akşam yürüyüşü sonrası tam asansöre doğru yönelirken basamağa ayağımı denk getirmeyip boşluğa basarak düşüyorum. düştükten sonra f'nin kalk karşim bir şey yok dediğini hatırlıyorum ve yerde olayı anlamaya çalışarak bir dakika, kalkacağım dediğimi. kısa süreli amnezi içinde hiç ama hiçbir şey hatırlamayışım sahiden şimdi dönüp baktığımda çok garip geliyor. soruyorum, nereye düştüm, ne yaptım, hangi bölgem nereye çarptı diye. o anlatıyor, omzun demire denk geldi, tutunmaya çalıştın elin kavramadi falan diye. hepsi belki üç saniye sürüyor ama mümkün değil anımsamıyorum. yavaş yavaş dizimin acısı, omzum, çene altım, ellerim sizladikca bakıyorum. yavaş yavaş göğermeler, nezelmeler açığa çıkıyor. yine de bedensel acıdan ziyade hafızanın duraksaması en çok dikkatimi çeken şey oluyor. yaşanılan şeyi yaşanmamış gibi hissettiren şok hâli. amnezi. faili olduğun şeyi hatırlama yetkinin kısıtlanması. bunu sindiremiyorum.
Yarın arkadaşımın yanına gideceğim, elim boş gitmeyeyim diye hediye bakmaya çıktım. Amacım sadece ona hediye alıp gelmekti. Bir tane küçük çelik termos aldım, ona almışken kendime de alayım dedim. Sonra bir de kitap alayım dedim ona bir kitap kendime üç kitap aldım. Kahve de alayım paket tamamlansın dedim, ona bir paket kendime iki paket aldım. Sinirlerim bozuldu ful zarardayım.
Reklam
Kureyş Suresi, son ayetinde insan ruhunun temel hakikatini öğretir. İnsanı en çok yoran şey, iç güvensizlikleridir. Nitekim insanın psikolojik yapısı sürekli olarak üç temel korku üretmektedir. "Ya olmazsa?" sorusuyla karakterize gelecek korkusu. "Ya elimden alınırsa?" ile ortaya çıkan kaybetme korkusu. "Ya yalnız kalırsam?" ile kendini gösteren güvensizlik korkusu... "Ve âmenehûm min havf" bu üç korkunun hepsini içine alır. Ayet, insan ruhuna "Seni korkutan şey ne olursa olsun, o korkunun üstünde bir Koruyan var" hakikatini fısıldar. Bu cümle, modern psikolojideki en güçlü rahatlatıcı mekanizmayla aynıdır: Güven bağının kurulması. Kur’an Psikolojisi
Kitap Alıntısı
Sizin için ilkler mi, sonlar mı, enler mi önemlidir?
Hayatımıza ilkler ile başlarız; dünyaya ilk göz açışımız, ilk adımlarımız… Araya “en” leri koyarız; en mutlu olduğumuz an, kendimizi en değerli hissettiğimiz an… Ve sonlar; vedalar, yeni başlangıçlara açılan kapılar… Hayatımızı, bu üç kelimenin barındırdığı anlar ile yaşarız. Peki “Bunlardan en değerlisi hangisi?” diye sorulacak olursa hepimizin vereceği cevaplar elbette ki farklı olur. Benim için değerli olan ise “en” dir. Hayatımız boyunca yüzlerce, binlerce an yaşarız. Bu anı denizimizde hatırlayacağımız şeyler “en”lerdir. Bir ânı enleştirmek emek, çaba ister. Belki de bir tesadüf ister. En başarılı, kendini iyi hissettiğin bir ânı hatırlarken orada bizim de verdiğimiz bir emek vardır. En sevdiğin bir insanı düşünürken, onunla kurduğun saygılı, sadık, dürüst bir ilişkide verdiğin emek vardır. En mutsuz olduğun ânı düşünürken orada yapmış olduğun bir hata ve bir daha yapmamak için çabalayacağın, aldığın bir ders vardır. Bazen hayatımızın kışını yaşadığımız zamanlar olur ve bu kışı geçirmek için kenara koyduğumuz hiçbir şey olmamış olur. İşte tam bu anda sığınırız “en”lerimize. Başımızı yastıktan kaldırmak, hayatımıza başka “en”leri ekleyebilmek ve yeni kışları rahat geçirmek için çabalar, emek veririz. Bence bu yüzden değerlidir “en”ler. Bizim için en değerli olan ânı yaşarken hissettiğimiz duygular da çok özeldir. İşte, o andaki duygu başka hiçbir hissin akrabası değildir. Bir kitapta okumuştum; eğer, bugüne kadar yaptığın tüm hataları silersen kendini de silmiş olursun. Bu cümle o kadar iyi hissettirdi ki beni. Çünkü bazı ilkler ve sonlar bizim kontrolümüzde olmayabiliyor ve bu da bazı hataları doğurabiliyor. Bizler de bu hatalardan "pişmanlık” adı verilen bir hissi yaşıyoruz ve keşke tüm hatalarımızı silebilsek, bu hatalar yaşanmasaydı diyebiliyoruz. Ama
