Puan vermedi·272 syf.··
2026 20. kitabı
Kevin Wilson tarafından yazılan "Bir Şey Olduğu Yok, içerisinde olağandışı unsurları barındıran sade ve akıcı bir roman. Kitap; maddi durumu kötü olan Lilian isimli bir genç kıza, birlikte yatılı okuduğu ve bir hayli zengin olan arkadaşı Madison tarafından bir iş teklif edilmesi ve akabinde yaşananları konu ediyor. Almış olduğu iş teklifi bir hayli gariptir çünkü arkadaşı ondan vücutları alev alan iki üvey çocuğuna bakmasını istemektedir. Bunun da gizli kalması gerekmektedir zira çocukların babası bir senatördür ve siyasi olarak risk altına girmek istememektedirler. Lilian kaybedecek bir şeyi olmadığı için teklifi kabul eder ve iki çocuğa yatılı bir şekilde bakmaya başlar. Bu basit bir bakıcılık değildir çünkü duygusal durumlarına göre alev alabilen bu çocukları duygusal olarak da kontrol altına tutması gerekiyor. Çocuklar ve Lilian arasında güvene dayalı bir ilişki gelişiyor ve birbirlerinden ayrılmak istemiyorlar. Biz kitapta Lilian'ın çocuklarla olan iletişimini, kendi çocukları olmamasına rağmen onlarla kurduğu bağı ve Lilian'ın iç dünyasını okuyoruz. Ben kitabı biraz sıradan buldum. Aslında özgün bir konusu olmasına rağmen iyi işlenmemiş gibi geldi, konu biraz heba edilmiş hissi oluştu bende. Bence bu konu daha güzel anlatılabilirdi. Sürekli Madison'un yaşadığı zengin hayatına da bir atıf söz konusu. Bir de kısa süre içinde çocuklarla kurduğu bağ bana biraz aşırı geldi. "Hanım hanım, bunlar benim yavrularım" triplerine girdi bir anda Lilian. Onun dışında yormayan, akıcı ve çerezlik bir kitap. Okuyacak bir alternatifiniz yoksa açıp okuyabilirsiniz.
Bir Şey Olduğu YokKevin Wilson · Domingo Yayınevi · 20211,019 okunma
Spoiler içerir
9/10
·517 syf.··
2026 64. kitabı
Belki biraz söylediklerim hoş karşılanmayacak ama fikrimi de belirtmem lazım Okumadan işte keşke sonu değişse, çok duygusal yorumlarını görmüştüm. Açıkçası ben pek anlam veremedim Öncelikle Martin'in Ruth'dan ilk hoşlandığı dönem de işçi sınıfından olan kadınları beğenmeyip karşılaştırma yapması hoş değildi. Baştan beri aşık olmadığı, burjuva sınıfından bakımlı ve üstte gördüğü kadının bu kimliğini sevdiği belliydi. Sonralarında kendini geliştirmeye çalışması gerçekten çok emek isteyen ve kıymetli bir süreçti ama bu süreçte çok fazla yalnız olması, okula gitmeyi beğenmeyip bir noktada "üniversiteye gidenlerin bir yılda öğrendiğini ben bir ayda öğreniyorum" gibi lafları kibrini de gösteriyordu. Ruth ile birlikte olduktan sonra kendimi Ruth'un yerine koyuyorum, kavuşmamız için partnerimin biraz somut eylemler yapmasını isterim. Bence Martin'in en büyük sorunu dengeyi sağlayamaması oldu. Öğrenmeye başladı ama desteksiz, yazmaya başladı ama sadece yazmak... Spencer'cı olduğu noktada ben koptum zaten, çünkü o düşünce yapısı özür dilerim ama çok uyduruk. Evrimde olduğu gibi hayatta da para kazanamayan insanlara yardım etmeleyim, doğal seçilim onlar elenir para kazananlar devam eder. Pardon ama öncelikle evrim doğal sistemken bu kapital sistemi biz yarattık, ne kadar emek verirse versin işçinin zengin olmadığı bir sistemde "çalışan kazanır" demek tamamen zengin sınıfının alt sınıfı oyalama taktiğidir. Zaten bu düşünce şuan geçerli değil, geçerli olduğu dönemde de kimlerin desteklediğine bakarsanız anlarsınız ne demek istiyorum. Bu bireyselliğin Martin'i tüketmesi kaçınılmaz sondu.
