Biz birbirimizi yaralarımızdan tanıyoruz.
Puan vermedi·116 syf.··
2026 28. kitabı
·
6 saatte okudu
·
Okunma: 07 Nisan 2026 02:05
Melisa Kesmez’in son romanı Çiçeklenmeler’i minicik bir novella, hatta belki bir uzun öykü. Çağdaş öykü yazarlarının sevilen isimlerinden Melisa Kesmez, eserlerindeki kendine has üslubu ve huzur veren anlatımıyla birçok okuyucunun radarına girmeyi başardı sanırım. Benim kendisinden okuduğum üçüncü kitabı. Nohut Oda, Bazen Bahar ve Çiçeklenmeler. Üç kitabını da severek okudum ama Çiçeklenmelerdeki bazı yerler zorlama gibi geldi bana belki beklentileri şaşkınlığa uğratmak adına adına böyle ir yolu denedi yazarımız bilemiyorum. Bakalım sizler okunca ne düşüneceksiniz? :) Roman, Türkan’ın eşini kaybedişi ile dünyadaki biricik oluşuyla karşılaşmasına vurgu yaparak başlıyor. Vedalaşması sürerken aslında anlıyoruz ki... Hayatın tekdüze akıp gidişi içinde hayallerini usul usul yitirdiğini fark etmeyen, aşkın neye benzediğini unutan, bir adada tek başınaymış gibi yaşamayı benliğinin parçası olarak kabullenen, neyi beklediğini tam olarak bilmeden yıllarca bekleyen bir kadının hikâyesi... Türkan, Orhan’la yıllarını sessizlik içinde geçirdiği o evi kapatıp, kapısını ardından çektikten sonra şöyle bir cümle geçiyor aklından: “Bu eski evde bir sürü şey oldu. Ve aslında hiçbir şey.” Onunla birlikte biz okuyucular da o sessizlikte geçen anılarımızın yasını tutuyoruz. Eksik kalmışlık hissini kendi derinlerimizden duyuyoruz. Yaşamaya başlamak için ölümleri beklemek iyi bir fikir olmasa da çok güçlü bir ateşleyicidir çoğu zaman. Aynı yerden yara alanlar birbirlerini yaralarından tanıyor sanırım. Kendi yaralarınızdan çokça iz bulacağınız bir tarafı da var Çiçeklenmelerin. Aşağıya birkaç alıntı bırakıp size keyifli okumalar dileyeyim sevgili okurlar. “Kahve yapmak bana hâlâ dünyaya etki ettiğimi hatırlatıyordu. Dokunduğum bir şeyi değiştirebildiğimi, yok olmadığımı, yeryüzünden gidenin
ÇiçeklenmelerMelisa Kesmez · İletişim Yayınları · 20267,5bin okunma
Orta Dünya'nın Yaratıcısından, Dünyanın En Şefkatli Babasına
8/10
·111 syf.··
Beğendi
·
2023 19. kitabı
J.R.R. Tolkien dendiğinde aklımıza hep o destansı savaşlar, karanlık lordlar, elfler ve Orta Dünya’nın o ağır, mitolojik dili gelir. Ancak Noel Baba'dan Mektuplar kitabının kapağını araladığınızda, karşınızda edebiyat tarihinin en büyük dehalarından birini değil; çocuklarının "büyüsünü" bozmamak için yirmi yılı aşkın süre boyunca her Noel'de oturup titizlikle mektuplar yazan, resimler çizen, kendi yarattığı karakterlerin kılığına giren şefkat dolu bir baba buluyorsunuz. Kitap, yazarın çocuklarına Noel Baba ağzından yazdığı mektupların bir derlemesi. Fakat Tolkien bu; sadece "Hediyelerini getirdim, uslu bir çocuk ol" yazıp geçmemiş. Kuzey Kutbu'nda devasa, eğlenceli ve bazen de kaotik bir evren yaratmış. Beceriksiz ama çok sevilesi Kuzey Kutup Ayısı'nın sakarlıkları, Kutup Ayısı'nın yeğenleri Paksu ve