Kimi zaman dansın, hafif alkolün, zincirimden boşanışımın, herkesin kendini hoyratça bırakışının beni hem yorgun hem doygun bir coşkuya sürüklediği o gecelerde geç vakit, yorgunluğun son noktasında ve bir an için varlıkların ve dünyanın gizemini sonunda anladığım duygusuna kapılıyordum. Ama ertesi gün yorgunluk yok oluyor, onunla birlikte gizem de uçup gidiyordu; ben de yeniden atılıyordum. Böylece koşup duruyordum, her daim dolu fakat hiçbir zaman doymamış vaziyette, nerede duracağımı bilmeden, ta ki müziğin kesildiği, ışıkların söndüğü güne, daha doğrusu geceye kadar.
Ancak hiçbir şey eskisi gibi değildi; sürekli sağa sola kayıp görüntüyü bozan şeffaf kopya kâğıdıyla çoğaltılmış gibiydi her şey ve öncekinden geri dönülmeyecek biçimde farklıydı.
Mutluluk bir gün geriden gelir. Bu sözleri hayal meyal hatırlıyorum. Mutluluğu bekleyip bekleyip, en sonunda dayanamayıp evden kaçtığında, ertesi gün harika mutlu bir haber terk ettiğin eve gelse de artık iş işten geçmiştir. Mutluluk bir gün geriden gelir. Mutluluk.
Sonuçta diye düşündüm, insan yaşamında her şeye değecek, bu uğurda ölmekten kaçınmayacağı bir şeye yol açacaksa, sevmek, sevilmekten daha iyi ve güzeldir. Başka bir yaşamın aşkı için kendi yaşamımı gözüm görmez ve yine de öyle bir çelişki ki bu, kendi yaşamıma zerre kadar değer vermezken yaşamayı hiç bu kadar çok istememiştim.