• "Sayın Özal, Cumhurbaşkanı seçilirse ne olacak? Kendisi, biçimsel hukuk açısından bu göreve getirilmiş olacak. Ama, başka şeyler de olacak.
    Olacak başka şeylerden biri; Sayın Özal'ın, bu suretle, Türkiye'nin yarıdan az seçmeninin desteğiyle seçilmiş ikinci Cumhurbaşkanı sıfatını kazanmasıdır. Çok partili hayata girildikten sonra, Türkiye Cumhurbaşkanı için Meclis'te oy vermiş partilerin bir önceki genel milletvekili seçiminde topladıkları oy, daima seçmen salt çoğunluğunun üzerinde olmuştur.
    Bunun tek istisnası, 1957 genel milletvekili seçiminden sonra, merhum Celal Bayar'ın, seçmen topluluğu içinde azınlığa düşmüş Demokrat Parti'nin oylarıyla seçilmiş olmasıdır. O dönemde zaten Devlet Başkanı'nın tarafsızlığına inanmadığını içtenlikle ve erkekçe vurgulayan Sayın Bayar'ın siyasi gücünün bu yüzden hayli zayıfladığı, daha sonraki pek üzücü olaylarla da kanıtlanmıştır.
    Olacak şeylerden ikincisi; Sayın Özal'ın bu makama seçilip, partisiyle ilişkisinin -yine biçimsel hukuk açısından- kesilmiş olmasının, kendisini bir anda bir tarafsızlık havarisi haline getireceğine inanacak tek bir Türk vatandaşı bulunamayacak olmasıdır.
    Olacak şeylerden üçüncüsü de; Çankaya'ya çıkacak Sayın Özal'ın, sadece sekiz adet 'vatansever' muhalif milletvekilini kendi saflarına katmak suretiyle, Anayasa'yı istediği gibi değiştirecek, Meksikavari bir başkanlık sistemini, tepesine bir de 'hanedan' ekledikten sonra, halkoyuna sunulmasına gerek görmediğini ilan edivermesiyle kesinleştirmesidir. Derece derece demokrasi dışı rejimlerin, işte bu biçimsel demokratik yöntemlerle milletlerin başına bela kesildiği, tarihte hayli sık görülmüş bir olgudur.
    Aman unutmayalım: Olacak şeylerin sonuncusu da; böylelikle,
    Çankaya'ya Türk tarihinin Cumhurbaşkanı olmaya en az layık ve
    en az ehil adayının yerleşmesidir.
    Bütün bunlar olursa, Türkiye'de demokrasinin geleceğinden endişelenmemek mümkün değildir.
    O halde, Sayın Özal'ın Çankaya'ya çıkması -kuşkusuz meşru yollardan- nasıl önlenecektir?
    Bu konuda Sayın Erdal lnönü'nün hiçbir teklifi yoktur. SHP, sadece, Cumhurbaşkanının, hele -bugünkü gibi- Meclis yelpazesi seçmen yelpazesine uymadığı vakit, partiler arası bir mutabakatla seçilmesi gerektiğini söylüyor.
    Ama bu çözüm yolunun gerçekten çare olabilmesi, Sayın Özal'ın hem demokrasiyi yeterince öğrenmesine, hem de engin hoşgörü ve basiret hazinesini ruhunun derinliklerinde keşfetmesine bağlıdır.
    Oysa, beş yıllık deneyler, kendisinin demokrasi kavramını ve bu rejimin gereklerini öğrenmekte en ufak ölçüde istidat sahibi olmadığını bol bol kanıtlıyor. Basirete gelince . . . Bu haslet, genellikle, Türk siyasetçilerinin kendi iç ruhsal gezintilerinde pek rastlamadıkları bir değerdir. O halde, işleyebilecek türden bir çare bulmak lazımdır.
    Sayın Süleyman Demirel ise, Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini tercih ediyor. Sayın Evren'in de bu yönde düşündükleri anlaşılıyor. Ancak, bu yöntem, Cumhurbaşkanının yetkilerinin de yeniden ele alınmasını gerektirecek daha kapsamlı bir Anayasa değişikliğini gerektirir.
    Sayın Demirel'in, başkanlık sistemini arzulamadığı da biliniyor. DYP lideri, Fransa'dakine bir ölçüde benzeyen bir yarı-başkanlık sistemi düşünüyorsa, herhalde, bu konudaki görüşlerini de açıklayacaktır.