Valkotukka, evi basan goblinler, Ilbereth adlı elfin zarif notları... Tolkien, kendi yoğun akademik ve edebi hayatının ortasında, sadece çocuklarının yüzündeki o bir anlık tebessüm için koskoca bir dünya inşa etmiş. O mektuplardaki titreyen el yazılarını, çizimlerdeki detayı okurken insanın içinin sıcacık olmaması elde değil. Ancak kitabın beni en çok vuran yanı, arka planda usul usul işleyen o "zaman" kavramı oldu. Sayfalar ilerledikçe, yılların geçtiğini fark ediyorsunuz. Çocuklar büyüyor, bazıları artık mektup beklemeyecek yaşa geliyor. Tolkien'in son mektuplardaki o buruk, veda niteliğindeki satırları boğazınıza gelip oturuyor. Bir babanın, çocuklarının çocukluğuna veda edişini, o büyülü yılların ellerinden kayıp gidişini izliyorsunuz. Sadece fantastik bir kurgu okumuyor, çocukluğun ne kadar kısa, o saf inancın ne kadar kırılgan olduğuna şahitlik ediyorsunuz. "Benim adıma duyduğunuz sevgiyi ve o inancı kaybetmeyin." Peki bu sıcacık mektuplardan, bu yirmi yıllık
İnceleme
Noel Baba'dan MektuplarJ. R. R. Tolkien · Okuyan Us Yayınları · 2005156 okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
9/10
·464 syf.··
2026 69. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 09 Haziran 2026 13:37
Çok farklı, çok yaratıcı, çok çılgın, bir o kadar da dahiyane ve usta işi bir roman “Boş Sokaklar”. İsimsiz anlatıcımız uzun zamandır üzerinde çalıştığı ancak pek ilerleme kaydedemediği novellasına yoğunlaşmak üzere işinden istifa eden bir editör. Tam çalışmasına odaklanacağı an nihayet geldiğinde, bir akşam yürüyüşe çıkıyor ve çöplüğe dönen metruk sokakta ayağına batan üç kollu mızrak şeklinde bir obje fark ediyor. Hemen ardından aynı değişik şekli bir tasarımcının bilgisayarının ekranında görünce bu tesadüf dikkatini çekiyor ve önce bu nesnenin/şeklin sonra bununla bağlantılı olarak iki senedir kayıp bir kadının peşine düşüyor. Kahramanımız soruşturdukça yeni bir kapı açılıyor önünde; konuştuğu her insan farklı bir hikaye anlatıyor ve bir başkasına yönlendirerek başka bir dünyanın içine itiveriyor onu. Kahramanımızın adımladığı her sokak başka bir evrene açılıyor adeta. Evren diyorum çünkü hakikaten hikayelerin her biri acayip yaratıcı ve zekice tasarlanmış, detayları incelikle düşünülmüş, aynı zamanda büyük resmi de şahane tamamlayan apayrı birer kurgu. Misal biri John Fowles’un “Büyücü”sü tadında, biri Faciolince’nin “Angosta”sını anımsatıyor, bir diğeri “Sophie’nin Dünyası”nı andırıyor. Ve bunların hepsi tek bir hikayeye şahane bir şekilde cuk diye oturuyor. Ne çılgınlık, nasıl bir zihnin ürünü bu?! İlk sayfadan itibaren kitap, labirentinin içine doğru çekiyor sizi. Çok güçlü atmosferi, akıcı anlatımı ve sürekli diri tuttuğu merak duygusuyla bir yandan polisiye bir tat da vererek inanılmaz zevkle okutuyor kendini. Aynı zamanda pek çok farklı yorumlamaya açık ve son derece ufuk açıcı sorgulamalara iteliyor okuru usul usul. Hayat, zaman, sanat, nesneler, nesneler ve sanat eserleri aracılığıyla insanlar arasında zamandan ve mekandan bağımsız kurulan bağlar,
