Üç hal
Göğe yükselen ateş gibidir. Dumanı tüter, daha dudaktan dökülürken, Toprak çeker köküne, su olur akar. O vakit ki, gözlerimin önünde çiçekler açar. Kışın ortasında açan tomurcuk gibidir. Ne baharı bilir, ne güneşi tanır. Gök gürler, yağmur yağmaz. Su toprağını boğar. Ve anlar ki Zemheride gül istenmez Bataklıkta gül yetişmez Denize dökülen akarsu gibidir. Ne yolda durur, ne deniz olur. Bir gün unutulur, toprak emer, bulut olur, O vakit ki, Dua, döküldüğü yerde değil, vuslatın vadesinde kabuldür. Ve şimdi durup ardıma bakıyorum Birinde rahmet, birinde hüzün, birinde emanet Hangisi asıl olan? Kavuşturan, bekleten, koruyan...
Şiir
"Acı katlanılmaz hal aldığında yapılacak üç şey olduğunu öğrendim sarhoş ol, kendini öldür ya da gül. Ben genellikle sarhoş olur ve gülerim." Charles Bukowski
Edebiyat
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Selmanı farısi ra Yüzlerce soruyla baş başayım.Kıyılara vuruyorum kendimi; en uç noktaya, o yüz yılı aşan deniz fenerine... Serkan BOL-Kör Kuyu Selmanı Farisi tasavvuf ehlinin yıldızı Şimdi yüzlerce soruyla baş başaydı O tasavvuf ilminin sönmeyen yıldızıydı Verdiği cevaplar yüz yılları aşarak yaşardı Resuli Ekrem derdiki Selman ehlibeytten Gizleme saklama insanları ilimden Hak ve hakikat aşığı bir yiğitsen Felek uzak olsun yazdığın heceden Ehlibeyttendir Selmanı Farisi Çeksede her çileye bir kez öf demedi Efendimiz onu över ve severdi O bir deniz feneri idi en uç noktaydı ilmi Ey Selman olsun selamın ve duan Yumuşak söz bol selam ile kazanır insan Hakkın sevgisini kazanır ona imanı olan Sende ayrılma güzel ve nasihat yolundan Selmanı farısi dua etti dediki ey Allahım Kıymetlendir ibadet ile geçsin zamanım Tüm servetimi terkederim ben razıyım Seninle baş başa geçsin benim her anım
Din
BİLİNEN ARANIR!..
(...) Bilgi hem düşünce faaliyetinin ürünü, hem de düşünce faaliyeti için gerekli olandır. Düşünme bilgiyle mümkün olur; bilgi de düşünme faaliyetiyle elde edilir. Buradan “hangisi önce?” sorusu doğar. Eğer bilinene ait bilgi baştan yoksa, ona yönelen faaliyet mümkün olmaz. Eğer faaliyet olmadan bilgiye varılabiliyorsa, zaten varma faaliyeti gereksiz olur. Bu ikilem, “bilinenin aranması” hükmünde çözülür. Madem biliniyor, niçin aranıyor? Madem bilinmiyor, nasıl aranıyor? İnsan tamamen bilmediği şeyi arayamaz; çünkü bulduğunda onun aradığı şey olduğunu tanıyamaz. Fakat tamamen bildiği şeyi de aramaz; çünkü arayışın mânâsı kalmaz. Demek ki aranan şey, bir bakıma bilinendir; fakat henüz gerçekleşmemiş, açılmamış, dışlaşmamış, keşfedilmemiş hâliyle bilinendir. Ruh, kendinde taşıdığı imkânı oluş içinde arar. Bulunan, gerçekleşmeden önce mümkün olarak vardır. Oluş, bu mümkün olanın hâl içinde gerçekleşmesidir. Salih Mirzabeyoğlu, bilenin mahiyetini duygu, düşünce ve iradî faaliyet terkibi içinde ele alırken, bilginin de bu üç faaliyetle kuşatılmış ve zaptedilmiş olan olduğunu söyler. Bilgi, dıştan içe gelen bir resim değil, iç ve dış arasında irâde tarafından açılan bir faaliyet sahasıdır. İnsan, dış dünyayı bilirken bile kendini açar. İnsan aradığını tamamen bilseydi aramazdı; hiçbir şekilde bilmese bulduğunu tanıyamazdı. O hâlde arayış, mutlak bilgisizlikten bilgiye sıçrama değil, kendinde saklı olanın faaliyetle açılmasıdır. __“Kendinde bilgi”nin faaliyete geçmesiyle bilgi iki istikamette açılır: insanın kendi mahiyetine doğru ve kendi dışındaki eşya ve hâdiselere doğru. Birincisi “kendi için bilgi”, ikincisi “kendi dışında bilgi”dir. Kendi için bilgi, insanın kendisini, kendi hâllerini, kendi iç oluşunu, kendi şuurunu mevzu edinmesidir. Bilgi, kendinde imkân olarak
Epistemoloji
BİZ NİYE EVDE (BEKÂR) KALDIK?..
