Dikkat! “Fetih ekseni” birbirini tamamlayan üç “âbide insan”dan oluşuyor. Biri Fatih Sultan Mehmed, ikincisi Ak Şemsüddin, üçüncüsü Ulubatlı Hasan...
Ulubatlı Hasan toplumsal terbiyenin cihad ruhunu, Ak Hoca Kur’an ve Sünnet gibi dinin temel kaynaklarını, Sultan Mehmed ise adaletli, kifayetli ve liyakatli yönetimi temsil ediyor.
Millet bu üçlüyü yetiştirdiği zaman başarı yolları tekrar önünde açılacaktır.
Sihirli formül şudur: İnsan+Hedef+Gayret=Zafer
“Adam gibi adam” yetiştirebilmek için, evvelâ “hoca gibi hoca” yetiştirmek gerekiyor. Örnek isterseniz Ak Hoca (Şemsüddin) yeter. Fatih’i dünyada benzerlerine rastlanabilen bir cihangir olmaktan çıkarıp benzersiz bir hükümdar yapan sâikın baş mimarı, Molla Ak Şemsüddin’dir.
Talebesinin ruhunu gergef gibi işlemiş, kozasını örmüş, nihayet ipekböceği kozasından çıkıp uçmaya başlayınca, kendisi için önünde tek bir rota bulmuştur. Şehzade bu rotayı takiple fethi gerçekleştirmiştir. Fetih sırasında karşılaştığı muazzam güçlüklerle ümidi tökezler gibi olduğu bocalayış anlarında hep Ak Hocasını yanında bulmuş, Peygamber tebşirini onun sesinden her duyuşta âdeta yeniden dirilmiş, nice ümitsizliklerin, tersliklerin üstesinden gele gele yürüyüp Bizans kördüğümünü parçalamıştır.
İşin özü ve özeti, Osmanlı ailesi çocuk yetiştirmekte fani olmuştu. Dengelerini buna göre kurmuş ve oturtmuştu. Şimdiki Avrupaî aile yapımızda ise anne de çalışıyor, baba da... Nineler ve dedeler zaten çoktan aile dışına çıkarılmış. Bu durumda çocuklarımızı ya sokak yetiştirecek ya da televizyon...
Dr. Brayer Osmanlı aile hayatına temas ederken, bilhassa yetişkin çocukların anne babaları ile birlikte oturmaktan derin bir haz duyduklarını belirterek diyor ki:
“Çocuklar yetişip adam oldukları zaman, analarıyla babalarını yanlarında bulundurmakla iftihar ettikleri ve küçükken onlardan gördükleri şefkate mukabele etmekle bahtiyar oldukları hâlde...”
Oradan geçiyor kendi toplumunu tenkide:
“Başka memleketlerde çok defa çocuklar, olgunluk çağına girer girmez (ekonomik özgürlüğüne kavuşur kavuşmaz) analarıyla babalarından ayrılmakta, ekonomik menfaatleri hususunda onlarla çekişe çekişe tartışmakta, hatta bazen kendileri refah içinde yaşadıkları hâlde anne babalarını sefalete yakın bir hayat içinde bırakmakta, zavallılara karşı âdeta yabancılaşmaktadırlar.”
Biz de Avrupalılaştık ya, şimdi aynı durumdayız. Aynı sıkıntıları, aynı hasreti çekiyoruz. İşin tuhafı Avrupa aile kurumunu bozmanın faturasına toplumun dayanamadığını görmüş ve aile kurumunu sağlamlaştırma arayışlarına yönelmişken biz yanlış istikamette mesafe almayı sürdürüyoruz.
Doğuluyduk, Batıya özendik; lâkin tam “Batılı” da olamadık. İki cami arasında binamıza döndük...
Ve aşağı-yukarı her şeyi açıklayan flaş bir cümle:
“Türklerin ahlâkı, çocuklukta iyilik telkini alarak değil, toplumda kötü örnek görmeyerek gelişir...”
Bence işin nirengi noktası budur. Günümüzde kötü örnek çok, iyi örnek ise “yok” denecek kadar az. Çocuklarımız “kötü örneklerle iç içe büyüyor. Sonuçta “kötü” ve “kötülük” normalleşiyor, sıradanlaşıyor, tabiatıyla da kanıksanıyor. Bu durumda kendimiz (anne ve baba) “iyi örnek” olmak zorundayız...Yani “adam gibi çocuk” yetiştirmek için, önce anne babaların “adam gibi adam” olmaları lâzım.