Martin EdenJack London · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025135,3bin okunma
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Kalbi kırarak, ama estetik bir hazla.
9/10
·240 syf.··
2026 19. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 26 Haziran 2026 00:00
Bazı kitaplar sizi bir hikâyeyle, bazıları bir atmosferle yakalar. Günlerin Köpüğü ikincisinden: daha ilk sayfalarda Vian'ın kurduğu o tuhaf, parlak, müzikle dolu dünyaya adım atıyorsunuz ve kitap bittiğinde o dünyanın yavaş yavaş üstünüze çöktüğünü fark ediyorsunuz. Vian önsözünde her şeyin önemsiz olduğunu, gerçekten önemli olan iki şeyin "her şekliyle aşk ve Duke Ellington'ın müziği" olduğunu söyler. Roman da tam olarak bunun üzerine kurulu. Varlıklı, kaygısız ve nazik bir genç olan Colin'in dünyasıyla tanışıyoruz önce: bir tuşuna basınca kokteyl hazırlayan piyanosu (pianocktail), her yemeği bir şölene çeviren aşçısı Nicolas, dostu Chick ile felsefe üzerine sohbetleri. Burada her şey ışıltılı, oyuncaklı, neredeyse çocuksu bir mutlulukla parlıyor. Sonra Colin, Chloé'ye âşık oluyor ve hayat bir süreliğine kusursuz bir melodiye dönüşüyor. Ama Vian'ın asıl ustalığı, bu mutluluğu sadece anlatmakla kalmayıp dünyayı duygulara göre fiziksel olarak değiştirmesinde. Bu kitabın en çarpıcı yanı bu sanırım. Colin ve Chloé mutluyken odalar genişliyor, güneş içeri doluyor, eşyalar canlanıyor. Chloé hastalanınca —ciğerinde bir nilüfer büyümeye başlıyor, evet, tam anlamıyla bir su çiçeği— evin duvarları büzülmeye, tavan alçalmaya, renkler solmaya başlıyor. Sürrealizm burada bir süs değil, doğrudan anlatının kalbi: iç dünya dışarıya sızıyor, keder mimariye, ışığa, nesnelere işliyor. Hastalık ilerledikçe Colin'in serveti de eriyor. Chloé'yi iyileştirmek için her gün etrafını çiçeklerle donatmak zorunda (çünkü nilüfer ancak çiçeklerden korkar), ve para bitince Colin ilk kez çalışmak zorunda kalıyor. Vian'ın işe, emeğe, bürokrasiye dair acı alaycılığı tam burada devreye giriyor. Çalışmak insanı tüketen, anlamsız, bedeni ezen bir şey olarak resmediliyor. Mutluluğun ve aşkın bir ekonomisi
Edebiyat
Günlerin KöpüğüBoris Vian · E Yayınları · 20242,225 okunma
Türk Damarı
10/10
·88 syf.··
Beğendi
·
2026 9. kitabı
·
3 saatte okudu
·
Okunma: 26 Haziran 2026 18:34
Merhaba kitap dostlarım Bazı kitaplar sadece sayfalar ve kelimelerden ibaret değildir, kapaklarını kapattığınızda bile içinizde bir yerlerde yaşamaya, zihninizi kurcalamaya ve hissettirdikleriyle sizi dönüştürmeye devam ederler. Alim Serkan Cesur ’un kaleme aldığı, gerçek bir yaşam öyküsüne dayanan Türk Damarı kitabı elime alıp kapağındaki o mağrur, hüzünlü ve kararlı bakışlarla göz göze geldiğim an, sıradan bir kurgu olmadığını anlamıştım. Fakat sayfaların arasında kayboldukça, karşılaştığım duygusal yoğunluk beklediğimden de çok ötesine geçti. Bir eserin gerçek bir hayat hikâyesinden uyarlanmış olması, okurla kitap arasında henüz ilk sayfadan itibaren sarsılmaz bir köprü kuruyor. Okuduğunuz her acının, her fedakarlığın, dökülen her damla gözyaşının ve göğüslenen her zorluğun bu dünyada bir yerlerde gerçekten yaşandığını bilmek, satırların ağırlığını kalbinizde hissettiriyor. Alim Serkan Cesur bu yaşanmışlığı o kadar muazzam bir dengede aktarmış ki, ne anlatımı ajitasyona boğmuş ne de olayların trajik yönünü