• Biz, aslında ne olabilirdik, bunu bir kez olsun göstermek istiyoruz.
  • 198 syf.
    ·17 günde·Beğendi·10/10
    Bir ülke düşünün ki hiçbir değerli madeni yok, hava koşulları tarım yapılamayacak kadar kötü, insanları tembel ve sarhoş.. Günümüzdeki bu ülke şu an dünyadaki en iyi eğitimin verildiği ve okuma oranın %100 olduğu Finlandiya ülkesinin hikayesi..

    Kendi ülkemiz açısından bu kitabı okumak ve özümsemek adeta bir borçtur. Bu borçları azaltmak için sadece kendiniz değil etrafınızında bu değerli kitabı okumaya değer insanlar olduğunu bilin ve okumalarını sağlayın.

    Işığı açan insanlar biz olmalıyız. Çünkü diğerleri ışığın aydınlattığını bilmemekte.
  • İNCE MEMED: HAKLI İSYANIYLA BÜTÜN MECBUR İNSANLARIN İDOLÜ OLAN EŞKIYA! II. Adnan Menderes hükümeti görevde. Mecliste sert tartışmalar sürüyor. CHP'nin İstanbul şubesi mühürleniyor. Dünyada ve Türkiye'de tarih, sessizce kendini yazıyor.Avrupa Birliği'nin 4 ay içinde kurulacağı haberleri çıkıyor. 1953 Nobel Edebiyat Ödülü İngiltere Başbakanı Winston Churchill'e veriliyor. İngiltere veliahtı Prens Charles 5 yaşında henüz. Cemiyet haberlerinde yayımlanan resminin altına "Annesi Kraliçe Elizabeth tarafından çok sevilen Prens Charles sıkı bir terbiye altında yetiştirilmektedir" notu düşülüyor. Rita Hayworth'ın "Miss Sadie Thompson" adlı filmi Birleşik Amerika'nın birçok şehrinde sansüre uğruyor. Filmin prodüktörü Columbia şirketi bile şehvet rollerini fazla realist bulduğunu kabul ediyor. Öte yandan Atıf Yılmaz'ın İtalya'da çektiği ve Sansür Kurulu tarafından, filmin geçtiği garı Mussolini'nin yaptırması ve Mussolini heykellerinin gözükmesi nedeniyle kuşa çevrilen "Hıçkırık" filmi ilk defa Ankara'da cumhurbaşkanı Celal Bayar ve hükümet erkanının katıldığı gala ile davetlilere gösteriliyor.Dünyada ve Türkiye'de tarih, sessizce kendini yazıyor. Yıl 1953... Kore Savaşı bitmiş. Elvis Presley fırtınası gün sayıyor. Beckett'in "Godot'yu Beklerken"i Paris'te sahneleniyor ilk kez. Türkiye-Amerika telefon hattı açılıyor. Atatürk'ün naaşı Anıtkabir'e taşınıyor. Gazetelerin manşetleri günlerce bu taşınmayı yazıyor. İstanbul'un efsanevi kışı da başlıyor o yıl. Hava 'buz gibi'... Bu deyim değil. Sahi...Tuna'dan Karadeniz'e akan dev boyutlu buz tabakaları Büyükdere, Çengelköy, Kanlıca ve Ortaköy kıyılarını bir buz pistine çeviriyor. O kadar ki, insanlar İstanbul Boğazı'nın bir yakasından diğerine, denizin üstünden yürüyerek gidiyor. Poyrazköy'den çıkıp yola, buzların üzerinde ilerleyerek Rumeli Kavağı'na varılabiliyor. Deniz trafiği duruyor, vapur seferleri iptal ediliyor. İstanbul tek kelimeyle donuyor. Bu durum Mart 1954'e kadar sürüyor.O günlerde Beşiktaş Serencebey'de küçük bir apartman dairesinde de bir 'tarih' yazılıyor. Sessizce. Birkaç yıl önce evlenen Yaşar ve Thilda Kemal çifti, yeni yapılmış ve bazı bölümleri henüz tamamlanmamış bu dairede yaşıyor. Yaşar Kemal'in Cumhuriyet gazetesine yaptığı röportajlarla hayli ünlü olduğu bir dönem bu. Ne var ki Thilda Kemal işten atılmış; aile, gazetenin verdiği 180 lirayla geçinmeye çalışıyor. Geçinemiyor. Kömürün kilosu 15 kuruş o vakitler. Kış da fena bastırdığından kömür darlığı sözkonusu. 1 ton kömür alacak olsalar gitti bir maaş... DONDURUCU 1953 KIŞI Bakıyor ki olacak gibi değil, gazetenin yazı işleri müdürü Cevat Fehmi Başkut'a gidiyor Yaşar Kemal. 1951'de İstanbul'a geldiğinde yanında getirdiği, kafasında çoktan yazdığı, hatta ilk satırlarını 1947'de kaleme aldığı ama henüz bütününü kağıda dökmediği "İnce Memed" romanından söz ediyor Başkut'a. "Bu romanı yazmak istiyorum. Ama paraya ihtiyacım var" diyor, "Bana romanın tefrikası karşılığı avans olarak 1000 lira verirseniz..."Hemen muhasebeye gönderiyor Başkut, Yaşar Kemal'i... Dünyalar Yaşar Kemal'in oluyor.İşte o avansın ardından tutuluyor Serencebey'deki çini sobalı ev. Hayat dergisine verdiği bir öyküsünün telifi olan 50 lirayla 1 aylık odun alıyor. Ama ev yeni olduğu için ısınmıyor da doğru düzgün. Alt katın bacası, Kemal çiftinin oturma odasındaki duvarın ortasından geçiyor, bereket. Thilda Kemal, sırtını yaslayıp bu duvara, kitabını okuyor. Yaşar Kemal de, üstünde kat kat giydiği ceketler, "İnce Memed"i yazmaya başlıyor.Türk edebiyatının olduğu kadar dünya edebiyatının da unutulmaz kahramanlarından İnce Memed, işte o muazzam 1953 kışında, Yaşar Kemal'in Erzurum'dan aldığı ve yazarken taktığı eldivenli ellerinde hayat buluyor. ÇİNİ SOBALI EV 3 ay sürüyor yazması... 1953 kışında başladığı "İnce Memed", İstanbulluların Boğaz'ın üzerindeki buzlarda resim çektirdiği o karlı günlerden birinde bitiyor. Bir de yaptığı anlaşma var Cevat Fehmi Başkut ile. Roman beğenilirse 1800 lira daha alacak Yaşar Kemal. Ama beğenilmezse 1000 lirayı geri verecek. Dosyayı teslim alan Başkut bir ay sonra Yaşar Kemal'i odasına çağırıyor."Önceki gece romanına başladım, ancak bu sabah bitirdim. Elimden bırakamadım," diyor.Bundan sonra romana yazarın ismi konulsun mu konulmasın mı tartışması başlıyor. "Olmaz Cevat Bey, ben bu romana adımı koymayacağım," diyor Yaşar Kemal: "Çünkü ben bu romanı para için yazdım. Üstelik de üç ayda. Benim iyi romanlarım bundan sonra yazılacak."Başkut ısrarlı: "Adını koyacaksın. Üstelik de o baştaki uzun Çukurova tasvirini çıkarmazsan gene basmam romanını gazetede."Yaşar Kemal 30 yaşında henüz. Ama Yaşar Kemal yine bildiğimiz Yaşar Kemal; ilkeli, tavizsiz. "Vermem o zaman romanımı" diyor Başkut'a: "Başka gazeteye götürür, size borcumu öderim." "ROMANA ADIMI KOYMAM!" Araya Nadir Nadi giriyor ama Yaşar Kemal kararından dönmüyor. Durumdan Dünya gazetesinin sahibi Bedii Faik haberdar oluyor ve Yaşar Kemal'den romanı kendisine getirmesini istiyor.Romanı inceleyen Bedii Faik on gün sonra çağırdığı Yaşar Kemal'i uyarıyor "Böyle bir romana adını koymazsan çok pişman olursun!"Romana Yaşar Kemal imzasının konulmasında ısrar edenler cephesi biraz daha genişliyor böylelikle. Onlardan biri de Thilda Kemal. Uzun uzun tartışıyor Yaşar Kemal ile, o kadar ki kavgaya kadar varıyor iş.Sonunda ikna oluyor Yaşar Kemal. Ama gene de kararlı: "Romanımdan tek satır atmam!" "ÇOK PİŞMAN OLURSUN!" Bedii Faik'ten bir telefon alıyor o günlerde. Faik, Cumhuriyet'in romanı basmayı çok istediğini, Doğan Nadi'nin Yaşar Kemal'in bütün şartlarını kabule hazır olduğunu söylüyor.Elinde "İnce Memed", Cevat Fehmi Başkut'a gidiyor Yaşar Kemal.Başkut soruyor: "Adını romana koyuyor musun, eşkıya?"Ve "İnce Memed", Yaşar Kemal imzasıyla Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilmeye başlıyor. 1955 yılında da iki cilt olarak yayımlanıyor.Refik Erduran ve Ertem Eğilmez'in kurdukları Çağlayan Yayınları'ndan çıkan "İnce Memed" kısa sürede tükeniyor.1956'da da sürüyor "İnce Memed"in başarısı. Seçici kurulunda Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Nurullah Ataç, Reşat Nuri Güntekin, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Suut Kemal Yetkin'in de bulunduğu jürinin oy çokluğuyla, Varlık Roman Armağanı "İnce Memed"e veriliyor. VARLIK ROMAN ARMAĞANI "İnce Memed"in dünya dilleriyle ilk buluşması 1957'de Bulgarcaya çevrilerek oluyor. 