Duygu ve Düşünce
2 Ağustos 1968 günü, Saygon’un barut, kan ve rutubet kokan puslu havasında, adalete pranga vuran bir ölüm tiyatrosu kuruldu. Kudretli kürsülerde oturanlar, arkalarındaki o devasa okyanus ötesi imparatorluğun çelikten gölgesine sığınmış, mülkün ve zulmün kibriyle sayıklıyorlardı. Sanık sandalyesinde ise, yirmi üç yaşında bir üniversite öğrencisi, toprağın bağrından kopmuş bir vatan kızı duruyordu: 10 Aralık 1945 günü, Long An eyaletinin vatansever bir çiftçi ailesinde, dokuz kardeşin en küçüğü olarak dünyaya gözlerini açmıştı Võ Thị Thắng. Ülkesi sömürgecilerin pençesindeydi. Daha 11 yaşında küçücük bir çocukken, bahçelerindeki gizli tünellerde saklanan direnişçilere yalın ayak mektup ve aş taşıyarak başladı onun yurt sevgisi. 16'sına geldiğinde illegal gençlik hareketlerine katıldı; 17 yaşında ise öğrenci birliği saflarında bir vatan kızı olarak Saygon sokaklarındaydı. Takvimler 1968'in efsanevi Tet Taarruzu'nu gösterdiğinde, ona kritik bir görev verildi: Şehre sızıp halkın mücadelesini arkadan bıçaklayan işbirlikçi bir ajanı etkisiz hale getirmek. Görev başarılamadı; Thắng yakalandı ve ağır işkencelerden geçirildi. Fakat ne o sorgular ne de hücreler onun ruhunu teslim alabildi. Võ Thị Thắng. Suçu, çağın en azgın işgalci postallarına karşı yurdunu, namusunu ve geleceğini savunmaktı. Bu asil öfke, bu sarsılmaz duruş dünyaya yabancı değildi; tarih, emperyalizmin yedi düveliyle sarılan Anadolu topraklarında, her karışını kanıyla savunan Türk kadınının elindeki tüfekte, cepheye mermi taşıyan sırtındaki hırkada aynı ruhu görmüştü. Ha işgal altındaki Anadolu’da sömürgecilere meydan okuyan Şerife Bacılar, Halide Onbaşılar, Kara Fatmalar; ha Saygon’un ortasında zincire vurulmak istenen bu gencecik fidan... Mazlum milletlerin sömürgeci canavara karşı feryadı da, direnişi
İbn' Arabi'den (ح، ve ك)
Muhyiddin İbn Arabi 'den Risaleler 1 Tamamlama, Tekmil etme: "Ha", "Huve", "Hiye"... "Huve"ye gelince, onun "O" olması bakımından "O" olduğu yukarıda açıklığa kavuştu. Fakat o, "O" olması hasebiyle "ha" veya "hiye" değildir. "Huve"nin "hiye" olması ise, ancak benzerlik suretinin icat edildiği durumlarda olur. Bu durumda "Huve" fiil, "hiye" ise ehil, "ha" da "Huve" ile "Hiye"yi birleştiren emir olur. Sonuç için ortaya atılan iki önermeyi birbirine bağlayan sebeb gibi. Çünkü iki öncül ve sonuç üç unsur eder, dolayısıyla bunları birbirine bağlayan bir sebebin olması kaçınılmazdır. "Huve" vardı ve beraberinde hiçbir şey yoktu. "Huve", "Huve" olarak ondan varlık olmaz. "Hiye"den de "niye" olarak varlık olmaz. "Ha"dan da "ha" olarak varlık olmaz. "inni"deki "ya"da varetmeyle ilgili ön bilgi, isimlerin hakikatlerinin zuhur etmesi için varoluşu gerektirdi. "Ha", "Huve" ve "Hiye'yi harekete geçirdi. "Huve" "hiye" ile buluştu ve sonradan olma (hadis) varlıklar meydana geldi. Bu yüzden bu buluşma iki harfle ifade edildi. Bu iki harf de "KUN"dur. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "İnnema kavluna li şey'in iza erednahu ennekule lehu kunfe yekun / Biz, bir şeyin olmasını istediğimiz zaman, ona sözümüz sadece "ol" dememizdir. Hemen oluverir." (Nahl,40) İşte "şey" budur. Dolayısıyla objede zuhur eden sebebiyet, sözün yöneldiği sebebiyet değildir. Çünkü "şey", "hiye"dir. Biz de onu "huve" olarak irade ettik. Ona "ha" da diyebiliriz. "Ha" ise, iki olguyu birbirine bağlayan sebep niteliğindeki "kun"dur. Dolayısıyla "kun" kelimesindeki "kaf" "Huve"dir. "Nun" ise "hiye"dir. Böylece daire oluşmuş oldu. "Kaf" ile "nun" arasında takdir edilen bağ ise "ha"dır. Bu sÖZ mantıkçıların dilinde çok yaygındır. Diyorlar ki: Allah'ın emri "kaf" ile "nun" arasındadır. İşte bu "Ha"nın mertebesidir. Birkaç beyitte "huve",
Reklam
Reklam