• 320 syf.
    ·Beğendi
    "The sitter is merely the accident, the occasion. It is not he who is revealed by the painter; it is rather the painter who, on the coloured canvas, reveals himself. The reason I will not exhibit this picture is that I am afraid that I have shown in it the secret of my own soul."

    And so begins this tale of art and sin.

    I would highly recommend first watching the movie Wilde, a film which takes the audience on a journey through the life of the tormented writer, from the beginnings of his fame to his later incarceration for "gross indecency" - a charge used to imprison individuals when it was impossible to prove sodomy. Wilde was sentenced to two years hard labour and died not long after being freed due to health problems gained during those two years. Looking at Wilde's story from a twenty-first century perspective, it is sad and horrifying to realise this man was indirectly sentenced to death for being gay. The "hard labour" prescribed was carried out in various ways but one of the most common was the treadmill.

    This machine made prisoners walk continuously uphill for hours on end and had many long-term effects on people's health.

    Why do I think it's important to know this? Because, as Wilde claims, in every piece of art there is more of the artist than anything else. And I believe this is especially true of The Picture of Dorian Gray more than perhaps any other fictional work I've read. In this novel, Wilde explores the nature of sin, of morality and immorality. The homoerotic undertones between Dorian Gray, Basil Hallward and Lord Henry Wotton are, I think, the author's little expression of his own secret "sins" within his work. Rarely does a work of fiction so deeply seem to mirror elements of the author's life.

    By 1891, when The Picture of Dorian Gray was published, Oscar Wilde had met and fallen in love with Lord Alfred Douglas and they had begun a semi-secret affair. By which I mean that many were suspicious of the relationship but didn't argue with Wilde's claims that they shared a Socrates/Plato teacher/student kind of love. The idolisation of Dorian Gray's youth and beauty, his tendency to be mean at random... these characteristics all fit with the description and personality of Lord Alfred Douglas. For me, there is no real question as to whether part of Dorian is meant to be Mr Wilde's lover.

    I think if you familiarise yourself with Oscar Wilde, this becomes a very personal novel, much more than just a disturbing horror story where a man sells his soul. But even without any additional information, I think this is a sad and haunting book that tells of the joyful naivete of youth and the sad wisdom of maturity.
  • 191 syf.
    Bu, okuduğum beşinci Agatha Christie (15.9.1890-12.1.1976) kitabıdır. Polisiyenin kraliçesi olan yazar aynı zamanda aşk romanları da yazmıştır Fakat Mary Westmacott takma adıyla. Bu yüzden birçoğumuz sadece tek tür kitap yazdığını sanıyor olabilir (ben öyle sanıyordum).

    Erken yaşta babasını kaybetmiş ve annesi tarafından evde eğitim verilerek yalnız büyütülmüştür. Aslında ilk edebi anlamdaki eserlerini duygusal konularda vermiştir. 1914’te Arvhibald Christie adında bir doktorla evlenmiş ve Fransa’ya yerleşmiştir. Orada vakit geçirmek için okuduğu dedektiflik tarzı hikâyelerden sonra ben bunlardan daha iyisini yazabilirim düşüncesiyle polisiye yazmaya başlamış ve ilk polisiyesi olan The Mysterous Affair at Styles’ı (Styles’daki Gizemli Olay) yazmıştır.

    Her ne kadar bu öyküde olmasa da Hercule Poirot adında Belçikalı bir dedektif kitaplarında önemli bir yer edinmiştir. Art arda yazdığı hikayelerle bu karaktere uluslararası ün kazandırmıştır. Bunun yanı sıra Agatha Christie, Miss Marple adında bir karakter de oluşturmuştur. Amatör bir kadın dedektif olan Miss Marple da çok beğeni toplamıştır.

    İlk evliliğini bitiren Agatha Christie 1928’de Max Mallowan’la evlenmiş ve dünyanın birçok yerini gezme fırsatı bulmuştur. Biraz da bu nedenden dolayı 1930’lardan sonraki eserleri daha uluslararası bir boyut kazanmıştır.

    Hayranları tarafından tüm kitapları beğenilen (başta ben) Agatha Cristie, İngiliz geleneğinde yazdığı polisiyelerle dünya edebiyatında kendine has bir yerin sahibidir. 12 Ocak 1976’da vefat etmiştir.