1959'da ise Rusça çevirisi çıkıyor. Bu çevirinin ardındaki isim Nâzım Hikmet. İngilizce çevirisini Edouard Roditi ve Thilda Kemal, Fransızca çevirisini ise Güzin Dino'nun yaptığı "İnce Memed" 1961'de İngiltere'de, ABD, Fransa ve İtalya'da yayımlanıyor.Ertesi yıl ise Almanca ve İspanyolca çevirileri çıkıyor. Çeviriler birbirini izliyor ve "İnce Memed", 40'ı aşkın dile çevriliyor. Körler için Braille alfabesiyle de yayımlanıyor. Bütün bu başarılarla birlikte giderek zorlaşıyor Yaşar Kemal'in hayatı. O kadar ki yıllar sonra "Keşke yazmasaydım dediğim kitaplarım arasında İnce Memed var" diyor üzülerek: "İnce Memed birden patladı. O zamana kadar, çok az roman çevrilmişti başka dillere. Hiçbiri de hiçbir ülkede tanınma olanağı bulmamıştı. İlk olarak 'İnce Memed' 'bestseller' oldu dünyanın birçok ülkesinde... İşte bu da benim canıma okudu. Ülkemde kanıma ekmek doğrayacak insanlar çoğaldı." BRAILLE ALFABESİNDE... "İnce Memed" yüzünden çekmedik sıkıntısı kalmayan Yaşar Kemal'in başına gelenler, kitabın filme çekilme öyküsünde de sürüyor. Bu, trajikomik anekdotlarla dolu upuzun bir hikâye aslında. 1965'teki Demirel kabinesinde Kültür Bakanlığı yapan Nihat Kürşat örneği bile her şeyi anlatmaya yetiyor tek başına. Kürşat, "İnce Memed"in film haklarını satın alan 20th Century Fox'a bir mektup yazıyor: "Eğer Yaşar Kemal'in filmini Amerikalılar çekerse Amerika ile ilişkimiz çok zarar görecek..."Bin bir badire atlatan ve sansür kurullarından asla geçmeyen filmi, Peter Ustinov 1984'te Yugoslavya'da çekiyor.. Film Amerika'da çok beğeniliyor, çok para kazanıyor. Ah bir de Türkiye'de oynasa...Hem o zaman filmin geliri Yaşar Kemal'in hesabına yatacak...Bakanlar Kurulu toplanıyor ve filmin oynanmamasına karar veriliyor. Ne var ki, filmin korsanının Türkiye'de çıkmasına engel olunamıyor; "İnce Memed" o yıl Türkiye'de en çok seyredilen film oluyor. BAKANLIKTAN ÜLTÜMATOM Memed'in öyküsünü 1987'ye kadar devam ettiriyor Yaşar Kemal. Toplam 4 cilt olarak tamamlıyor romanını."İnce Memed"in devamını yazarken çok uğraşıyor. İkinci kitabı yazmadan önce defalarca birinci kitabı okuyor. İstiyor ki romanın dili devam kitabında da aynı yapıda kalsın. Başarıyor da... Üçüncü kitabı yazarken de aynı kaygılarla başlıyor işe. Yine ilk kitabı defalarca okuyor. Ortak dil üç kitapta da korunuyor. Ama dördüncü kitapta bundan vazgeçiyor. Sonuçta daha olgun ve daha görkemli bir dil ile bitiyor "İnce Memed" efsanesi.Toroslar'dan Akdeniz'e uzanan Dikenliözü'ndeki Değirmenoluk köyünün İnce Memed'i... Feodalitenin baskısından bunalıp 'isyan bayrağını' açan, haklı isyanıyla bütün 'mecbur' insanların idolü olan Memed... Onun, herkesin özgür yaşadığı bir dünya özlemi... Düzene karşı çıkışının eşkıyalığı kadar uzanışı... Efsaneler, ağıtlar, halk hikâyeleri içinde dev bir roman kahramanı! O ince yapılı yoksul köylü çocuğundan dünyanın en bilinen roman karakterlerinden birini yaratan Yaşar Kemal'in 34 yıla yayılan bu unutulmaz romanının okurla buluşmasının 50. yıldönümü kutlamaları sürüyor. Yapı Kredi Yayınları tarafından özel bir baskıyla yeniden yayımlanan "İnce Memed"in ölümsüz karakteri, kağıtla buluştuğu ilk satırlardan hesaplarsak 60 yaşına bastı.Biz de Milliyet Kitap olarak bu çifte doğum gününü kutlamak istedik.Türk edebiyatının dev kalemi Yaşar Kemal, "İnce Memed"in babası olarak sorularımızı yanıtladı. Filme çekilme ihtimalini, Türkan Şoray ve Zülfü Livaneli değerlendirdiler. Kitabın ilk yayımcısı Refik Erduran, yayımlanma sürecini anlattı.Özetle 'sevincin türküsü'nü söyleyen ozanın "İnce Memed" bestesini en baştan dinledik. 34 YILDA TAMAMLANDI İnce Memed"in 1955'te basılması esas alınarak 50. yaş kutlamaları devam ediyor ama onun tevellütü daha eski sanırım."İnce Memed" ile "Ortadirek" romanlarına 1947 yılında Kadirli 'de başlamıştım. Önce "İnce Memed"e, sonra da "Ortadirek"e. "İnce Memed"i epeyce yazdım ama hiç beğenmedim, vazgeçtim. Kırk - elli sayfa yazdıktan sonra "Ortadirek"ten de vazgeçtim. Bu romanları gözüm yemeyince bir başka romana geçtim. Bu durumda ana rahmine düşüşünden hesaplarsak İnce Memed'in 60'ına girdiğini söyleyebiliriz... Doğru... Bir akarsuyun macerasıydı. "Güneyi Savrun Gözesi". Ondan da vazgeçtim ve hikâyelere başladım. Daha önce "Pis Hikâye"yi yazmıştım. Onu bir daha, bir daha, bir daha yazdım. Sonradan da "Sarı Sıcak " hikâyeleri ortaya çıktı. Bu hikâyeleri hiç kimse yayımlamadı Varlık Yayınları'nın sahibi Yaşar Nabi bile. Yalnız Yaşar Nabi'ye gönderdiğim hikâyeleri Yaşar Nabi ile birlikte Ziya Osman Saba da okumuştu. İkisi de ayrı ayrı yazdıkları mektuplarıyla hikâyeleri çok övüyorlardı. Bu mektuplar beni mutlu etti. Bu mektuplardan sonra Yaşar Nabi, bana bir mektup daha yazdı. Beni güneyli öteki yazarın uydurma adı sanıyordu. Peki diğer roman neydi? YAŞAR NABİ'YE KÜSTÜM Evet. Yaşar Nabi'ye sert bir mektup yazdım, "Benim adım, benim öz kendi adımdır" dedim. "Orhan Kemal ile benim yazış biçimim hiç benziyor mu ?" dedim. Ona küsmüştüm. Ama sonra barışmış olmalısınız...Barıştık. Cumhuriyet'te hikâyelerim çıkıyordu o sırada. "Bebek" hikâyem yayımlanmıştı. Birgün Yaşar Nabi Cumhuriyet'e telefon etti, benimle konuşmak istiyordu . Varlık, Cumhuriyet'e yakındı hemen gittim, Ziya Osman Saba da ordaydı, çok sevindim. Yaşar Nabi, Cumhuriyet'te çıkan hikâyeleri kesmişti. "Bunları yayımlayacağım, bir ad koy " dedi. "Sarı Sıcak " dedim. Sonra Ziya Osman Saba'nın şiirlerinden okumaya başladım, ikisi de şaşkın şaşkın beni dinledi. Onları böyle görünce ben daha çok şaşırdım. Ancak beş şiir okumuştum ki Ziya Osman'dan kestim, hemencecik de ayağa kalktım, onların ellerini sıktım. Onlar daha şaşkındılar, oradan ayrıldım. Sonra da Varlık, "Sarı Sıcak"ı bastı...1952 yılında ben Manisa'dayken çıktı "Sarı Sıcak". Bu sırada İsmet Paşa'yı izliyordum. On bir lira vererek on tane aldım kitaptan. Gazeteci arkadaşlara verdim. O gece sabaha kadar da "Sarı Sıcak"ı okudum. Orhan Kemal'in mi? Bu arada "İnce Memed" yazılmayı bekliyor hâlâ..."Sarı Sıcak"ın çıkması, Cumhuriyet için yaptığım röportajların sevilmesi, sanırsam beni yüreklendirdi. 1953'de "İnce Memed"e başladım. "İnce Memed " türküsünü çok seviyordum. O türküden iki mısrayı alıp romanın başına koydum. "Duvarın dibinde resmim aldılarAk kağıt üstünde tanıyın beni..." İNCE MEMED TÜRKÜSÜ Doğrudur. Bu açıdan "İnce Memed" beni çok da mutlu etti. Arkadaşım hikâyeci, romancı Osman Şahin teybini alıp Çukurova köylüklerini dolaşıp, köylüler İnce Memed'i biliyorlar mı, biliyorlarsa ne düşünüyorlar diye araştırmış. Şahin topladıklarını yayımladı. Birçok köylü İnce Memed'in yaşadığını, kimi köylüler de evlerine geldiğini, uzun boylu, yakışıklı, güzel gözlü bir delikanlı olduğunu söylüyorlar. Siz bir kez yazdınız "İnce Memed"i ama halk defalarca... Siz de rastlamış olmalısınız İnce Memed'i tanıdığını söyleyenlere... İstanbul'da biri bana uzun uzun anlattı... Beni tanımıyor ama... İşte İnce Memed ile Toros Dağları'nda gençliğinde birlikte dolaştığını, bir çarpışmada yaralanıp İstanbul'a hastaneye geldiğini, iyileşince çoluk çocuğa karıştığını, İnce Memed'i bir daha göremediğini, onun da yitiklere kavuştuğunu... Adam gürlüyor: "Yaşar Kemal namussuz herifin biridir. Niye yazmadı beni, halbuki ben İnce Memed'in yanındaydım". Ona hangi zamanlarda