Boş SokaklarMichal Ajvaz · Eriken Yayınları · 20266 okunma
8/10
·264 syf.··
2026 167. kitabı
Soru 7 #okudumbitti Kitabı bitirdiğimde elimde tek bir duygu kalmadı; iç içe geçmiş bir sürü his vardı. Hem boğazım düğümlüydü hem de zihnim inanılmaz canlıydı. Richard Flanagan’ı ilk kez okuyorum ama şu an şunu net söyleyebilirim: Bu adamın kalemi “anlatmıyor”, hatırlatıyor. Sanki birinin yıllardır konuşamadığı bir şeyi, doğru yerinden tutup usul usul açması gibi… Kitabın merkezinde babanın savaş esareti var ama okurken anlıyorsunuz ki mesele yalnızca savaş değil; hafızanın kendisi. Bazı insanlar yaşadıklarını anlatamaz… çünkü anlatmak, tekrar yaşamak gibi gelir. Flanagan tam da o sessizliğin peşine düşüyor. Babasının hiç söz etmediği yılları kurcalarken aslında kendi hayatına, çocukluğuna, ailesinin kırılgan yerlerine de dokunuyor. Bu yönüyle kitap çok “insan”: Merak ediyor, çekiniyor, utanıyor, kızıyor, özlüyor… Ve okur olarak siz de onunla birlikte o duyguların içinden geçiyorsunuz. Benim en etkilendiğim taraf, kitabın “büyük tarih” ile “küçük hayat”ı aynı cümlede buluşturabilmesi oldu. Bir yanda kamplar, kömür madenleri, ölüm demiryolu gibi insanın içini karartan gerçeklik; diğer yanda bir oğulun babasına dair tamamlayamadığı boşluklar… Sonra bir bakıyorsunuz, o kişisel hikâye sizi Hiroşima’ya, bilime, edebiyata, insanlığın aklıyla yaptığı yıkıma kadar götürüyor. Üstelik bunu kuru bilgiyle değil, lirik bir akışla yapıyor. Bazı bölümlerde “ben şimdi ne okuyorum?” diye düşündüm; sonra da “tamam, hayat da böyle zaten” dedim: Tek bir türe sığmıyor, tek bir duyguya sığmıyor. Kitabın dili (çevirisiyle birlikte) bence en büyük gücü: Sert olayları anlatırken bile metin bağırmıyor; daha çok içeriden konuşuyor. Bu da etkisini artırıyor. Bir yerden sonra okurken sadece “anlamak” istemiyorsunuz, “tanıklık” ediyorsunuz. Ve kitap bittiğinde, sanki siz de bir süre bir
Soru 7Richard Flanagan · Sia Kitap · 20268 okunma
10/10
"Bir şeyleri yok olmaktan kurtarmak için ümitsizce çabalayarak çölleşen hayatında vaha yeşertmek isteyen yalnız bir adam..." ________𓅪________ Söze şöyle bir girizgah yapayım: Elimizdeki bu kıymetli eser, bir biyografi zannedilip rafa kaldırılacak türden soğuk bir kitap değil ; aksine, biyografinin roman sanatıyla, tarihin kurguyla raks ettiği, kelimelerin notalara dönüştüğü bir “ateş denizi” Tahmin edersiniz ki ismiyle müsemma. Beşir Ayvazoğlu, Ateş Denizi ile okuru 1930’ların İstanbul’una, o gri, buhranlı ama bir o kadar da derinlikli kültür atmosferine götürüyor mütemadiyen. Şunu en başta söylemek lazım ki, anlatılanlar tarihi gerçekliklerin üzerine bina edilmiş olsa da , karşımızdaki eser klasik bir biyografi değil; güçlü bir kurgu ve muhteşem bir senaryo. Galip Tahiroğlu’nun Tanburi Cemil Bey’in hayatını yazma serüveni, aslında kendi varoluş sancılarını ve bir devrin