Bu kitapta, aşkın peşine takılıp aklını geride bırakanlardan biriyle tanışıyoruz: Calla. Kalbini pusula yapıp Jonah’ın izini sürerek Alaska’nın o sert, keskin, insanı sınayan coğrafyasına geri dönüyor. Yeni aldıkları arazi ve ev, kağıt üzerinde “yuva” kelimesinin sözlük karşılığı gibi duruyor… ama Calla’nın içinde hep ince bir titreme var; sanki bavulu kapının yanında, her an gidecekmiş gibi. İşte o his, okurken insanın içine de sızıyor.
Yine de hakkını teslim etmek lazım: Bir insanın hem soğuğa, hem yalnızlığa, hem de keçilere aynı anda alışması kolay iş değil. Calla bunu yapıyor. Üstelik sadece alışmakla kalmıyor, kendinden parçalar bırakarak kök salmaya çalışıyor. İlk kitapta biraz bencil gibi görünen o kadın gidiyor, yerine fedakârlığın sessiz yükünü taşıyan biri geliyor.
Ama asıl sürpriz Jonah. İlk başta gökyüzü kadar özgür, sevilesi bir adam gibi duran Jonah’ın aslında kendi dünyasının merkezinden pek çıkamadığını bu kitapta daha net görüyoruz. Uçma tutkusu, özgürlük arzusu… güzel, etkileyici. Ama bazen insanın aklına şu geliyor: “Peki ya Calla?” Onun bıraktıkları, vazgeçtikleri, sustukları? Jonah’ın yer yer bencilliğe kayan tavırları, hatta ince ince işleyen bir manipülasyon hissi, hikâyeye tatlı bir huzur yerine keskin bir gerçeklik katıyor.
Kitap boyunca Alaska sadece bir mekân değil; adeta üçüncü bir karakter. Soğuğu, sessizliği, genişliği… Calla’nın iç dünyasıyla yarışıyor. Bir yanda alışmaya çalışan bir kadın, diğer yanda özgürlüğüne sıkı sıkıya bağlı bir adam. Ortada ise inkâr edilemeyecek kadar güçlü bir aşk.
Ve evet, ne olursa olsun birbirlerini çok sevdiklerini hissediyorsun. Ama bu sevgi, pamuk gibi yumuşak değil; biraz sert, biraz keskin, biraz da yorucu.
Sayfalar bittiğinde insanın aklında tek bir soru kalıyor:
Bu aşk, Alaska kadar güçlü mü… yoksa