    Bu seçenek, bazı sol çevrelerin ileri sürdükleri, klişeleşmiş içeriksiz eleştirilere rağmen, ciddi şekilde üzerinde durulması gereken bir konudur. Ama, hele Sayın Özal'ın böylesine ciddiyet ve samimiyet gerektiren bir tartışmaya girişmeyeceği açıktır.
    O halde, Sayın Özal'ın 'karşı durulamaz yükselişi'ni önlemenin gerçekçi çaresi acaba ne olabilir?
    Bu çareyi, tek bir muhalefet partisi ortaya koyamaz. Muhalefet, bu konuda birlikte hareket ederse, inandırıcı olur. Etkili olabilmesi için de, İsa Peygamber'den kalma -ve Türk kültüründe hiç yeri olmayan- yanağına tokat yiyince öbür yanağını uzatma zihniyetinden vazgeçmesi ilk şarttır.
    Bu zihniyetten vazgeçerse, muhalefet, Sayın Özal'ın Çankaya'ya kurulmasını önleyici çok etkili çareleri pekala bulabilir. "
  • - "... Müslüman olsun ya da olmasın Türk halkı eski pagan inanışlarından pek çok özelliği korumuş ve büyük bir hoşgörüyle davranmıştır.
    Bu hoşgörü özellikle de halkın çoğunluğu Hristiyan olan Anadolu’da dikkat çekiciydi..."
  • Tarih boyunca varolmuş Türk toplulukları arasında İslamiyet haricinde Budizm, Maniheizm, Musevilik ve Hıristiyanlık gibi farklı inançları benimseyenler olmuştur. Genel olarak, bütün Türk topluluklarında dini hoşgörü vazgeçilmez bir politika ola­rak korunmuşken bu hoşgörü ortamında Hıristiyan, Müslüman, Yahudi, Budist veya Gök Tengri inancına mensup insanlar bir arada yaşayabilmişlerdir. Benzer şekilde bugün dahi temelde, Şamanist gelenekleri devam ettirmekle birlikte Gagauz, Çuvaş, Kreşen Tatar, Hakas, Saha, gibi Türk toplulukları Rus misyoner­lerinin etkisiyle Hıristiyanlık dinini benimsemişken, Karaylar, Kırımçaklar Museviliği, Tuvalar ve Sarı Uygurlar da Budistliği benimsemiş durumdadırlar. İç Asya' dan başlamak üzere Karadeniz'in kuzeyindeki boz­kırlarda ve Balkanlar' da yüzyıllarca hakimiyet kurmuş olan birçok Türk topluluğu Hıristiyan misyonerlerin etki sahasına dahil olmuşlardır. Bu bağlamda, İç Asya' da doğu Hıristiyanlığının nın önemli bir kolu olan Nasturi inancı çeşitli Türk ve Moğol toplulukları arasında taraftar bulmuşken, batıda yani Karade­niz'in kuzeyine ve Balkanlar'a göç eden Hun, Bulgar, Hazar, Peçenek, Uz ve Kumanlar arasında Bizans kilisesinin misyon faaliyetleri sonucunda Hıristiyanlık inancı yayılmaya başlamış­tır. Hıristiyanlığı kabulün ötesinde, zamanla Bizans ile komşu olan bu Türk boyları Bizans askeri sisteminde görev almaya ve İmparatorluk topraklarında önce Farslara ve Araplara karşı daha sonra ise Selçuklu Türklerine karşı Bizans sınırlarını ko­rumak üzere Anadolu'nun çeşitli bölgelerine iskan edilmeye başlamışlardır. Bu iskan işleminde bilinen en çarpıcı örnekleri Bizans idari isimlendirmesiyle Armenie ve Lazique olarak ad­landırılan ve bugün Trabzon' dan Sinop'a oradan da güneye Tuz Gölü'nün doğusundan geçerek Kayseri'yi içine alan bölgede iskana tabi tutulan Bulgar Türkleri oluşturmaktadır denilebilir. Bizans İmparatorluğu sonrasında Osmanlı idaresi altında da Trabzon yakınlarında ve güneyde Torosların bir parçasını oluş­turan Bulgar (Bolkar) Dağı'nın ve Bulgar adını taşıyan birçok cemaatin varlığı da bu iskanın izlerini taşımaktadır denilebilir. Bulgarlar haricinde iskanları hakkında bilgi sahibi olunan diğer Hıristiyan Türk toplulukları da Peçenekler ve Kumanlardır. Özellikle 12. ve 13.yy.'larda Menderes vadisi ve İç Batı Anadolu bölgelerine iskan edilen Kumanların ve Peçeneklerin izlerine de Osmanlı ve sonrasında Anadolu'nun özellikle iç bölgelerinde ve hatta Suriye topraklarında varlığını devam ettirmiş yer isimle­rinde rastlamak mümkündür