İnce Memed'in yanındaydın diye sordum, o da bana "Hatçe'nin vurulup öldüğü yerde İnce Memed'le birlikteydik" dedi.Adanalı Kebapçı Deli Mehmet bu. "NAMUSSUZUN BİRİDİR!" "İnce Memed" anlatıcısı bir destancıyla karşılaştım. Köy köy dolaşıp İnce Memed'i anlatıyormuş halka. Bir gece bir köy kahvesinde destancıyı ben de dinledim. Anlata anlata öyle bir İnce Memed yaratmış ki, bir şaheser. Acaba ben bu İnce Memed'i daha güzel yazabilir miydim? Suyun altında binlerce yıl kalmış çakıltaşı gibi destanlar böyle yaratılır işte. O destancıya göre de Toroslar'dan öte bir yerde İnce Memed hâlâ yaşıyordu. Nasıl bir karakter ki, insanlar yazarın kurgusuna kendini dahil edecek kadar tanıyor onu... Ya da yakın hissediyor... Ama bazıları ölmesini uygun buldu...Bizim Kadirli'deki tarihçi vatandaşı söylüyorsun. Kadirli'ye yakın bir köyde bir eşkıya mezarı bulmuş, bu mezar olsa olsa İnce Memed'in mezarı olur, demiş. Sağcı gazeteler de bunu yazmışlar, benim İnce Memed'in mezarını yaptırmadığımı başıma kakıyorlar. ONU ÖLDÜREMEZDİM Ben İnce Memed'i öldüremedim. Eğer o ölmeyi isteseydi, yine öldüremezdim; yazmaktan vazgeçerdim. Bunlar bilmiyorlar ki bir yazar için yarattığı bir tipin halka karışması, halkın arasında yaşaması en büyük mutluluktur. İnce Memed'i ben yaratmadım. O kendini yarattı. İnce Memed'in mezarı yok. Osmaniye'nin Gökçedam köyünde çok güzel, gepegenç bir heykeli var. O dönemlerde "Ben İnce Memed'i dört romanda öldüremedim, kıyamadım, o nasıl öldürüyor? Beni böyle şeylerle uğraştırmak ayıptır" şeklinde bir açıklama yapmıştınız... İnce Memed'i öldürmek benim elimde değildi. Ben bir konuyu yıllarca kafamda saklarım, roman kafamda oluşunca başlarım. Böyle yapmayan yazarlar da var. Romanı yazarken bir süre gelir ki roman artık seni dinlemez. Dinleseydi bile şimdi düşünüyorum da ben Memed'i öldüremezdim dediğim gibi. Niye öldürmediniz İnce Memed'i? GEZMİŞ İLE ŞAKALAŞTIM Öyle diyorum. Edebiyatın yaşamı müzedekilere benzemez. Edebiyat yaratır, özellikle romanın yaşamı onu her okuyanın yeniden yaratmasıdır. En çok yaratılanlar da baş eserlerdir. Örneğin "İlyada"dır, "Savaş ve Barış"tır, "Parma Manastırı " ve "Moby Dick"tir.Başeserler insanlığın macerasıdır. Bir gün Melih Cevdet Anday durup dururken, "Sen " dedi "İnsanları ve romanı nasıl düşünürsün?" Ben hazırmışım gibi hemen karşılık verdim: "Bir insan kim olursa olsun, ister bir katil, ister bir acımasız diktatör, ister bir ırkçı; derinine inilirse o insanla bir yerde bir buluşmanız olur. "İşte bu klasikleri yaratanların vardıkları o insanlardaki o derinliklerdir. Cervantes , "Donkişot"da işte bu derinliğe varmıştır. Ben gençliğimde "Donkişot"u okuyuşumda, vay ben kimmişim, neymişim diyor, kendimden insanlık adına utanıyor gibi oluyordum. "Savaş ve Barış"ı bitirdikten sonra da gene vay ben neymişim, kimmişim diyor, bu kez de sevinç içinde kalıyordum. Büyük klasikler insanların kendini bulduğu yerdir. Halkın İnce Memed'i tekrar tekrar yazması konusuna geri dönersek, aslında siz diyorsunuz ki, romanı her okur yeniden yaratır. Klasiklerin yaşamı da bu yaratıma bağlıdır... Deniz Gezmiş, "Ben 'Teneke' romanından dolayı komünist oldum" diyordu. Ben de Deniz ile şakalaştım: "Ben o 'Teneke'nin içine... Senin gibi bir adam çıkarmışsa..." '68 kuşağının da idolü kabul edilir İnce Memed... Deniz Gezmiş'i onunla özdeşleştirirler... Gezmiş de kendini bulmuş olmalı "İnce Memed" gibi bir klasikte... Sizin 'mecbur adam' tanımınızın romanlarınızla, özellikle de "İnce Memed" ile ilişkisi önemli... Deniz Gezmiş, Nâzım Hikmet, Che Guevara...Mecbur insan üstüne çok konuştum, çok düşündüm. Dünya öküzün boynuzlarının üstünde durmuyor, mecbur insanların sırtında duruyordu. Bu dünyayı yaratanlar, dünyayı dünya yapanlar mecbur insanlardı. Ölmüşler, öldürmüşlerdi. İnce Memedler gibi çok da yitenler var. Bir gün Nâzım Hikmet ile bir Paris kahvesindeydik. İstanbul'u konuşuyorduk. Nâzım Hikmet sözümü kesti; "İnce Memed'i neden beş cilt yapıyorsun?" diye sordu. O vakitler beş cilt olmasını düşünüyordum. Biraz şaşırdım ya, "İnsanlık tarihini yapanlar onlar değil mi ?" dedim. Mecbur adamları dilim döndüğünce anlattım Nâzım'a: "Siz bir mecbursunuz, hem de koyu bir Marksistsiniz. Türkiye'de işçi sınıfı yokken, bir sebep yokken niçin kurdunuz komünist partisini? Birçok gariban hapishanelere düştü, işkence gördü, öldürüldü, süründürüldü. " Nâzım Hikmet gülerek '' Partiyi kurmaya mecburduk,'' dedi. Ben de "Bu kadar mecbura beş cilt İnce Memed az bile" dedim. NÂZIM İLE PARİS'TE ÖLÜMÜ GÖZE ALAMAZDIM Hayır. Yazı yazanları mecbur insan sınıfına almıyorum; sadece kelleyi koyanları alıyorum. Ben hapishaneyi göze aldım ama ölümü göze alamazdım. Çünkü yazacağım şeyler vardı. Peki sizi de 'mecbur insan' olarak değerlendirebilir miyiz? Başarı falan düşünmüyorum. Hiç de düşünmediğimi sanıyorum. Benim için başarı eve giren ekmeğe bağlı. Evdekileri rahat ettirmek benim işimdir. Çok sıkıştığımda bana Thilda yardım etti. Şimdi de Ayşe bana bu dostluğu gösteriyor. Ülkemizde ölümler, yargılamalar, haksızlıklar bir yazarın mecburiyetidir. İnsanlar öldürülürken, aç bırakılırken, işkence görürken, ormanlar yakılırken, ülkenin dili, kültürü yok sayılırken bu çağın onuru olan demokrasiye varılmak istenirken devlet eliyle demokrasinin önüne geçilirken, insanca yaşamak için çırpınırken susturulmasına razı olması bir yazar için değil, herhangi bir vatandaş için bile insanlık suçudur. Bu çağda halkı sömürmek insanlık suçudur. Bizim ülkemizde insanlık suçu şu koca dünyanın gözleri önünde işleniyor. "İnce Memed" yazılmasaydı, ölseydi ya da ölmeseydi zulme karşı savaşım yapılacaktı. Yarım asrı aşkın edebiyat hayatınızda, insanın birkaç ömürde bile yaşayamayacağı kadar çok başarı var. Bir o kadar da acı. Ölümler, yargılanmalar, haksızlıklar... Ama hiç yazmaktan ve mücadeleden vazgeçmediniz. Yaşar Kemal için "Türk edebiyatının İnce Memed"i metaforunu kullanabilir miyiz? İyi ki bu dünyaya geldik, bu güzelliği gördük. İnsanoğlu bu dünyayı bu hale getirmiş. Hiçbir insan zulüm görmese, aç kalmasa, sevgisiz olmasa, yalnızlık hastalığına, savaş belasına uğramasaydı... İnsanlar savaş yerine, hastalıkları yok etmek için çalışsaydı. Bütün sayamadığım öbür kötülüklerin yerini sevgi ve güzellik tutsaydı... Her şeye rağmen sevincin türküsünü söylediğinizi yinelersiniz sık sık.Yaşar Kemal'in içindeki bu sevinç ne? Bu zulümleri, öldürmeleri, aşağılamaları bildikçe, bütün kötülere karşı savaşanlar beni mutlu ediyor, yüreğimdeki umut her gün biraz daha artıyor. Güzelliklere, sevgilere doymuş dünyanın insanları kimbilir nasıl insanlar olurlardı? Bu bela, kötülük, zulüm, sömürü, aşağılanma, savaş içinde insanlar böyleyseler, hayal bile edemediğimiz bir dünyada yaşasaydılar kimbilir dünya nasıl bir dünya olurdu? ONU ANLAMADILAR Yalnız "İnce Memed"i değil, Türkiye'de çok insan 'roman'ı anlamıyor. Roman, insan psikolojisiyle başlar. Cervantes'ten söz ettim ya az önce... Onu okursun sözgelimi; insan psikolojisi vardır anlattıklarında. İnsan, o saflığın, güzelliğin karşısında insanlığından utanır. Bunu anlamak zordur bizim Türkiye'mizde. Türk aydınları "İnce Memed"i anladılar mı? Hâlâ evet. Ama birtakım insanlar