hafifletmiş. Tam aksine, oldukça duru, samimi ve edebi yönü güçlü bir dille bizi o dönemin ruhuna ortak etmeyi başarmış. Alim Serkan Cesur dönem atmosferini yaratmadaki başarısı da göz ardı edilemez. Sayfaları çevirirken burnunuza barut kokusu, rüzgarın soğuğu ve toprağın kokusu geliyor. Coğrafyanın sertliği ile insan ruhunun mukavemeti arasındaki o ince çizgi çok başarılı bir şekilde çekilmiş. Kitaba adını veren o kadim "damar" sadakatle, adalet duygusuyla, vatan sevgisiyle ve en zor anlarda bile pes etmeyen o asil duruşla ilmek ilmek işlenmiş. Benim için yılın en özel, en dokunaklı ve unutulmaz okumalarından biri oldu. Kitap bittiğinde içimde hem derin bir burukluk hem de o karakterlerin dik duruşundan geçen tarifsiz bir gurur hissi kaldı. Kitaplığımın en nadide köşesinde yerini
Tarih
Türk DamarıAlim Serkan Cesur · İkinci Adam Yayınları · 202622 okunma
Puan vermedi·304 syf.··
Beğendi
·
2026 107. kitabı
Her şey, yazarın babaannesine ait o eski balayı fotoğrafının sosyal medyada önüne düşmesiyle bir anda başlıyor. Fotoğrafın altındaki o korkunç linç bir kadını ölümünden sonra bile "hain mi, vatansever mi?" sarmalına sıkıştırırken, torunu da onun onurunu kurtarmak için geçmişin karanlık sularına atlıyor. Ama sayfalar ilerledikçe anlıyoruz ki dert sadece bir aileye iade-i itibar yapmak değil; tarihe karşı bir borç ödemek. Bireysel bir sızının böyle toplumsal bir boyuta taşınması öyle kıymetli ki. Osmanlı’nın unufak olan dünyasından Balkanlar’ın o sancılı tarihine uzanıyoruz uzanmasına ama rejimler değiştikçe halkın uğradığı o büyük bozumu izlemek gerçekten can acıtıcı. Yönetimler değişiyor, liderler tutuklanıyor, idama götürülüyor derken asıl büyük bozgun insanların ruhunda yaşanıyor. İşte tam bu kırılmada kitap bizi o ağır kavramla yüzleştiriyor: Haysiyetsizlik. Gelen her yeni güç, sadece koltukları ve mülkiyeti değil, asıl bireyin haysiyetini elinden almaya çalışıyor. Geçmişi kendi kibirlerine göre kurgulayıp insanları kolayca itibarsızlaştırıyorlar. Benim bu kitaptaki asıl büyük felsefi beklentim de tam olarak buydu: İnsanın en zor durumda bile o haysiyetini koruma mücadelesi... Kırılma anlarında sabırlı kalabilmek, öfkeye yenilmeden onurunu muhafaza edebilmek. Tıpkı Friedrich Schiller’in o zamansız öğretisindeki gibi: Yaptığın her eylemin bir bedeli olduğunu bilmek, o bedeli olgunlukla kabul etmek ve tüm zorluklarla saf bir ahlak gücüyle baş ederken teselli bulmak... İşte bu gücün dünyaya sunduğu ifadeye haysiyet diyoruz. Ben daha önce yazarın Özgür romanında, Arnavutluk özelindeki o siyasal kırılmaları, insanların o çarklar arasında nasıl öğütüldüğünü hayranlıkla okumuştum. Bu kitapta ise aslında Özgür'deki olayların ve kişilerin öncesine, yani asıl köklerine
HaysiyetsizlikLea Ypi · Yapı Kredi Yayınları · 20263 okunma
Kuyucaklı Yusuf
Puan vermedi·224 syf.··
2026 49. kitabı
Kuyucaklı Yusuf, akıcı dili, güçlü çevre tasvirleri ve insan psikolojisini ele alıştaki ustalığıyla her kütüphanede mutlaka bulunması gereken bir başyapıt. Sabahattin Ali, insanın kendi acizliğini ve yalnızlığını anlatırken kelimeleri birer ok gibi saplıyor kalbimize. Okuyup bitirdiğinizde bile Yusuf'un o sessiz öfkesi ve yalnızlığı uzun süre zihninizde dönüp durmaya devam ediyor.
Düşünce
Kuyucaklı YusufSabahattin Ali · Yapı Kredi Yayınları · 2025210,9bin okunma