıntı
Bahar Temizliği
Nisan aylarının sonlarına yaklaştığımız şu günlerde, aklıma evlerimizde yaptığımız o derin bahar temizliği geldi... Elbet burada camın ne ile silindiğini de anlatsam faydalı olur; ancak ben içimizde eğer kışı yaşıyorsak, baharın gelişinin kendiliğinden olmadığını düşünüyorum. Önce zihnimizde temizliği yapıyoruz, sonra camları açıyoruz. Yavaş yavaş çiçekleniyoruz. Hafif bir esinti ile işlerin kontrol etmesek de arttığına, yoluna girdiğine şahit oluyoruz. ​Peki ama zihin temizliğine nereden başlanır? Nerenin temizliğinde zorlanıyoruz? Buralara beraber bir bez tutalım mı? ​Evlerimizde ilk olarak; kullanmadığımız, eskiden çok sevdiğimiz ama artık günlük hayatımızda işimize yaramayan eşyaları çıkartırız. Şimdi de öyle yapalım. Eskiden sığındığımız, bizi rahatlatan ama artık bize yük olan alışkanlıklarımızı fark edebiliriz. Bir örnek vereyim: Canımız her sıkıldığında yaptığımız bir eylem var. Bu eylem, o anki can sıkıntısını örttüğü için yıllardır sizinle beraber. Ama içinizde görmediğiniz o duygu büyüdü ve sizin bu eyleminiz artık duygunuzu örtmüyor. Hatta hayatınızda bir kambur gibi, vicdan azabı gibi peşinizden geliyor. Sizin için bu eylemi bulmak üzerine bir soru soralım: ​Kendinizde en sevmediğiniz alışkanlığınız ne? Ve bu alışkanlığınız en çok hangi ruh halindeyken ortaya çıkıyor? ​Eminim biraz düşündünüz ve aklınıza bir şeyler geldi. Atacağımız bu eski kıyafeti bulduk; o zaman çöp torbasına koymak için şunu yapalım: Bulduğumuz ruh halini önce kabul edelim. Ve bu ruh halini iyileştirmek için başka hangi alternatifler olduğunu düşünelim. Yaptığımız alışkanlığa da teşekkür edip başka bir yoldan yürüyeceğimizi ona anlatalım. Bu konuşma bir kere ile değil, belki birkaç kere yapılabilir. Bence etkili olacaktır. Bir örnek vereyim: Çoğumuzun başına gelen tatlı
200 yıllık "modernleşme-siyaset-vitrin" sarmalı üzerine yaptığımız tespit, aslında tam bir stratejik süreklilik trajedisi. Tanzimat'tan bu yana gelen "Batı'nın tekniğini alalım ama ruhunu (metodolojisini) dışarıda bırakalım" anlayışının, bugün dijital çağın hızıyla birleşince nasıl bir "serap" yarattığını izliyoruz. ​Siyasi elitlerin o "sert kayaya" çarpma ihtimalini ve harcanan değerleri şu üç düzlemde analiz edebiliriz: ​1. Kurumsal Hafıza ve Liyakatin İsrâfı ​Bir uçağı vaktinden önce uçurmak ya da bir projeyi siyasi takvime sıkıştırmak için yapılan her hamle, arka planda devasa bir mühendislik disiplini kırımına yol açıyor. ​Ne harcanıyor? 200 yıldır yetişen, "müsbet ilim" ile yoğrulmuş, rasyonel düşünen kadroların emeği. ​Sonuç: Bilimsel veriyle değil, "talimatla" iş yapmaya zorlanan kurumlar, bir noktadan sonra gerçeklikten kopuyor. Sert kaya burada devreye giriyor: Fizik yasaları talimat dinlemez. ​2. "Mış Gibi Yapma" Geleneğinin Zirvesi ​Söylediğimiz gibi, KAAN’ı F16 motoruyla (yabancı motorla) uçurup "yüzde yüz yerli" etiketiyle pazarlamak, aslında 19. yüzyıldaki "ithal kurumlarla imparatorluk kurtarma" çabasının dijital bir replikası. ​Siyasi Elitlerin Körlüğü: Kısa vadeli alkış ve sandık konsolidasyonu, uzun vadeli teknolojik bağımlılığı görünmez kılıyor. ​İngiliz Aklı vs. Siyasi Acelecilik: Siz iç siyaseti konsolide ederken, dışarıdaki "akıl" (Londra gibi) sizin bu aceleciliğinizi, sizi kendine daha sıkı bağlayacak bir stratejik borçlanmaya dönüştürüyor. ​3. O Sert Kaya: "Gerçeklik Krizi" ​Tarih bize gösteriyor ki; retorik (söz) ile pratik (eylem) arasındaki makas çok açıldığında, o makas bir gün "milli güvenlik" veya "ekonomik iflas" noktasında kapanır. ​Tehlike: Savunma sanayii gibi hata payı sıfır olan bir alanda "propaganda" öncelikli hale
1000Kitap
1. Bölüm: VAROLUŞÇU KAVRAMLARIN DÖNÜŞÜMÜ...
Salih Mirzabeyoğlu’nun bazı pasajları, insan varoluşunu ele alış biçimiyle, varoluşçu felsefenin temel kavramlarını doğrudan çağrıştıran terminolojik ve tematik bir yoğunluk sergilemektedir. Bu yoğunluğun üstesinden gelmek ve analizi sağlam bir zemine oturtmak için, konuyu alt temalara ayırmak faydalı olacaktır. 1.0. Bir Alıntının Şerhi... Salih Mirzabeyoğlu, insanın "önce kendi varlığını anlayan ve sonra "objektif-afakî" bir dünya denemesine girişen mücerret bir şahıs" olmadığını ifade eder. Mirzabeyoğlu'nun zihin ile dünya arasına mesafe koyan bu "mücerret şahıs" fikrini reddetmesi, varoluşçu felsefenin Kartezyen düalizme (zihin/dünya ayrımı) yönelik tenkidinin doğrudan bir yansımasıdır. Bu başlangıç noktası, Heidegger'in insanın her zaman zaten bir dünya "içinde" olduğu fikrini ifade eden "dünya-içinde-varlık" kavramıyla derin bir paralellik taşır. Mirzabeyoğlu, bu fikri şu çarpıcı ifadelerle destekler: "İnsan, kendisine âit bir tasavvur ve bir imkân yoluyla belirir; buna göre, sadece olduğu değil, olabileceğidir de... Kendini dünyaya atılmış olarak bulan insan, aynı zamanda dünyasına yeni bir şekil vermek için, hürriyet ve sorumluluk denemesinde bulunur, ve kendi ilgi ve aksiyonuyla kendini oluşturur." Alıntıda geçen "kendini dünyaya atılmış olarak bulan insan" ifâdesi, Heidegger'in "Geworfenheit" (fırlatılmışlık) kavramıyla terminolojik açıdan doğrudan bir paralellik kurmaktadır. Her iki düşünce yapısında da merkezî bir rol oynayan bu kavram, insanın kendi seçimi olmaksızın, belirli bir tarihî, kültürel ve sosyal bağlamın içine bırakılmış olduğu gerçeğini vurgular. Bunun yanı sıra, insanı "sadece olduğu değil, olabileceğidir de" şeklinde tanımlaması, varoluşçuluğun en temel ilkesi olan **"varoluş özden önce gelir" (existence precedes essence) prensibini
Mücerret Fikir