da var tabii... Gençlerin romanlarım üzerine yaptığı incelemeleri biliyorum mesela. Onlara sözüm yok. Cumhuriyet'te Nami Bey diye bir adam vardı, musahhih. Çok kültürlü bir adamdı. Ben İnce Memed'in adını "İnce Memet" olarak 't' harfiyle yazmıştım. "Yaşarcım gel kavga çıkaralım seninle" dedi bir gün Nami Bey. Sonra "İnce Memet ismi nerden geliyor?" diye sordu. "Muhammed'ten" dedim. "Arapçada 't' harfi yok, Türkçede var" dedi. Sonra 't'yi 'd' yaptım. Sağcılar, yıllarca "Nasıl komünistlik etti de Yaşar Kemal, 't'yi 'd' yaptı" dediler. Müslüman üstelik. Farkında değil ki, 'd' Muhammed'den alınmış. Türkiye devleti vaktiyle bu sağcı çocukları yarattı. Gençleri birbirlerine öldürttü. Ondan sonra da askeri darbe yaptı. Şimdi de Kürt meselesi var. Nedir ki? Hiçbir şey değil. Ama Türkiye'nin en büyük problemi oldu. Ver adamın dilini niye vermiyorsun? En başta 'dağ Türkleri' dediler, dilleri yok, dişleri yok diye... Sonra çok lehçeleri var dediler. Yalnız büyük dillerin çok lehçeleri vardır. Aslında Kürtlerin dillerinin büyük bir dil olduğunu söylüyor ama farkında değil. Yani onların benim romanımı anlamaları mümkün değildi. Yalnız "İnce Memed"in dili sürükleyiciydi. Rahat okudular ama anlamadılar. Ben o romanda ağzımla kuş tutsam o sürükleyicilik olmasaydı satılmazdı Türkiye'de... Hâlâ mı? Anlaşılsaydı eğer, hayatımda hakaretler, mahkemeler olmazdı o kadar çok... Anlaşılmasının ölçüsü ne peki? Bugün bir 5. cilt yazacak olsaydınız "İnce Memed" üzerine... Nasıl yazardınız?Gene aynı şekilde yazardım. "İnce Memed"i İstanbul'a getirmezdim bir kere...Neden?İstanbul'da eşkıya, hırsız çok... Başka tür ama. İNCE'YE SORU SORULMAZ! İnce Memed'e soru sorulamaz. O söyleyeceği her şeyi söylemiştir. Şöyle düşünün. Röportaj duayeni gazeteci Yaşar Kemal ile İnce Memed oturmuş sohbet ediyorlar. Yıl 2007. İki üç soru soracak olsa Yaşar Kemal İnce Memed'e ne sorardı? Ve ne cevap verirdi İnce Memed ona? Ben onu yazdığıma pişman oldum. Hâlâ da pişmanım. Yazarlığıma da pişman ettiler beni. Ama gene de helal olsun. "İnce Memed"in okur üzerinde, edebiyatının dünyaya açılması anlamında Türkiye'nin üzerinde çok hakkı var. Helal ediyor musunuz? "İNCE MEMED BİR BAŞKALDIRI ŞİİRİ VE GÖRECEKSİNİZ KİTAP ÇOK SATACAK!" "Yedek subay eğitimim sırasında Ertem Eğilmez ile tanıştım. Askerlik sonrası bir iş kurmak istediğini söylüyordu. Popüler dergi çıkarmak vardı aklında. Benim de niyetim önce o günlerin yarı-faşist ortamında hiç kuşku çekmeyecek şeyler yayımlamak, sonra ciddi kitaplara yönelmekti. 'İnce Memed' işte o uygulamanın ilk ürünüdür. Çağlayan Yayınevi yaşasaydı bilimsel sol kitaplar da çıkaracaktı. 'Ciddi seri' için yapıt ararken elime 'İnce Memed' metni geçince çarpıldım. Yepyeni, dipdiri, 'tam bu topraktan fışkırmış' dedirten bir üslûbu vardı. Ertem Eğilmez ile birlikte kurduğumuz yayınevine sonradan dahil olan Haldun Sel 'Komünizm propagandası sayarlar' diye ertelenmesini istedi. Ertem de 'Serinin başlangıcında başımızı belaya sokmayalım, sonra basarız' diyerek ona uydu. Kemal Tahir çok yakınımdı; 'gizli' yazarımız ve yayın danışmanımız gibi de katkılarda bulunuyordu. O bambaşka bir açıdan karşı çıktı kitaba. Eşkıyalık övgüsü olduğunu söylüyor, şimdi adını anımsamadığım bir yabancı yazarın sözünü yineleyip duruyordu: 'İnsanlar kendi içlerindeki vahşet kalıntısının etkisiyle eşkıyaya hayranlık duyarlar.'Ben de alınmış görünerek takılıyordum ona: 'Yani Kemal Ağabey, bu kitaba hayranlık duyduğuma göre ben de vahşinin tekiyim, öyle mi?' Sonunda görüş ayrılıkları gerçek gerginliğe yol açmaya başladı. Dostum ve baş ressamımız Firuz Aşkın'ın katılımıyla sırf o konuda toplantı yapıldı. Başbayii Fazıl Ünverdi de vardı odada.Firuz 'İnce Memed' i okumuş, çok beğenmişti. Kitabı ısrarla savundu. Fazıl ona katıldı. Ben herkesi bir kere daha dinledikten sonra 'Arkadaşlar,' dedim: 'Bu kitap ne komünizm propagandası ne de eşkıya övgüsü. Bir başkaldırı şiiri. Göreceksiniz, çok satacak. Yaşar Kemal de en önemli yazarlarımızdan biri olacak.'Kemal Tahir çok sinirlendi, çıkıp gitti. Haldun ve Ertem direnmediler.Kitabın hemen ve yanılmıyorsam 10 bin basılması kararı alındı. Kapağını Firuz hazırladı." "İnce Memed"in ilk yayıncısı Refik Erduran, kitabın, kurucusu olduğu Çağlayan Yayınları'ndaki basılış sürecini anlattı. "İNCE MEMED"İN SİNEMA MACERASI "İnce Memed"in filme çekilme süreci çok sancılı... "İnce Memed"i yazarken hem Cumhuriyet'e çalışıyor hem de senaryo yazıyordum. Elimdeki senaryoyu on beş günde bitirdim, Türkiye'nin ilk film şirketi olan Kemal Film'e götürdüm. Şirketin sahibi Şakir Bey "İki gün sonra gel paranı al " dedi. Paramı verdiler. Senaryoya adımı koymayacaktı. Çünkü sansürden benim adımla bir senaryo çıkması kolay değildi, kabul ettim. Bu filmlerde adım olmaması daha iyiydi. Senaryonun filmi yapıldı. Film tuttu. Şakir Bey ve yeğeni Osman, Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilen "İnce Memed"i okumuşlardı. Benden "İnce Memed"in film haklarını istediler. Bana inanılamayacak bir para teklif ettiler, anlaşma yaptık. Paranın bütününü hemen verdiler. "SANSÜRÜMÜZ BU TUHAF ROMANA HİÇBİR ZAMAN İZİN VERMEDİ!" O sıralar Serencebey'de meşhur çini sobalı evde oturuyorsunuz ve maddi sıkıntınız var tabii...Öyle. Ama Kemal Film'den aldığım parayla Serencebey'deki evden ayrıldık. Kurtuluş'ta küçük, kaloriferli bir daire tuttuk, soğukta titremekten kurtulduk. Dünya varmış. Sonra "İnce Memed" İngilizceye çevrildi, bestseller oldu. Oradan bana inanılmayacak kadar bir para geldi. Param tükenince gene senaryolara başladım. Yazdığım hiçbir senaryoda adım yoktu ya, senaryo başına çok para almaya başladım. Bu sefer Mecidiyeköy'de bir gül bahçesi içindeki Kilimli Villa'nın alt katına taşındım. Eve buzdolabı aldım. Plaklar aldım. Terziye elbise bile yaptırdım. Anam Kadirli'den İstanbul'a geldi. İstanbul'a ancak bir yıl dayanabildi. Bizim gelin Fatma ona bizden çok iyi bakıyordu. Hiçbirimiz Bozdoğan Türkmen'in kızı Fatma olamazdık. Anam bir daha hiç İstanbul'a gelmedi. Kadirli'de canı sıkılırsa Van'a yeğenlerine gidiyordu. ANAM 1 YIL DAYANDI GÜNAH HÜKÜMETTE Kemal Film, "İnce Memed"in senaryosunu her yıl birkaç kere sansüre götürüyor ama sansür reddediyordu. Benim adımdan ürküyorlardı. Sanki babalarını öldürmüştüm. Böylece beş yıl geçti; Kemal Film sansüre senaryo göndermekten vazgeçmiyordu. O günlerde İngiliz kitapçımdan bir haber geldi "Amerikan şirketi Twentieth Century Fox 'İnce Memed'i istiyor. Londra'ya gel, " diye... "İnce Memed" beşinci yılında da sansürce onaylanmamıştı. Kemal Film'in durumu sarsılmıştı. Paraya da çok gereksinimi vardı. Bir yakınımdan Kemal Film'den aldığım para kadar borç istedim. Şakir Bey'e gitmeye, ona parayı verip Memed'i geri almaya utanıyordum. Sonunda bir çaresini bulup Şakir Bey'e gittim, "İnce Memed için bana verdiğiniz parayı getirdim, bunlar İnce Memed'i onaylamayacaklar" dedim. Şakir Bey sapsarı kesildi, konuşmak istedi, konuşamadı. Bu sırada çarem imdadıma ulaştı: "Bak Şakir Bey bu işte ne benim ne de senin günahın var. Günah o hükümete benzer hükümette. Verdiğin parayı getirdim. Sana bir de çok iş yapacak senaryo yazacağım ve beş kuruş bile istemeyeceğim.''