Pusula

Pusula
@theoverthinker
İflah Olmaz Bir ASOSYALİM : Yaşamak zorunda bırakıldığım bu son derce garip gerçek dışı dünya sanki hasta bir beynin ürünü kötü bir fantezi.
LİSE
İSTANBUL
İSTANBUL, 3 Aralık
1069 okur puanı
Aralık 2018 tarihinde katıldı
“Şunu da unutma: İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın! “Ey oğul, yükün ağır, işin çetin, gücün kula bağlı. “Allah yardımcın olsun!” Bu özet vasiyetin sadece “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın” şeklindeki tek cümlesini alıp kısaca şerh etmeye çalışalım. “İnsanı yaşat,” diyor Şeyh Hazretleri. “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın!” “İnsanı yaşatmak” için ne yapacaksınız? Öncelikle ona “aş (yemek-ekmek)” vereceksiniz... “Aş” verebilmek için de “iş” vermek zorundasınız. Bir işte çalışıp üretecek, kazandırırken kendisi de kazanacak. Böylece ekonomi gelişecek, devlet de güçlenecek. “İş” verebilmek için, tabii ki “tesis, fabrika vs.” kuracaksınız, yerine göre sanayileşeceksiniz. “Üretim-tüketim dengesi” tesis edecek, ardından gelir dağılımında adalet sağlayacaksınız. Ve hem doğru yaşaması, hem de işini doğru düzgün yapabilmesi açısından, insanı eğiteceksiniz. Bunun için okullar açacaksınız, üniversiteler kuracaksınız, öğretmenler, öğretim üyeleri yetiştireceksiniz. Verimli çalışabilmesi ve üretebilmesi için, her insana kaliteli sağlık hizmeti vereceksiniz. Yani kendi çağını aşan hastahaneler kuracaksınız; doktor, hemşire, laborant, bakıcı, eczacı, araştırmacı yetiştireceksiniz. Biliyorum, bunlar hem evrensel, hem de çağdaş normlar. Demek oluyor ki, günümüzden yedi yüz küsur sene önce yaşamış olan Şeyh Edebali, çağını çok aşan evrensel normlarla hayata bakabilmiş, devletin bu çerçevede kurulması hâlinde ancak kalıcı olabileceğini düşünebilmiştir. Bu topraklarda böyle bir beyin yetişti. Fakat ideolojik saplantıları olan aydınla okuma ve araştırma özürlüsü siyasetçi bu beyni görmezden geliyor. Görüp yararlanmak isteyenleri de “aforoz” etmeye kalkışıyor.
Sayfa 41 - Nesil Yayınları·Kitabı okudu
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Belirtmeliyim ki, Osmanlılar dahil, herkes ve her kesim için eğlenmek bir ihtiyaçtır. Ancak “eğlenebilme” özelliği kişiden kişiye, toplumdan topluma değişir. Bir milletin eğlenme türü başka bir millet için sıkıcı olabilir. Bu konu tamamen insanların keyif alma biçimleri ve kendilerini mutlu hissetmeleriyle ilgilidir. Bu bağlamda Osmanlı ceddimiz de pek tabii eğlenirdi. Ama bugün bizim “eğlence”den anladığımızla onların anladıkları farklıydı. Onlarda, eğlence anlayışı dahil, hayatın tüm sınırlarını inançlar belirlemişti. Her tür yaklaşımda “dinî meşruiyet” aranırdı. Dindışı her davranış sadece “günah” sayılmaz, yanı sıra “ayıp” da sayılırdı. Toplumun şekillenmesi böyleydi. İnsan hayattan daha çok keyif alıp rahatlamak için eğleniyorsa, bunun farklı ve değişik pek çok yolu vardır. Meselâ Osmanlı ceddimiz ibadet ve kulluktaki zevki keşfetmişti. Bu zevki keşfedince ibadet keyfe, hayat da ibadete dönüşür. Osmanlı ceddimizden başka hiçbir toplum, hiçbir dönemde, ibadeti böylesine bir keyfe dönüştürememiştir.
Sayfa 37 - Nesil Yayınları·Kitabı okudu
Araştırma-İnceleme Tarih
Öncelikle belirtmeliyim ki, ecdadımızın “zevk” anlayışı bizimkinden çok çok farklıydı. Zevk anlayışları farklı olanın, tabiatıyla “eğlence” anlayışları da farklı olur. Ecdadımız ibadetten zevk alıyordu. Eğlencelerini de buna göre oluşturmuştu. Eğer “eğlence” hayattan alınan zevki arttırmak anlamına geliyorsa, yürekten inanan insan için, en büyük “eğlence” ibadettir; çünkü ibadet anı, en zevkli andır. Bu yüzden toplu ibadetler (Cuma, teravih, bayram namazı, tesbih namazı, oruç vs.) şölene benzerdi; bu anlamda hayatın hemen her anı bayrama dönüşürdü.
Sayfa 35 - Nesil Yayınları·Kitabı okudu
Araştırma-İnceleme Tarih
“Doğru çocuk” yetiştirmenin yolu “doğru aile” olmaktan geçer. Doğru aile olmak için, öncelikle aile bireylerinin konuşmayı yeniden öğrenmeleri, bir bakıma ecdadın “muhabbet” geleneğini keşfetmeleri lâzım. Başarabilirsek, bu tam anlamıyla bir “yürek inkılâbı” olacak...
Sayfa 29 - Nesil Yayınları·Kitabı okudu
Araştırma-İnceleme Tarih
Bu ülkede uzun zamandır insanlarımızın yerine âletler konuşuyor. Turnikenin konuştuğunu ilk duyduğumda verdiğim tepkiyi hep hatırlarım: “İnsanlar susunca, makineler konuşuyor.'' Ve bu ülkede kuşaklar arasında müthiş kopukluklar yaşanıyor. Dil kopmuş, yürek kopmuş; sonuçta dünyalar öyle farklılaşmış ki, aile fertleri aynı çatı altında farklı dünyaları yaşıyorlar! Artık eve yorgun geliyor, evden yorgun çıkıyoruz! Çünkü ailenin insan ruhunu ve zihnini dinlendiren bir işlevi vardı; muhabbet aracılığıyla bu sağlanırdı. Bireyler birbirlerine küs gibi durunca, bütün misyon televizyona kaldı; eh, onun da “dinlendirme” gibi bir görevi yok. Sonuçta insan beyni dinlenemiyor. Ruhu sükûnet bulmayan insanın beyni nasıl dinlensin? Ve birbirimizden git gide kopuyoruz, aramızda sevgi iletişimi gerçekleşmiyor; tabiatıyla saygı eksenli bir samimiyet oluşmuyor. Artık nezaketi bile boş verdik.
Sayfa 28 - Nesil Yayınları·Kitabı okudu
Araştırma-İnceleme Tarih