Allah selâmet versin. "Mustafa" isminde bir arkadaşım var. Kendisi şimdilerde evlidir. Maşaallah. Fakat bundan yıllar önce iki bekâr "Biz niye evde kaldık?" muhabbetini döndürürken şöyle bir şey söylemişti: "Bu işler akılla olmaz. Akılla hareket eden evlenemez. Gençken teşebbüs etseydik o cahillikle, cür'etle, cesaretle kolayca içinden çıkabilirdik. Şimdi çok düşünüyoruz. "Armudun sapı, üzümün çöpü..." diyoruz. Bu kadar düşünmekle de işin tadı kaçıyor. İllâ kusurlar görünür oluyor. "Olmazlar" daha çok göze batıyor. İnsan hareket etmeye korkuyor." Benzer bir şeyi, çok nâmlı bir üniversiteden pazarlama eğitimi almış, "Özgür" ismindeki bir arkadaşımdan da duymuştum. O da ticarette başarılı olmak için "cahil cesareti" sahibi olmak gerektiğini söylerdi. Kendisinin başarısızlığını da "o cahillikten kurtarılmış olmasına" bağlardı. Ona göre, teşebbüs etmeden önce çok düşünmek, teşebbüsü öldürüyordu. Modern eğitim ise "raporlama yapmaktan" ticaret yapmaya zaman bırakmıyordu. Kendisi gibiler evraklarla boğuşurken ilkokul mezunu "Anadolu Kaplanları" hızla paranın gözüne basıveriyordu. Onların bu sözleri, bana, Efendimiz Aleyhissalâtuvesselâmın "gençleri erkenden evlendirmek" konulu hadîslerini hatırlatmıştı. Hani hem Buharî hem Müslim'de yer alan birisinde buyuruyor: "Ey gençler! Sizden kimin evlenmeye gücü yetiyorsa hemen evlensin. Çünkü evlilik, gözü haramdan sakındırmak ve iffeti korumak için en etkili yoldur. Kimin de evlenmeye gücü yetmiyorsa, oruç tutsun; çünkü oruç, onun için bir kalkandır (şehveti kıran bir engeldir)." (Buhârî, Nikâh 3; Müslim, Nikâh 1) Yine Tirmizî'de geçen bir başkasında da diyor ki: “Üç şeyi geciktirmeyin. Vakti gelince namazı, hazır olunca cenâzeyi ve denk birini bulunca bekârı evlendirmeyi.” (Tirmizî, Salât, 13/171) __Bunlara
Tefekkürât
129 No.lu Apartman
Bulutlar kara kanatlarını açmıştı yeryüzünün üzerine. Çok geçmeden yağmurlarını yağdırmaya başlamıştı. Teninde hissettiği soğuklukla Dilara pencereye doğru yöneldi. “Bu kadar havalandığı yeter,” diye söylenerek pencereyi kapattı. Mutfak dolaplarını silmeye devam etti. Ne zamandır temizlik yüzü görmeyen bu eve yeni taşınmıştı. Daha doğrusu arkadaşıyla yeni kiralamıştı bu evi. Dilara, Canan ile üniversite açıldığında yurtta tanışmışlardı. Öyle böyle bir yılı devirip geriye kalan eğitim hayatlarını yurtta geçiremeyeceklerine karar vermişlerdi. Ve bir gün dolanırlarken Ankara sokaklarında, 129 nolu apartmanda kendileri için bir daire bulmuşlardı. Tabi komşular, kendilerine deli gözüyle bakıyordu orası ayrı konu. Söylenene göre bundan iki yıl önce yani 2007 yılında yaşlı bir kadın tutmuş bu daireyi. Kadın oldukça tuhaf bir tipmiş. İnsanlarla iletişim kurmazmış. Sokakta gördüğü genç kızlara uzun uzun bakarmış. Öyle bir bakarmış ki torunu yaşındaki kızları kıskandığını düşünürmüş mahalleli. Onların güzelliğini, yaşam enerjisini kıskanırmış sanki. Zaten kadının evdeki misafirliği de uzun sürmemiş. Yaşlı kadın eve taşındıktan 3 ay sonra daireden kötü bir koku yayılmaya başlamış. Komşular, kadının kapısını çalmış fakat açan olmamış. Durumdan işkillenen komşular polisi aramış. Polisler eve geldiğinde kadının yerde yatan cesedini bulmuşlar. Yaşlı bir kadının ani ölümü kimseyi şüpheye düşürmese bile daha ilginç bir şeyle karşılaşmışlar evde. Her yerde normal sayılamayacak sayıda erimiş mumlar ve yanmış tütsüler bulunuyormuş. Polisler başka bir yerden de koku gelmesi üzerine diğer odalara da bakınmışlar. Mutfağa vardıklarında çöp kutusunun yanında birkaç damla kan görmüşler. Çöp kutusunun içine baktıklarındaysa kan lekeleri barındıran enjektörlerle karşılamışlar. Mutfaktan yayınlan