Şakir Bey çekmeceden anlaşmayı çıkardı bana verdi. Ben de parayı ona verdim. Derinden bir ah çekip "İnce Memed benim yaptığım en güzel film olacaktı. Ben de bu dünyadan gözü açık gitmeyecektim. İmansızlar izin vermediler" dedi. "İnce Memed"in senaryosunun Kemal Film'den Twentieth Century Fox'a geçmesi nasıl oldu? Sonra Fox'un yolunu tuttunuz...Londra'ya uçakla gidecek kadar param yoktu. Cumhuriyet'te yıllarca birlikte çalıştığım Feyyaz Tokar bir otobüs şirketi kurmuştu. Onun otobüsüyle Londra'ya kadar gittim, yayınevinin avukatı ve Türkçe çevirmeni hazırdı. "İnce Memed"in anlaşmasını imzaladık. İmzadan iki gün sonra Fox beni geri çağırdı, bana beş yönetmen adı verdi. Fox'un Londra'daki sorumlusunu iyi biliyordum. Birçok büyük filmde adı vardı. Bu beş kişinin hepsi de çağımızın büyük rejisörleriydiler. İçlerinde Elia Kazan ve Kurosawa da vardı. Ben Joseph Losey'i seçtim. Elia Kazan'dan bir mektup aldım, "Losey büyük bir rejisördür. Talihin yaver gitmiş " diyordu. OTOBÜSLE LONDRA'YA Film daha çok Toroslar'da çekilecekti. Artistlerin çoğunluğu da Türkiye'den alınacaktı. Her şey iyiydi. Filmin senaryosunu Stanley Mann yazdı. Senaryo Türkiye'ye gönderildi. Mann dünyada çok ünlüydü. Foks 'un adamları neredeyse sevinçlerinden zil takıp oynayacaklardı. Film Türkiye'de çevrilecekti ama ona da izin çıkmadı, değil mi? Tabii bu kez dünya çapında isimler sözkonusu ve aklınıza sansür gelmiyor hiç...Nasıl gelsin, roman İngiltere'de bestseller olmuş. İngiltere'den sonra birçok dile çevrilmiş. Hiçbir ülkede, Türkiye'de bile toplatılmamış. Joseph Losey gibi bir adam da filmin rejisörlüğünü yapacak. Bizim 'vatansever, sanatsever sansür ' Stanley Mann'in senaryosunu yasakladı. ROMANA İZİN VERMEDİ Aslında hiç kimse aldırmadı. Ben de bunda bir acayiplik görmedim. Hepimiz Türkiye'de demokrasi dediğimiz böyledir dedik. Başka türlü bir demokrasi var diyemedik. Başka demokrasiler olduğunu söyleyenleri hapsettik, aç bıraktık, onlara zilli kurt muamelesi yaptık. Bundan sonra sansüre başka başka senaryolar geldi Foks'tan. Sansürümüz Nuh dedi de peygamber demedi. Bundan sonra "İnce Memed" elden ele geçti. Hiçbir zaman da çok şükür (!) sansürümüz bu tuhaf romana izin vermedi. Sizin tepkiniz ne oldu? Artık "İnce Memed" 50'sini hatta 60'ını doldurmuşken, ister misiniz film olmasını? Benim için sinema zor bir iş. Ağzı sütten yanan yoğurdu üfleyerek yermiş. Bir İngiliz hanım "Deniz Küstü " için bir İngiliz sinemacıyla geldi. Romanın bir senaryosu ellerindeydi. Senaryo güzeldi. İkinci geldiklerinde onlara "Deniz Küstü"yü çevirecekleri mekânları gösterdim. Önerdikleri para benim isteyeceğimden de çok fazlaydı. Başka ne istediğimi sordular. Ben de Terrence Mallick'i istedim. Çok sevindiler, hemen buluruz dediler ve gittiler. Uzun bir süre onlardan ses soluk çıkmadı. Dokuz ay sonra "Aradık aradık ses çıkmadı, her yere haber gönderdik. Adam kayıp...'' dediler. Buna üzüldüm ama bu adamı bekleyeceğim dedim.Yıllar sonra bir baktım ki Terrence Mallick'in bir filmi oynuyor sinemalarda: "İnce Kırmızı Hat". "Cennetin Günleri" gibi değildi ama usta işi bir savaş filmiydi. "Deniz Küstü" filmi bu sefer de benim yüzümden güme gitti. Ama artık üzülmüyorum. Kitaplarımdan yaşayacak para geliyor. Sinema bir yazar için koşul değil. SİNEMA KOŞUL DEĞİL ŞORAY: "İNCE MEMED FİLMİNDE OYUNCU OLMAYI ÇOK İSTERİM!" LİVANELİ: "İNCE MEMED TÜRK SİNEMASI İÇİN OLUMLU BİR ADIM OLUR!" Türkan Şoray: Peter Ustinov bu filmi yıllar önce çekti ama keşke "İnce Memed"in çıktığı topraklarda bu film tekrar çekilebilse. Anadolu insanının, Anadolu toprağının o sıradışı, o içsel yapısı anlatılabilse. Ben "İnce Memed"in şu an çekilse yurt içinde ve yurt dışında çok büyük iş yapacağına, çok büyük sükse yaratacağına ve büyük alkış alacağına inanıyorum. Zülfü Livaneli: Tamamlanabilir elbette. Ama bu çok kapsamlı ve maliyetli bir proje olur. Yetersiz kaynaklarla böyle bir projeye girişilmemeli bence; çünkü o zaman pek de içimize sinmeyen işler çıkıyor ortaya... Türk sinemasının yükselişe geçtiği bu dönemde, "İnce Memed"in yarım kalmış sinema macerası tamamlanamaz mı? Türkan Şoray: Bu beni çok heyecanlandırıyor. Hatta keşke o bölgeden yetişmiş yönetmenlerimizden biri yapsa bu işi. Doğal yapı korunarak, Çukurova ve lehçe kullanılarak o dönemin töreleri, geleneksel yapısı, bizim o kendi dünyamıza has yaşanmışlıklar, Anadolu gerçeği ve Yaşar Kemal'in o destansı dili film karelerine akıtılarak sinemalaştırılsa... Kitapta anlatıldığı gibi aynen yapılsa.Zülfü Livaneli: Çok hoş geliyor tabii. Mesele yönetmenin nereli olduğu, milliyeti değil elbette; ancak İnce Memed'in başarıyla sinemaya uyarlanabilmesi için yönetmenin o coğrafyanın kültürünü yakından tanıması, o coğrafyanın insanlarının duyarlıklarını derinden hissedebilmesi çok önemli. Kendi topraklarında kendi yönetmenlerinden biriyle yapılmış bir "İnce Memed" uyarlaması fikri kulağınıza nasıl geliyor? Türkan Şoray: Elbette. Hatta bütün festivallerde bu tür etnik filmlerin çok daha fazla iş yaptığını, ilgi çektiğini ve alkış aldığını görüyoruz. "İnce Memed" hikâyesi de bana göre bu konuda tüm dünyanın hayranlığını ve ilgisini çekecek, bütün gözleri ülkemiz üzerine çevirtebilecek içeriğe sahip. Düşünsenize o Çukurova'nın doğasını, iklimini, efsane ile iç içe geçmiş hikayelerini ve Yaşar Kemal'in efsaneyi günlük yaşam içine katışındaki lezzeti. Bir de bütün bu hassas noktaları gözardı etmeden kitabı olduğu gibi yansıtacak, o lezzeti olduğu gibi insanların içine akıtacak oyuncu ve yönetmenler olursa müthiş bir şey olur. Hem ülkemiz adına hem de sinemamız adına...Zülfü Livaneli: Elbette, eğer ortaya başarılı bir uyarlama çıkarsa bu Türk sineması için çok olumlu bir adım olur. Bu film, romanın dünyaca bilindiğini de düşünürsek, Türk sinemasının dünya sinemasındaki yeri açısından da bir fırsat sayılmaz mı? Türkan Şoray: Böyle bir projeye sinemayla ilgili biri olarak zaten çok heyecan duyarak bakarım, içinde olsam da olmasam da... Yönetmek fikrine gelince; çok heyecanlı fakat o bölgeyi benden çok daha iyi tanıyan, yönetmenlikte benden çok daha önemli başarılar kazanmış bir arkadaşımın, bir sinema emekçisinin, bir yönetmenin yapması daha doğru geliyor bana. Oyuncu olarak içinde olmayı elbette isterim. Kim böyle bir projede olmak istemez ki... Keşke Anadolu'yu en güzel anlatan romanlardan biri olan "İnce Memed" beyazperdede de ölümsüzleşse. Bu hem Anadolu insanını dünyaya tanıtmak hem Türk sinemasını dünyaya açmak hem de kendi gerçeklerimizle yüzleşmek adına çok önemli bir adım olur.Zülfü Livaneli: Yaşar Kemal uyarlaması "Yer Demir Gök Bakır", çok severek çalıştığım, başarılı bir film olmuştu. "İnce Memed" gibi bir başyapıtı sinemaya uyarlamanın ne kadar heyacan verici, harika bir deneyim olabileceğini biliyorum. Ancak hayatımın bu döneminde edebiyata ağırlık vermek, zaman ve enerjimi mümkün olduğunca yazmaya ayırmak istiyorum. O yüzden böyle bir uyarlamanın yönetmenliğini üstlenmeyi düşünmem sanıyorum; ama yine de eğer böyle bir proje gerçekleştirilebilirse çorbada benim de tuzum olsun isterim. Ufak da olsa bir katkım olması beni çok mutlu eder. Böyle bir projeye siz nasıl bakarsınız? İçinde olmak ister misiniz?