kapanışını izlediği bir aynaya dönüşüyor. Gönül rahatlığıyla ve altını çizerek söyleyebilirim ki ; Rafet Elçi’nin Şair romanından sonra, kurgusal derinliği, metin içi malzemenin işlenişi ve dönemin ruhunu yansıtmadaki ustalığı bakımından elimizdeki en sağlam, malzemesi en kavi romanlardan biri diyebilirim ve dedim.. Eser, sadece bir müzisyenin hayatını değil, bir medeniyetin musiki üzerinden nasıl “fena fi’l-musikî” olduğunu da usul usul fısıldıyor kulağımıza. Kitaptaki şahsiyetlere şöyle bir göz atalım, tabiri caizse şampiyon ligi gibi bir kadro var: Romanın merkezinde, Üniversite Reformu ile “kadro dışı” bırakılmış, küskün ama mağrur bir münevver olan Galip Tahiroğlu var. Galip, sadece bir anlatıcı değil ; aynı zamanda o devrin arada kalmış ruhunun da temsilcisi. Onun hayatına giren ve çıkanlar ise adeta bir resmî geçit töreni gibi: Galip’in büyük aşkı ve nişanlısı Devran,
Ateş DeniziBeşir Ayvazoğlu · Everest Yayınları · 2021202 okunma
9/10
·208 syf.··
2026 78. kitabı
·
29 saatte okudu
·
Okunma: 08 Haziran 2026 16:39
“Çok gençsin sen ve insanın henüz çok gençken bilmemesinde yarar olan şeyler vardır.” Bu cümlede takılı kaldım. Çünkü Momo tam da bilmemesi gereken şeyleri çok erken öğrenmiş bir çocuk. Yoksulluğu, yalnızlığı, terk edilmeyi, hastalığı, yaşlılığı, ölümü… Ama en çok da sevginin bazen insanı kurtarmaya yetmediğini öğreniyor. İnsan bunu bir çocuğun ağzından okuyunca daha çok sarsılıyor. Çünkü büyüklerin bile taşıyamadığı acılar, Momo’nun küçük yaşına sanki mecburiyet gibi yüklenmiş. O da ağlayarak değil, bazen komikleşerek, bazen saçmalayarak, bazen her şeyi anlamıyormuş gibi yaparak taşıyor bunu. Ben Momo’yu okurken sürekli içimden şunu geçirdim: Bu çocuk çocuk olamamış. Çocukluğunu bir yere bırakmış da sonra geri dönüp almaya fırsatı olmamış gibi. Madam Rosa’yla kurduğu bağ da bu yüzden çok dokundu bana. Aralarında kan bağı yok belki ama kitap insana şunu çok güzel hissettiriyor: Ait olmak her zaman aynı kandan gelmekle ilgili değil. Bazen insan, kendine yuva olan kişiye ait hissediyor. Madam Rosa onun annesi değil belki; ama Momo’nun dünyasında anne denen boşluğa en çok yaklaşan kişi o. Ve Momo’nun onu bırakmama çabası… İşte kitabın en ağır yeri biraz burada. Bir çocuk, yetişkinlerin dünyasında sevmeyi bile mücadele ederek öğreniyor. “Korkmak için insanın bir nedeni olması gerekmez, Momo.” Bu cümleyi fiziksel bir korku gibi okumadım ben. Daha derinde, daha sessiz bir korku bu. Yalnız kalmaktan, terk edilmekten, sevdiğini kaybetmekten, hayata tutunacak bir yer bulamamaktan korkmak gibi. Momo’nun korkusu bağıran bir korku değil; içine yerleşmiş, onunla birlikte büyümüş bir şey. Belki bu yüzden kitabın hüznü de üstümüze bağırarak gelmiyor. Usul usul geliyor. Bir cümlenin arasına saklanıyor, Momo’nun saf gibi görünen bir sözünde birden kendini gösteriyor ve insanın
Edebiyat
Onca Yoksulluk VarkenRomain Gary (Emile Ajar) · Can Yayınları · 20175,8bin okunma