  • Tarih boyunca varolmuş Türk toplulukları arasında İslamiyet haricinde Budizm, Maniheizm, Musevilik ve Hıristiyanlık gibi farklı inançları benimseyenler olmuştur. Genel olarak, bütün Türk topluluklarında dini hoşgörü vazgeçilmez bir politika ola­rak korunmuşken bu hoşgörü ortamında Hıristiyan, Müslüman, Yahudi, Budist veya Gök Tengri inancına mensup insanlar bir arada yaşayabilmişlerdir. Benzer şekilde bugün dahi temelde, Şamanist gelenekleri devam ettirmekle birlikte Gagauz, Çuvaş, Kreşen Tatar, Hakas, Saha, gibi Türk toplulukları Rus misyoner­lerinin etkisiyle Hıristiyanlık dinini benimsemişken, Karaylar, Kırımçaklar Museviliği, Tuvalar ve Sarı Uygurlar da Budistliği benimsemiş durumdadırlar
  • Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi Meselesi Lozan sonrası iki ülke ilişkilerini etkileyen sorunlardan birisini oluşturan Patrikhanenin yüzyıllar boyunca Osmanlı idaresinden gördüğü hoşgörü ve sahip olduğu haklar sayesinde varlığını koruyabildiği ancak, 19.yy. sonrasında Osmanlı idaresine karşı düşmanca tavırlar sergilemeye başlayarak siyasi faaliyetlerde bulunduğu ve bunu takiben Milli Mücadele döneminde de ta­kındığı bu tavır ve siyasi faaliyetlerine devam ederek Yunanis­tan ile işbirliği içinde yerli Rumların örgütlenmesinde merkezi bir konuma sahip olduğu bilinen gerçeklerdir. İşte bu gerçekler karşısında yıllardır birçok entrikanın merkezi olmuş olan Pat­rikhanenin Türkiye sınırları dışına çıkarılması gerektiği fikri Türk delegesi Rıza Nur'un yapmış olduğu yazılı bir bildirimde dile getirilmiştir. Dr. Rıza Nur bu bildirimde; Osmanlı devleti zamanında azınlıklara tanınan ayrıcalıkların artık geçerliliğini kaybetmiş olduğuna dikkat çekerek, artık azınlıkların hayır, eğitim ve yardım kurumlarıyla devlet arasındaki ilişkilerin doğ­rudan yürütüleceğini, dini kurumların başında bulunan kişilerin sadece dini işlerle uğraşmalarının gerektiğini vurgulamıştır. Ayrıca, her zaman siyasi bir organ olmuş olan Patrikliğin her türlü siyasal ayrıcalığının ve kendine bağlı kurumların ortadan kalkmasıyla varlık nedenini yitirdiğinıi dikkat çekmiştir.
  • "Girişimci ol, işini kaliteli yap, dürüst ol,
    ülkene katkın olsun."

    İki tane değerimiz var: "yurt sevgisi" ve
    "hoşgörü".

    Bayrağımızı sevmeyi, inançlara ve
    etnik kökenlere sevgi ve saygı duymayı anlatıyoruz.
  • Sonuç olarak Uygurlar şaşılacak bir toplumdu! Kuşkusuz kentlerde her halkın, her dinsel inancın, modern zaman gezginlerinin anlattıkları gibi, belki de iç duvarların ayırdığı ayrı özel semtleri, mahalleleri vardı. Ama yine de, bir megalopolis olmayan bir kentin içinde, en az üç büyük dine, Manizm, Budizm, Hıristiyanlık ve "animist" bir tapım olan Türklerin en eski ulusal dinine bağlı insanlar yan yana yaşıyorlardı. Sokaklardan ya da meydanlarından, serbestçe vaaz ederek, malını satmak amacıyla pazarlık yaparak Yahudiler, Müslümanlar, Zerdüştler geçiyorlardı. Kaçınılmaz olarak kuşkuculuk ve rölativizm tohumlarını taşıyan hoşgörü ve ekümenikliğin, aşırı tutuculuğa yeğlenen idealler olması karşısında hayran kalınması gerekir. Çünkü bildiğimiz kadarıyla tarihte, Uygurlarınkiyle karşılaştırılabilecek bir tek örnek yoktur; ve böyle bir örneğe ancak başka Türk toplumlarında ya da onlara benzeyen, onlarla yakınlığı olan Moğol toplumlarında rastlanabilir.