    Milliyet Gazetesi
  • BEDELLİ GÜNLÜKLERİ - 57. TOPCU TUGAYI BEDELLİ
    Kaçtım kaçtım ve sonunda yakalandım. Uzun süredir ertelediğim askerlik hizmetimi bedelli olarak İzmir/Bornova'da bulunan 57. Topçu Tugayı'nda tamamladım. İşte size askerlik hatıralarım. 15-20 gün askerliğin hatırası olur muymuş demeyin. Oluyormuş, oturun okuyun işte.
    İlk önce şunu belirtmem lazım benimle aynı yerde askerlik yapacak arkadaşlara. Bornova'da iki tane topçu kışlası var. Bunlardan bir tanesi tugay seviyesinde, diğeri ise tugayın komutan yardımcılığı olarak adlandırılıyor ve Hacılarkırı denilen mevkide bulunuyor. Tugay nedir inanın bilmiyorum ama general filan var orada. Bedelli sevk belgemde Hacılarkırı yazmıyordu, yazanlar varmış. Ne yazarsa yazsın sizi bir düzene göre hangi kışlaysa oraya gönderiyorlar. Kışlaların ikisi de Bornova'da. Anlatacaklarım Hacılarkırı'ndaki kışladaki yaşadıklarım.
    Ben birliğime yol iznim ile birlikte 07/01/2019 tarihinde teslim oldum. Gitmeden 1 hafta önce askerlik şubesine gidip sülüs denilen belgeyi aldım. Sülüsünüzü alın yoksa teslimde sıkıntı yaşıyorsunuz. Kapıdan girdikten sonra ziyaretçi parkı bölgesinde sıraya girip resmi işlemlerinizi başlatıyorsunuz. Bu resmi işlemler çeşitli sorular sorulması, formların doldurulması, kamuflaj gibi şeylerin alınması gibi işlemlerden oluşuyor ve iki gün sürüyor. Bu iki gün boyunca hayatımda hiç beklemediğim kadar sıra bekledim.
    Gelelim askerde ne yapıldığına... Sabah 06:15 veya 06:30 gibi "koğuş kalk" (burada Ayhan Çavuş'u hatırlamadan edemiyorum) komutuyla uyandırılıyorsunuz. En geç 06:45'de koğuşlar bölgesinde sıranızda hazır olmanız gerekiyor. Sonrasında sayımınız yapılıyor ve toplu bir şekilde yemekhaneye gidiyorsunuz. Bu işlem yemek içtiması olarak adlandırılıyor. İçtimanın kelime anlamı zaten toplanma. Askerde içtima demek her şey demek. Her an için içtimaya çağrılabilirsiniz. Genel olarak içtima saatleri 06:45 yemek içtiması, 08:00 sabah içtiması, 12:00 yemek içtiması, 14:00 genel içtima, 17:00 akşam içtiması, 18:00 yemek içtiması, 21:00 ve 23:00 yatak içtiması şeklinde. Yatak içtiması yatakhanede alınır ve isterseniz bu içtimayı uyuyarak verebilirsiniz. Yatarak verilen tek içtima yatak içtimaları :))) Önemli olan içtima anında koğuşunuzda veya yatağınızda olmanız. Ara vakitlerde de sizi her an içtimaya çağırabilirler. Misal akşam yemeğinden sonra normalde 21:00'a kadar boşsanız bile lüzumsuz bir vakitte "kışla içtima"sesleri altında bilmem hangi yüksek rütbeli komutanın tüm kışlayı içtimaya çağırdığı görülmüştür. O yüzden her an için ulaşılabilir olun veya yerinizi arkadaşlarınıza muhakkak haber edin.
    Eğitim konusuna gelince... Sabah içtimasından sonra başınızda duran eğitim çavuşları veya uzman çavuş veya asteğmen veya her kimse size eğitimizini veriyor. Eğitim dışarıda veya gazinoda olabilir. Havanın durumuna bağlı. İçerik olarak Ege bölgesindeki İzmir ben gittiğim dönemde don olacak kadar soğuk olduğu için ilk hafta eğitimlerin hepsi gazinoda oldu. İlk olarak size sağa-sola dönmeyi, rahat-hazır ol komutlarını, askeri düzende yürüyüş yapmayı ve askeri marşları öğretiyorlar. Bunları yaparım ederim hallederim diye düşünmeyin hiç yapamayanlar ve arada yapmakta zorlananlar oluyor. Az önce içtima askeriyede her şey demiştim. Askerliğin ikinci altın kuralı bağırmak. Evet bağırmak. Adınız soyadınız ve memleketinizi karşınızdakine haykırmak. Karşınızdaki adam general bile olsa bağırın arkadaşlar. Bağırmak askerde en makbul şey. Tekmil ise her zaman bağırarak veriliyor. Tekmil=Adınız soyadınız ve memleketinizi karşınızdakine haykırmak. Örneğin "Ali Veli- Konya. Emredin Komutanım" Ali Veli demişken burada Uzman Çavuş İbrahim Erdoğan komutanımızı da anmadan edemiyorum. Üzerimizde büyük emeği vardır, saygılarımı sunuyorum. Kendisinin bizim takımdaki lakabı Ali Veli olarak kaldı gitti. Eğitimlerde tekmil vermeyi öğretirken sürekli askerlikte tekmil örneği olarak kullanılan "Ali Veli- Konya. Emredin Komutanım" cümlesini söylediği için takımımızın bir çoğu kendisinin isminin Ali soy isminin Veli olduğunu düşünmüş :)))
    İlk hafta anlattığım şekilde sürekli olarak yürüyüş, duruş, yanaşık düzen eğitimleri ve marşları ezberlediniz. Marş demişken Topçu Marşı desem galiba bütün topçu askerler bu marşı gülerek hatırlayacaklardır. Topçu marşı resmi bir marş olmayıp askerlikte söylenen ve cinsel ögeler içeren bir marştır. Aşağıya ekliyorum okuyunca anlayacaksınız. Bu marş tüm taburun biricik eğlencesi ve nefes alma aracıydı. Resmi marşlarda çıkmayan ses bu marşın son mısrasında gazinoyu başımıza yıkacak halde çıkardı. Son mısra ne miydi? "Güm güm vurur hiç yorulmaz" Öncesi aşağıda.
    İkinci hafta havalara bağlı olarak eğitimler genelde dışarıda oldu. Bu hafta daha çok AK-47 kalaşnikof veya keleş olarak bilinen silahın tanıtımı, obüs tanıtımı ve askerlikle ilgili gizlenme eğitimleri ile geçti. Dolayısıyla bu hafta daha hızlı geçti. Silah eğitimini aldıktan sonra 3 mermi atma hakkınızı kullanmak üzere İzmir'de bulunan Jandarma Komando Birliğine atış yapmak üzere gidiyorsunuz. Atışları kesinlikle emirsiz yapmayın. Atış anına kadar galiba 8-10 adet emir alıyorsunuz. Misal şarjör tak, kırma kolu çek bırak gibi. Bedelli askerlikte atış yapmak zorunlu mu? Evet zorunlu. Bizim taburdan atmak istemiyorum diyenler oldu ama atacaksınız dediler. Duyumlara göre atmayanlar da olabiliyormuş. Şahsi kanaatim atış yapın eliniz silah görsün arkadaşlar. Kalaşnikof aşırı ses çıkaran ve neredeyse hiç geri tepme yapmayan bir silah sıkıntı çıkmaz.
    Bu eğitimlerin dışında bol miktarda yemin töreni provası yapıyorsunuz.
    Yemekler... Hayatımda hiç havuçtan yemek yapıldığını görmemiş ve duymamıştım. Ama askerde bunu da gördüm. Havuçtan bildiğiniz salçalı yağlı mağlı bir yemek vardı. Pırasa yemeğinin pırasasız olanını düşünün. Pırasa demişken yemek çeşitlerini de anlatıyım. Bol miktarda pırasa, kabuska(en sevmediğim) karnabahar yemeği yersiniz. Yemekler bizim kışlada fena değildi. Yani pırasa seven birisi pırasanın tadı çok kötü diyemez. Aynı şekilde kuru fasülye de öyle. Yediğim kurular hayatımdaki en güzel kuru olmadığı gibi en kötüsü de değildi.
    Şimdi genel manada bazı askeri uygulamaları kısa kısa yazayım müstakbel bedelli er adaylarımıza.
    Nöbet: 2 saat tutuluyor ve yanınızda koğuşunuzdan bir arkadaşınız oluyor. Bir nöbetçi koğuş binasının girişinde diğer takım nöbetçileri ile dururken bir nöbetçi de koğuşun içinde bekliyor. 1 saat sonunda değişim oluyor. Nöbetçiler asla -beraber kalmıyorlarsa- uzun dönemleri ve kısa dönemleri nöbet alanlarına sokmasın. Komutanın emridir :))
    Tabur: Bizde yaklaşık 180 küsür kişiden oluşan askerler bütünü.
    Takım: Taburun dörde bölünmüş hali. Ben 4. takımdaydım mesela. 4. Takım 45 kişiden oluşuyordu. Takımlar kendi aralarında mutlak suretle 4'lü sıra olur. Genel kuraldır. Kısaca bir takım asker demek sizinle aynı koğuşta kalan askerlerin bütünü demek. Takımlar önemlidir. Hem arkadaşlık açısından hem de eğitimler açısından. Örneğin selam verme eğitiminde bir arkadaşınız elini kaldırmada gecikti mi? Komutanın emri şu şekilde olacaktır. 1-2-3. takımlar 20 dakika istirahat et 4. takım 10 dakika daha selam verme eğitimine devam et. El Cevap: Emredersiniz komutanım :))) İşte takımın önemi. Böyle bir emir aldığınızda o arkadaşınıza kızmayın küfür etmeyin. Herkes sizin gibi akıllı ve çevik olmayabilir. Adam askerliğe elverişli de olmayabilir. Bu yüzden eksik kalan arkadaşınıza kızmak yerine ona yardımcı olmak veya onun hatasını gizlemek en güzeli olacaktır. İşte askerliğin size kazandıracağı bir erdem. Yardımlaşmak ve silah arkadaşlığı..
    Manga: Bir takımın en önündeki 4 askerin tam arkasındaki sırada olan askerler bütünü. Mangada ve takımda mutlak surette ön-arka-sağ-soldaki arkadaşlarınızı öğrenin. Eksik çıktığı zaman kimin eksik olduğu kolayca anlaşılır. İlk günlerde olmasa bile sonraki günlerde kimin hangi mangada kaçıncı sırada olduğu yazılı hale getirilir zaten.
    Temizlik Mangası: Her gün bir manga askeri mıntıka, tuvalet, banyo temizliği için seçiyorlar ve o kişiler temizliği yapıyor. Koğuşları genelde nöbetçiler temizliyor.
    Revir: Kışlanın içindeki doktorların bulunduğu bölüm. Hastaysanız silsile yoluyla komutana durum iletiliyor ve revire gidecekler içtima sırasında bir kenara ayrılıyor ve revire gidip muayene oluyorsunuz. Çok hastaysanız gece veya gündüz fark etmez sizi dışarı da bir hastaneye gönderiyorlar. Eğitimden kaçmak için rapor alabilirsiniz ancak doktor bunu yerse tabi.
    İzin: Bedellilere normalde izin yok. Ama özel durumlarda işinizi halledecek kadar izin veriliyor. Misal notere gitmeniz lazım banka işiniz var vs. Durumu ayrıntıya girmeden izah ediyorsunuz ve çok sıkıntı çıkarmadan izin veriyorlar. Saatlik izin bana yetmez bana 1-2 günlük izin lazım, sınavım vs. var diyorsanız. Dışarıda yattığınız her gün askerliğiniz uzuyor bilginiz olsun.
    Yemin Töreni: 21 günlük askerliğin bence yegane amacı bu yemin törenleri. Kışlanıza teslim olduktan çıkıncaya kadar ki süreç bu törene hazırlık için geçiyor. Size marş söylerken bağırın, yürürken dik durun, ayağınızı doğru ve sert basın demelerinin sebebi tören günü gelen eşinize dostunuza güzel bir görüntü vermek ve onların koltuklarını kabartmak. Tören günü şöyle baktığımda atmosferin gerçekten de insanda öyle bir etki yarattığını gördüm. Eğitim boyunca naparsanız yapın ama törende çakı gibi asker olun. Törende özellikle dikkat edeceğiniz şeyler dik durmak, güzel yürümek ve tabi ki avazınız çıktığı kadar bağırmak. Bizim başımızda olan asteğmenin tavsiyesini de size iletmeden edemiyorum. Tören geçişi sırasında kırmızı flama ile başınızı flamanın 1-2 metre ilerisinde bulunan komutana çevirmek ve komutan ile göz kontağı kurmak zorundasınız. Sıranın en sağındakiler hariç, onlar kafasını çevirmiyor. işte bu göz kontağı kurduğunuz sırada bizim asteğmen "komutana verecek gibi değil s...cek gibi bakın" demiş ve hepimizi güldürmüştü. S..cek gibi nasıl bakılır? Bu cümle cinsel bir çağrışımdan çok sertliği ifade ediyor. Yoksa generale baygın baygın bakmayın :))))
    Askere Giderken Yanımda Olması ve Olmaması Gereken Şeyler Neler? : Akıllı telefon, elektronik cihazlar ve sivil hat yasak. İçeri sokabilir misiniz? Bu da mümkün. Tuşlu ve kamerasız telefonlar serbest. Fakat bu telefonda sivil hat varsa sıkıntı. Konuşacağınız zaman kıyıda köşede konuşun. Aynı şey akıllı telefonlar için de geçerli. Giyecek olarak size yanlış değilsem 2 takım atlet-baksır, 2-3 tane çorap, 1 tane havlu veriyorlar. Tavsiyem yanınıza en azından her 2 gün için 1 takım iç çamaşırı almanız. Ben öyle yaptım ve duşumu alıp çamaşırları da çöpe attım. Askerlikte hakim renk tabi ki yeşil. Çamaşırımı da yeşil almıştım o yüzden sivilde yeşili tercih etmediğimden çöpe boyladı çamaşırlar. Siz isterseniz beyaz çamaşır da alabilirsiniz sıkıntı olacağını düşünmüyorum. Ama kamuflajlı iken misal, atletiniz boğazlıysa gömleğin boyun kısmından beyaz görünmemesi gerekiyor. Bu kıyafet olayını kısaca şöyle izah edeyim. Komutan gelip tüm tabura veya takıma baktığı zaman sırıtmayacak bir renk(yeşil) tercih ettiyseniz sıkıntı yok. Bu durum mevsimine göre boyunluk, eldiven ve şapka için de geçerli.
    Askerlikte Body: Body sistemi askerde önemlidir. Body genel olarak aynı ranzayı paylaştığınız kişiye denir. Her zaman bu kişiden haberdar olun. İçtimalarda eksik çıkınca hemen herkes body kontrolü yapsın denebilir. Gayrı-resmi bir askerlik terimidir body. Bu kadar body deyince "baaaadiii" desem herhalde bizim takım kimden bahsettiğimi hatırlayacaktır :))
    Kantin: Kantinde yiyecek, içecekler mevcut. Fiyatlar sivile göre vergi ve kar amacı olmadığı için oldukça düşük. Bir sürü çikolata, cips, kola vs. alıp da fiyatı duyunca bir yanlışlık mı oldu demeniz kuvvetle muhtemel. Bir yanlışlık yok rahat olun.
    Koğuşlar: Koğuşlar herkesin bildiği gibi ranza sistemi ile donatılmış. Benim bulunduğum kışlada bir koğuşta sadece kendi takımından askerler kalıyordu. Ranzalar demir. Yataklar bildiğiniz yataklar. Ama 4. takımın koğuşunda galiba en dandik ve en pis yatak benimdi. Yatak dediğimiz şey normalde beyaz olur. Ama benim yatağım sarıya çalan bir renkteydi. Kötü anılarım depreşti. Yatağımı hatırlamak bile istemiyorum. O kadar pis ve bir o kadar da sarı... Size ilk gün çarşaf, yorgan yüzü ve yastık yüzü veriyorlar. Renkler mavi. Bunlar kullanılmış ama yıkanmış tabi. İsterseniz dışarıdan aynı renkte lastikli olanını getirebilirsiniz. Temiz temiz kendi malınızı kullanırsınız.
    Aklıma gelenler şimdilik bu kadar. Estikçe ekleme yaparım. Askere bir ön yargı ile gitmiş veya gidecek olabilirsiniz. Öyle düşünmeyin. Askerlik sadece oradaki arkadaş ortamı için bile yapılabilir. Bir düşünün.. Hayatınızda kaç kere hakim, savcı, doktor, zabıt katibi, çiftçi, sağlıkçı, yönetmen, avukat, esnaf, imam, öğrenci, bankacı, kaptan gibi meslekten ve her görüşten ve memleketin her yerinden insanlarla bir arada bulunabilirsiniz ki. Bizim koğuş tam birbirine ısındı derken bir baktık askerlik bitmiş. Oraya bir daha isteseniz de giremeyeceksiniz. O yüzden her anın tadını çıkarmaya çalışın. Buradan 5. Tabur 4. Takım'da bulunan çok değerli arkadaşlarıma selamlarımı iletiyorum. Özellikle koğuşumuzun imamlarına, bankacı dostlarımıza, Amerikalı'ya, hayatı direk dikmek ve at koşturmakla geçmiş Mehmet'e, sonradan badim(body) olan Mehmet'e, baaadiii Mehmet'e ve şu an aklıma gelmeyen diğer tüm asker arkadaşlarıma selamlarımı iletiyorum. Dikkat ettiyseniz hep Mehmet ismi var. Bir söylentiye göre bizim takımda 33 tane Mehmet varmış.
    Velhasıl gidin, görün, yaşayın. Hayırlı tezkereler.


