İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar.
"Ey gönül hayatın, sırlarını bilseydin;
Ölümdeki ilahi, sırları da bilirdin.
Yapayalnız kalınca kendinden haberin yok.
Şimdi bilmiyorsun ki sonra ne bilirsin?"
İnsanlar ölümle tamamlanır. Yaşarken herkes eksiktir. Böcekler ve küçük kuşlar, hayatta oldukları ve hareket ettikleri sürece mükemmeldirler; ancak öldükleri anda sadece bir ceset olurlar. Ne tamamlanır ne de eksilirler, sadece hiçliğe dönerler. İnsanlar içinse durum tam tersidir. Bu noktada, insanlık öldükten sonra en insani hâline dönüştüğü paradoksu da geçerli oluyor herhalde.
Yöneticiler iyi veya kötü olsunlar, kahraman veya zalim olsunlar, onlar kendi milletlerinin birer yansımasıdırlar. Onlar, milli ruhun birer kopyasıdır. Onlar, halk kitlesinin içinden doğmuştur. Bir millet nasılsa devlet adamları da onlar gibidir. İşte bu nedenledir ki, eskiden beri 'Her millet, layık olduğu idareye ve devlet adamlarına sahip olur' denilmiştir.