"Ah ben ne mazeret bulup da kendimi savunurum?
Yüklediğim kara günaha nasıl göğüs gererim?
Dilim tutulmaz mı ki, nasıl titremeden dururum?
Gözümün feri sönmez mi? Kararmaz mı hain kalbim?
Suçum o kadar büyük ki, çok daha büyük ürpertim.
Böyle aşırı korku ne savaşır, ne kaçabilir, Ödlekler gibi dehşetle ölür titreyerek tir tir.
"... Uyanıktım ve Karpat Dağları'nın orta yerindeydim. Elimden gelen tek şey
sabırlı olmak ve sabahın getireceklerini beklemekti. Tam bu sonuca varmıştım ki arkamdaki koca kapının ardından ağır ağır ilerleyen adım seslerini ve şıkırtılar arasından bir ışığın parıldadığını gördüm.
Sonra da zincir şakırtıları ve devasa menteşelerin gıcırtısını geldi.
Uzun zamandır kullanılmadığı için gıcırdayan kilitte bir anahtar gürültüyle döndü, o büyük kapı ardına kadar açıldı.
Uzun beyaz bıyığı hariç yeni tıraş olmuş, uzun boylu, baştan ayağa simsiyah giyinmiş bir adam belirdi. Elinde gümüşten antika bir lamba tutuyordu, içinde yanan mumun alevini koruyacak bir şişe veya cam olmadığı için kapıdan gelen rüzgârla alev sağa sola savruluyor, uzun uzun gölgeleri ortaya çıkarıyordu. Sağ eliyle çok kibarca beni işaret etti, mükemmel bir İngilizce ama garip bir tonlamayla,
'Evime hoş geldiniz!
Kendi iradenizle buyurun, girin!' dedi.
Ama beni karşılamak için bir adım bile atmadı, benimle konuştuktan sonra
onu taşa çevirmişler gibi durdu.
Ancak eşiğin üzerine ayağımı basar basmaz öne doğru atıldı, elimi sıkıca kavrayarak sıktı; yaşayan birinden çok bir ölünün elini sıkmış gibi hissetmeme sebep olan o soğukluğun etkisi de
ürpertim de öyle hemen geçmedi.
Sonra da şunları söyledi:
'Evime hoş geldiniz.
Kendi evinize gelir gibi gelin,
giderken de güvenle gidin, ama getirdiğiniz mutluluğun bir kısmını burada bırakın!' Elimi sıkarkenki sertlik sürücünün hareketini hatırlattı, ikisinin aynı kişi olabileceğinden kuşkulandığım için emin olmak üzere sordum; 'Kont Drakula?' Büyük bir asaletle başını eğerek,
'Evet, Kont Drakula benim.
Sizi tekrar selamlarım.
Lütfen içeri girin, geceleyin hava çok soğuk olur.'"