    TOPÇU ZAFER MARŞI (TOPÇU MARŞI)

    Gürler zaferin teranesiyle
    Coşkun sesi bir topun derinden, derine
    Bir hükmün gazenferanesiyle,
    Şimşekler çakar şarapnelinden

    Binler yaşa topçu heybetinle,
    Arslan kesilir cidal içinde.

    Binler yaşa topçu heybetinle,
    Arslan kesilir cidal içinde.

    Mili savaşın bilin ki bizler,
    Tarihini güllemizle yazdık.
    Tufanlar kudursa hep denizle
    Sinmez bu vatanda düşman asla.

    Binler yaşa topçu heybetinle,
    Arslan kesilir cidal içinde.

    Binler yaşa topçu heybetinle,
    Arslan kesilir cidal içinde.

    Açtıkça ateş bataryalarda,
    Afaki boğar, köpüklü bir kan, bir duman
    Duysun bunu, kainatta herkes,
    Topçu sesidir, bu gürleyen ses.

    Binler yaşa topçu heybetinle,
    Arslan kesilir cidal içinde.

    Binler yaşa topçu heybetinle,
    Arslan kesilir cidal içinde.

    GÜNDOĞDU MARŞI



    Gün doğdu, hep uyandık,
    Siperlere dayandık
    İstiklalin uğruna da,
    Al kanlara boyandık.
    Sandılar. Türk uyudu,
    Ata cenge buyurdu,
    Türkün asker olduğunu,
    Dünyalara duyurdu.
    Ülkemiz Türk ülkesi,
    Aşık eder herkesi
    Üstümüzden eksilmesin
    Al bayrağın gölgesi.