    Normalde incelemelerde yazardan bu kadar çok bahsetmem fakat bu kadın özel. Dikkat ederseniz yazar değil özellikle ‘kadın’ dedim. Çünkü etrafımda gördüğüm ‘kadın otobüs kullanıyor, tır şoförü Ayşe teyze, artık kadınlar da taksicilik yapıyor, kendi atölyesini kurmuş girişimci bir kadın’ gibi haberlerden ne kadar rahatsız olduğumu belirtmek istiyorum. Ne demek kadın da kamyon kullanıyormuş deyip bunu bir marifet gibi göstermek. Zira burada bir aşağılama var bence, övgünün tam dersine. Ne varmış otobüs, kamyon kullanmakta. Böyle mi övüyorsunuz kadınları(?)! Böyle mi toplumda birey yapmaya çalışıyorsunuz(?)! Neşet Ertaş’ın dediği gibi, kadın insan, biz insan oğluyuz. Elbette bizim yaptıklarımızı rahatlıkla yapabilir kadınlar. Sadece kas kütleleri biraz daha az. Yoksa bilimsel olarak kanıtlanmıştır ki; daha dayanıklılar. Ayrıca daha sabırlı, daha samimi, daha iyi niyetli ve daha estetikler.

    Kimse üzerine alınmasın ama okumamış halka seslenince tır şoförü kadını gösterip, bakın kadınlar da erkekler kadar başarılı demek çok da anlaşılmaz değil. Oysa kadınların da erkekler kadar başarılı olduğunu göstermek için o kadar çok seçkin örneğimiz var ki. Bakınız aşağıya sadece birkaç tane yazıyorum.

    -Madam Curie (Maria Sklodowska Curie), Polonya asıllı Fransız fizikçi ve kimyager. Atom altı parçacık fiziğinin öncüsüdür. Yaptığı deneylerle atom altı parçacıkların artırılmış etkinliğini ilk keşfedendir. 1903’te fizik, 1911’de ise kimya dalında Nobel Ödülü almıştır. İki Nobel ödülü alan ilk insandır (yani erkekler de dahil).

    -Ada Lovelace (Augusta Ada Byron), dünyanın ilk bilgisayar programcısı olarak bilinmektedir. (Kısaca geçiyorum) Bernoulli sayılarının Babbage’ın makinasıyla hesaplanmasının nasıl yapılabileceğin anlatmıştır. Bu metot, tarihçi çevreler tarafından tarihin ilk bilgisayar programı ve Lovelace de ilk bilgisayar programcısı kabul edilmiştir.

    -Françoise Barre-Sinoussi, Aids hastalığına yol açan sebebin HIV (Human immunofeficiency virüs-insan bağışıklık eksikliği virüsü) olduğunu keşfederek tarihte çığır açan insanlar arasına girmiştir.

    Yazımı uzatmamak için burada kesiyorum. Dileyen olursa yorumlara (beni de aydınlatmak adına) diğer tarihe damga vuran kadınları ekleyebilir.

    Son olarak kitaptan da bahsedeyim izninizle.
    On Küçük Zenci, polisiye öyküler arasında klasikleşmiştir. On tane küçük zenci biblosu ve bu bibloların üzerine yazılmış bir şiiri mesnet alarak işlenen cinayetleri anlatmaktadır. Daha fazla bahsetmeyeyim.

    Sonuna kadar keyifle okuyacağınız ve sonunda da tahmin edilemez bir sonla (kuvvetle muhtemel) ters köşeye yatacağınız bir öykü sizi beklemektedir.

    Keyifli bir okuma diliyorum.
  • I had an affair with the wife of a friend. He was the one who encouraged it, because we were both bored with our marriages.

    Bir arkadaşımın karısıyla ilişkim oldu. Fikir arkadaşımdan çıktı; çünkü ikisi de evliliklerinden sıkılmışlardı.
  • Leave me alone! Sleeping or walking, it’s nobody’s affair but mine! I’ll do as I want with my own body! [...] Stop staring at me! If you want you can have my eyes, that are hardly used, and my shoulders to bear that hump you carry, but turn your head away when I pass. [...] My body will be for whomever I want!
  • Marriage was not an affair of personal affection but of family avarice, particularly in the chivalrous upper classes...
  • If you inquire what the people are like here, I must answer, 'the same as everywhere.' the human race is but a monotonous affair. Most of them labor the greater part of their time for mere subsistence; and the scanty portion of freedom which remains to them so troubles them that they use every exertion to get rid of it.