    İZMİR MARŞI

    İzmir'in dağlarında çiçekler açar.
    Altın güneş orda sırmalar saçar.
    Bozulmuş düşmanlar yel gibi kaçar.
    Yaşa Mustafa Kemal Paşa,yaşa
    Adın yazılacak mücevher taşa.
    İzmir'in dağlarında oturdum kaldım
    Şehit olanları deftere yazdım.
    Öksüz yavruları bağrıma bastım.
    Yaşa Mustafa Kemal Paşa,yaşa
    Adın yazılacak mücevher taşa.
  • a) Kendini iyi tanımak
    İnsan en çok kendiyle ilgilenir; ama bu ilgi bir yönteme dayanmaz ve kendini tanıma sorunu bilimsel bir yolla çözümlenmezse sonsuz bunalımlar karanlığına düşer birey. Değerini tam bilmeyen kişi, gereksiz yakınmalarla gün geçtikçe daha da bozulur ve çürüyüp gider. Kişisel değeri büyütmek de küçültmek de aynı derecede zararlıdır. Yola çıkmadan önce altından kalkamayacakları bir yükün altına girenler daha işin başında ezilip kaybolurlar; gerçek değerinin çok azını ortaya koyanlar da kısa zamanda tembelleşip bir işe yaramazlar. Kendini tanıma sorununun çözümünde, Descartes’ın bilime uyguladığı kuşkuculuğu kullanabiliriz. Bütün değerlerimizi önce yok sayarak işe başlamalıyız. Kişisel değer saydığımız şeylerin, toplumun baskısıyla edinilmiş sahte nitelikler olabileceğini de hiçbir zaman akıldan çıkarmamalıyız. Örneğin, soyut ahlak kavramlarını ele alalım. Namus, iyilik, iş ahlâkı gibi her toplumun temel dayanakları sayılan kavramlar vardır. Bu kavramların her toplum için aynı olduğu ve bunlarla ilgili kurallara her toplumda uyulması gerektiği belirtilmiştir bizlere. Biz, ancak kendi özlediğimiz toplumda uymalıyız bu kurallara. Onlar ise, şartlar ne olursa olsun toplumu ayakta tutmak için bizi soyut kavramlarla uyutmaya çalışırlar. Ben, sadece namuslu olmakla övünen kişiyi adamdan saymıyorum; toplumu iyiye, güzele götürmek için kendi gibi namuslu insanlarla birlikte bir çaba harcamamışsa, çevresindeki uygunsuz gidişe başkaldırmamışsa, o kişi namussuzdur benim için. Benim de değerlerimin arasına bu çeşit nitelikler karışmışsa atmalıyım onları; onlarla övünmemeliyim. Bu nitelikler, amacımı gerçekleştirirken bana zararlı bile olabilir. Gerekirse bir ülkü uğruna hırsızlık da yapmaz mı insan? Kendi aramızdaki ilişkilerde ahlâklı olmamalı demek istemiyorum; bize bu çeşit iftiralar atılmamalı. Fakat onların düzenini korumak için gerekli olan böyle sahte değerlere de hiç önem vermeyelim.

    b) Kendini eleştirmek
    Bu deyimle Batılıların “otokritik” dediği soruna eğilmek istiyorum. Yukarıda söylediklerim bir otokritik sayılabilirse de ben otokritiği daha çok bir eylem için varsayıyorum. Bir eylemden sonra, o eylemin birey açısından değerlendirilmesidir otokritik, diyorum. Kendini eleştirmenin, kendinden yakınma çerçevesinden de çıkması gereklidir diye düşünüyorum.

    c) Dış etkenlerin uyutucu durgunluğuna kapılmamak
    Ülkemiz, bugün için durgun bir toplum düzeni içindedir ve insanı toplumsal çalışmalara itecek bir dış etkenin yok olduğu söylenebilir. Peki ne yapalım o halde? Olayların bizi hazırlıksız yakalamasına fırsat mı verelim? Yoksa tehlikesiz çalışmalarla o zamana kadar kendimizi avutalım mı? Bence hemen köklü bir çalışma dönemine girelim. Ben de bu satırları yazar yazmaz söylediklerimi uygulamaya girişeceğim hemen. Daha fazla oyalanmayayım. Müsaadenizle.

    Canım Selim! Nasıl çırpınmışsın bir yere tutunmak için: Burhan’ların ortasında neler hissetmişsin! Onlara okuyamamışsındır bu yazıyı. Çizgili bir defterden koparılmış kâğıtlara yazılmış; sekiz sayfa. Alay ederdi bu satırları okusaydı Burhan. Neden dövmedim bu herifi? Elimden nasıl kaçırdım? Bir de adresini aldım üstelik. Ben aşağılık sahtekârın biriyim. Kendime bile sahtekârlık ediyorum; dolandırıyorum kendimi. Duvarı yumrukladı; elini acıttı. Daha beter ol sahtekâr ruh! Ne diyordu bu herif Selim için? Koltukta otururken kulağına gelen sözleri hatırladı: bu toplumla ilişkisini kaybetmiş: yaptığı işe ve yaşadığı düzene yabancılaşmışmış. Tersini ispat edeceğim! Hepinize göstereceğim! Müzeyyen Hanımın basitliğinden sıkıldığını gösteren belli belirsiz bir ifade vardı Burhan’ın yüzünde. İşte o sırada dövmeliydim. Hayır! Önce o saldırmalıydı. Pek de çelimsiz değildi. Girişmez kavgaya. Duruma uygun bir söz eder. Sen, ayılığınla kalırsın. Bütün kitaplar, nazariyeler ondan yana. Hepinizin sahteliğini yüzünüze vuracağım! Kâğıtlara saldırdı yeniden. Bir kâğıt çekti, durdu. Neden yok etmedi acaba “Ne yapmalı”yı? Oysa, ne kadar utanmıştır yıllar sonra tekrar okuduğu zaman. Bizim zabıtlara da eklemedi. Getiririm, dedi. Getirmedi. Burhan’ın gözleriyle değil de kendi gözleriyle görebilseydi. Gene de atamamış. Hiçbir şeyini atamazdı nedense. Okumaya başladı:

    Gelemeyeceğini söylemişti. Ben de sekizde evden çıktım. Canım çok sıkılıyordu. Bir tramvaya binip Beyoğlu’na gittim. Saray sinemasının önünden geçerken birden onu sinemanın dış kapısında gördüm. Beni görünce yüzünde hafif bir rahatsızlık ve sıkılma izi belirdi. Ben de ne hayaller kurmuştum. “Ne haber?” dedim sıkılarak. “Sana söylediğim ders işi olmadı. Ben de sıkıldım evde,” dedi yüzünü buruşturarak. “Bana uğrasaydın,” dedim. Biraz sinirli bir sesle, “Evde olacağını tahmin etmedim,” dedi. “Yok, öyle söyledim işte.” Şimdi de ben, onun yerine rahatsız oluyordum. “Birini bekliyorum,” dedi. “Yolda gördüm de. Sen tanımazsın.” Benden sıkılır onunla diye düşündüm. “Haydi eyvallah” dedim. “Ben seni ararım,” dedi aceleyle. Onun da çok üstüne varmıştım, herkese yaptığım gibi. Benim de hiç kimseyle olmak istemediğim anlar yok muydu? İçimden ona hak verdim; kendime yükledim suçu her zaman olduğu gibi. Birini yeni tanıyınca, nefes aldırmadan yükleniyordum üstüne. Herkes, benim gibi buhranlı değildi. Bu düşüncelerim, o zamanki durumumu

    Yazı burada bitiyordu. Sayfanın altına bir iki karikatür çizilmiş, yanına da güllerle süslü, SIKINTI yazılmıştı. Daha aşağıda tek harfler ve yedi kere altalta yazılmış bir cümle vardı; “Gordiyum neden kördüğüm”. Başka bir kâğıt çekti yığından. Bu sayfa başlıklıydı:

    Çok İyi Bilinmesi Gereken Filozof ve Edebiyatçılar,
    Satırlar, sayfanın ortasında küçük bir yere yazılmıştı:

    Soren Kierkegaard
    Oswald Spengler
    Franz Kafka
    Friedrich Nietszche
    The Tragic Aspect

    Kâğıtların arasından küçük sarı kartonlar düştü, üstlerine daktiloyla birer satır yazılmış kartlar. Turgut, gülümseyerek: “Beylik cevap kartonlarım benim.” dedi. “Bunları da saklamış.” Her kart, içine ancak bir cümle sığacak büyüklükteydi. Turgut, sıkıntılı olduğu zamanlar sorulara cevap vermez, bu kartlardan birini uzatırdı:

    Daha gelmedi
    Bir de kantine bak
    Bugün yeni fıkra yok
    Ben ne bileyim ulan (en çok kullanılan kart)

    İğneyle tutturulmuş bir tomar: İktisat Notları. Birinci Bölüm: Üretim ve Üretim Araçları. Turgut tomarı yatağa bıraktı. Ders notlarından sayfalar, “Felsefe hakkında”, “Shakespeare ve Hamlet üzerine bir Türk gencinin düşünceleri”… Hepsi bir arada. Son kâğıdı aldı: 

    “to be or not to be”, “yaşamak mı ölmek mi” yerine “olmak ya da olmamak” şeklinde çevrilmeliydi. Yazar burada, “to be” ile bütün olumlu eylemleri, “not to be” ile de bütün olumsuz eylemleri ifade etmek istiyor. Bunu, olumlu eylemlerden sadece biri olan yaşamak ve olumsuz…

    Turgut bu yazıyı da okuyamadı. Kâğıdı elinde sallamaya başladı. Şarkısı yarıda kaldı; aklı da karıda kaldı. Kâğıdı çevirip arkasına baktı. Sık yazılmış satırlar… Ortasından okumaya başladı:
    Araştırma gücüyle yola çıkan insanın, bugün kendi çözemese de, yarınki kuşaklara miras bırakacağı meselelerle uğraşmaması, ardından belgeler bırakmaması ne kadar yazık.

    A. kasabasına iki aylık bir iş için gitmiştim. Orada, otelin lokantasında rastladığım garip bakışlı bir adam: “Türkiye’de çok sayıda monografi yazılması gerekli,” demişti. Ben yemek yerken, hiçbir şey yapmadan, yanımdaki masada oturuyordu. Bana bakıyordu. Bakışları rahatsız etti beni. Bu adamı bir yerden tanıyordum. Birden yüzüme bakıp gülümsedi. Onu nereden tanıdığımı bulamadım bir türlü. Gene de masasına gittim. O kadar yalnızdım ki. Uzun uzun konuştuk. “Bir işle severek uğraşan her insan, özentiye kapılmadan, karşılaştığı güçlükleri, uyguladığı metotları ve görüşlerini yazmalı. Düşünün bir kere. Çeşitli konularda, böyle binlerce monografi yazılmış olsa…” Konuşma tarzı, bana çocukluk yıllarımın olumsuzluk meleği Nihat Ağabeyi hatırlattı. Nihat Ağabeyden bir yerde muhakkak bahsetmeliyim. 

    Turgut saatine baktı. Yavaşça yataktan kalktı. Kâğıtları topladı, çekmeceye yerleştirdi. Çekmeceyi kilitledi; anahtarını, kütüphanenin üstünde duran bir vazonun içine attı. Perdeyi kapadı. Gene geleceğim. Evden çıkarken, Müzeyyen Hanıma: “Üzülmeyin, gene geleceğim,” dedi.